foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

 

Yani ne oluyor demek ki... Demek ki kürtaj uygulamasına maruz kalan her cenin bağıra bağıra hayatından oluyor. İstemeden ve hiçbir suçu günahı yokken. Bu imaj beni... Pek çoklarını ettiği gibi, perişan ediyor.

Kürtaj üzerine ne demeli? Bazen bir zaruret, bazen bir savunma bazen bir günah temizleme, bazen bir nüfus planlaması, yani toplum yararına... Ben oturup yapılması doğrudur, yanlıştır tartışmasına girecek durumda değilim. Ne hakemim ne hâkim. Ben haberin içindeki acıyı görüyor ve ...."Ne yapıyoruz, neler yapıyoruz" diye dövünüyorum o kadar.

Bayılıyorum bazı insanların davranış biçimlerine "Bu aktır, bu karadır" diye kestirip atan, akla karanın arasında bin türlü renk nüansı olduğunu düşünmeden "işte bu aktır, başka türlüsü düşünülemez, ben de ak olanı tutuyorum... Ya da kara olanı tutuyorum." deyip rahatça yorganını başına çeken. Bir de bizim kategori var. Gerçekten akmı, gerçekten kara mı?...diye sızlanıp duran Ve aklarla karalar arasındaki bin nüansı gözden geçirip doğruları bulmaya çalışan.

Yani ben bu kürtaj olayında oldum olası salim bir karara varmış değildim aslı. Şimdi hele... Hele o bebeciklerin sessiz çığlıklarını ultrason aletlerle banda geçirdikten sonra... Nasıl hüküm verebilirim.

Demek ki kürtajda hiç değilse  bekleme süresini daha erkene almak gerekiyor, her şeyden önce. Ya da kürtaj yasalarını yeni baştan gözden geçirmek icap ediyor.

Başka ülkelerde, kürtaja karar veren kadınlara belli bir düşünme süresi tanınmıştır. Kadın kürtajdan önceki o süre içinde durumunu bir kere daha düşünür. Birçok defa da kararından cayar. O caymasa bile, yine başka ülkelerde ,kadınları kürtajdan caydırıcı kurumlar ,dernekler vardır. Bunlar kadınla temasa geçerek yaptığı işin yanlışlığını anlatmaya çalışırlar ve eğer korkusu çocuğuna bir gelecek sağlamak meselesinden kaynaklanıyorsa ,ona yardımlar vaat ederler.

Bu kürtaj aleyhtarı kuruluşların amacı bir canlının yok olmasına engel olmaktır. Bunu hem dini, hem ahlaki bakımdan yanlış buldukları içindir.

Bu yeni durum, bakalım çeşitli kuruluşlarca nasıl karşılanacak ve hele anneler, bu yazıları ve araştırmaları okuduktan sonra durumlarını nasıl ayarlayacaklar.

Bilim bir bakıma acımasızdır, sonuçlarını çıplak gerçekler olarak insanlık âlemine armağan eder. Bu sonuçlara uyup uymamak insanların ve toplumların kararıdır. Bakalım bu araştırmanın etkileri ne olacak ve insanlar, âmâ asıl bu ameliyatları yapan doktorlar, ellene bisturilerini nasıl alacaklar? Ve anneler... İnsanoğlu yeni bir çıkmaza girmiştir bu olayla. Bu kadar gözümde büyütüyorum bu olayı.


 

Osmanlıda Harem

Batı’nın Osmanlı kadınına bakışı “Harem” eksenlidir...
Osmanlı sarayındaki haremi bir “Mutsuz kadınlar hapishanesi” olarak algılamışlar, haremdekiler hakkında fantastik hikâyeler uydurmuşlardır...
Oysa harem, yabancı yazarların hiç görmeden yazdıkları seyahatnamelerinde anlattıkları gibi, bir “mutsuz kadınlar hapishanesi” değil, öncelikle padişahların evidir...
İkincisi: Kadının dikkat, liyakat ve zekâsına göre yükseldiği bir “Kadın Üniversitesi” dir (Erkeklerinki de Enderun’dur).
Yedi-sekiz senelik mecburi bir eğitim sürecinde çeşitli sınavlardan geçtikten sonra, “çırak” çıkarılanlar (birisiyle evlenip haremden ayrılan cariyeler) yerleştikleri semtin öğretmenliğini yapar, o semtin kadınlarına ve kızlarına okuma yazma, edep-erkân, hayır-hasenat, nezaket, görgü, Kur’an-ı Kerim, biçki-dikiş, nakış, oya, dantel öğretirlerdi.
“Saraylı Ana” nın konağında haftanın belirli günleri yapılan “kadın kadına” toplantılarda güzel sesli hafızlar Kur’an okuduktan sonra, çeşitli kitaplar okunur ve okunan metin üzerine ciddi tartışmalar gerçekleşirdi.
Böylece “Saraylı Ana” nın konağı bir nevi “Halk Üniversitesi” ne dönüşürdü... Mahallenin kadınları ve kızları da bu “üniversite” nin öğrencileri olur, bu sayede bilgi ve görgülerini artırırlardı.
Zaten kitap okumak, Osmanlı saray kadınının tutkusuydu. Padişah eşlerinin ve kızlarının özel dairelerinde, haremde bulunan genel kütüphanenin dışında mutlaka bir kitaplık bulunurdu.
Çocuklarımızın doğru düzgün yetişmemesinde, sanırım kadının kitaptan kopuşunun büyük rolü var... Bilgisiz ilgi, çocukların geleceğini inşa etmiyor! 
Malum “Yuvayı dişi kuş yapar...” 
Atasözü deyip geçmeyin: Bilirsiniz, atasözleri hayatın içinde damıtılmış tecrübeleri yansıtır. Bu bakımdan önemsenmelidirler...


Önemsediğim atasözlerinden biri de işte bu “Yuvayı dişi kuş yapar” sözüdür. Bu atasözünde, toplumun oluşumunda kadının konumu vurgulanıyor... 
Onu “ailenin bel kemiği” yapıyor...
İsveçli Prof. Gaston Jezz bu gerçeği keşfedebilmiş nadir Avrupalılardan biridir. Şöyle diyor:
“Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.” 
Bu nizamın mimari kadındır ve bunun için de baş tacıdır!
A.L. Castellan ise şöyle diyor: “Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözlerini dikip bakmayı haram sayarlar.”
Mareşal Moltke’nin söylediklerine de bir göz atalım:
“İtiraf etmeliyiz ki; bizde bir genç kız, nişanlılıktan evliliğe geçince bir derece daha itibardan düşer. Çünkü şehvetperest erkeklerin âşıkane iltifatları kesilir. Şarkta ise evlilik, kadını yüceltir; zira evin tek hâkimi kadındır.” 
Mareşal Moltke’nin sözlerini yüksek sesle tekrarlayalım: 
“Evin tek hâkimi kadındır...”
Evin hâkimi olan topluma da hükmeder!..
Demek oluyor ki, bize öğretilenin aksine, Osmanlı kadını ezilen, horlanan, aşağılanan bir tip değil, saygı gören bir figürdür...
Geleceğin padişahları (şehzadeler) bile onların elinde yetişir.
Gelecek yazımızda “Osmanlı’da kadın-erkek eşitliği”ne bakalım inşallah!

Yavuz Bahadıroğlu

http://www.habervaktim.com/yazar/28952/osmanlida_kadin_hayati.html alınmıştır.


 

Osmanlı’daki sıbyan mektepleri


Askeri ve siyasi başarılarının yanında ilim ve medeniyette de geniş ufuklar açan Osmanlı imparatorluğu topraklarının dört bir tarafını ilim-irfan yuvalarıyla kuşatmıştır. Osmanlı’yı bir ağ şeklinde saran bu kurumlar bugünün fakülteleri seviyesindeki medreselerden, ilk ve anaokullarımız seviyesindeki sıbyan mekteplerine kadar yaygınlaştırılmıştı.

Osmanlı kaynaklarında adından sıbyan mektebi olarak bahsedilen ancak bizim anaokulu diyebileceğimiz eğitim müesseseleri de gelişmeye bağlı olarak çok yaygın hale getirilmişti. Öyle ki 16. yüzyılda memleketimizi dolaşmış bulunan bir Fransız seyyah her köyde bir ilkokula rastlamış olduğundan bahsetmektedir.


Ecdadımız çocuğa fazla ihtimam ve alaka gösteriyor, devlet, çocukların eğitimi için küçümsenmeyecek masrafları göze alıyordu. Çünkü anlamışlardı ki; "Kendi felsefesiyle nesillerine sahip çıkamamış milletler, bugün olmasa da yarın, zamanın insafsız dişleri arasında eriyip gitmeye mahkûmdurlar."


İşte bu sebeplerden dolayıdır ki okumayı teşvik etmek için umumi olarak çocuklar dört-beş yaşlarında iken hususi bir törenle okula başlatılıyorlardı. "Çocuklar, çağın en mükemmel eğitim ve öğretim sistemleri ile yetiştiriliyorlar, bir taraftan alfabeyi öğrenirken, bir taraftan da toplumun içinde yaşamanın gerekleri olan fedakârlık, birbirinin hakkına riayet, din ve devlet için ölümün şeref olduğunu dört-beş yaşlarından itibaren öğrenmeye başlıyorlardı.

Evliya Çelebi'ye göre İstanbul'da 1935 sıbyan mektebi vardı. Yine bazı kayıtlara göre o dönemde Amasya'da 200, Erzurum'da 110 sıbyan mektebi bulunduğu bildirilmektedir. 
Çocukların eğitimine çok büyük ehemmiyet veren Fatih Sultan Mehmed sıbyan mekteplerinde öğretmenlik yapacak olanlara bazı dersleri okumalarını mecburi tutmuştu. Medresede, edebiyat, mantık, geometri, astronomi ve kelam okumayanların sıbyan mekteplerinde ders vermeleri yasaklanmıştı.

Sıbyan okullarında sosyal yardıma da hususi bir önem verilmiş olduğunu vakfiyelerden anlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in külliyesinde yaptırdığı ve "Darüttalim" adını verdiği ve oğlu II. Beyazıt’ın aynı surette külliyesinde yaptırdığı ve "Muallimhane" diye adlandırdığı okullara bilhassa yetim çocukların, bulunmazsa, fakir çocukların alınması şart koşulmuş ve bu okulların öğrencilerine gündelik harçlık vakfolunmuştur. Birçok okulun vakfiyesinde de kimsesiz veya fakir çocuklara her yıl "kapama" adı altında elbise ve ayakkabı almayı sağlayacak ödenekler ayrıldığı gibi, belli günlerde yiyecek veya harçlık dağıtılmasını sağlayacak tahsisler yapıldığı, hatta II.  Bayazit'in ve Kanuni'nin İstanbul'da yaptırdığı mekteplerle, Yavuz'un annesi tarafından Trabzon'da yaptırılan Hatuniye mektebi gibi bazılarında da bütün bu sayılanlardan başka günde iki öğün yemek verilmesinin sağlandığı görülmektedir. Çeşitli vesilelerle zaman zaman İstanbul sıbyan mektepleri öğretmen ve öğrencilerinin Paşa kapısına (Bab-ı Ali) davet olunarak, öğretmenlere hil'atlar giydirilip, hediyeler verildiği, öğrencilere de pilav, zerde ziyafetleri çekildiği ve harçlıklar dağıtıldığı da bazı eski kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bazı vakfiyelerde ise kabiliyetli çocuklara ayrıca burslar ayrılmıştır. Hemen her okulun vakfiyesinde çocukların yıllık bahar, kır gezintilerinin gerektirdiği her türlü giderin göz önünde tutularak karşılığının sağlandığı görülmektedir.

Çocukların eğitimi daha sonraki yıllarda da ihmal edilmemiştir. Sultan II.Mahmud 1824'de İstanbul'da halkın, çocuklarının cahil kalmasındaki kötülüklere dikkati çekerek, herkesin çocuklarını akıl baliğ oluncaya kadar günde iki defa mektebe gönderip okutturması mecburiyetini ilan ve bunun sonucu olarak da öğrenim çağındaki çocukların esnaf tarafından çıraklığa alınmalarını yasak etmişti.

http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=121752 alınmıştır


 

Yavuz padişah hilafeti, sahabelerden aldı...

Bir gün Yavuz Sultan, Selim Han (Rahmetullahialeyh) Sadık dostu ve nedimi Hasancan'ı çağırır, ona rüyanda ne gördün diye sorar... Zaten bu celâlli padişahın karşısında duyulan heyecan birde bu şaşkınlığa sebep olur, hünkârım rüya görmedim der... Yavuz Padişah tekrar sorar, iyi düşün ne rüya gördün? Hasancan tekrar rüya görmedim hünkarım der, ve Yavuz Padişah meraklı ve sıkıntılı bir eda ile huzurundan gönderir ve beklemektedir...Hasancan çıkar ve saraydaki üçüncü avlunun köşesi (Hırka-i Saadet'ten, yürüyerek Babüs'sadet önüne geliyor..) Ak Ağalar da denilen kapı bekçileri (bunlar normal bekçi değil çok özel yetiştirilmiş büyük devlet adamlarıdır, sıradan kapı muhafızları sanılmasın..) Ak ağalardan Hasan ağa'yı düşünceli ve dalgın gören Hasancan, hatır sorar ve Hasan Ağa anlatır, "Sormayın Paşam, gece ilginç bir müşahedem oldu." Akşam ezanıyla beraber Babüssade kapıları (o dev kapılar) kapılar çekilir ve kapatılırdı. Gece iki veya üç gibi, kapı vurulur ve Hasan Ağa kapıyı açar ki kapı önünde bir yığın beyaz elbiseli beyaz sarıklı zat vardı. "-Dört tanesi kapıya yaklaştı, bir tanesi iyice yaklaşıp bana dedi ki, ben Ali bin ebu Talib (rad), yanımdakiler de Ebubekr (rad), Ömer (rad.) Osman (rad), (ve arkasında diğer sahabeler..) Bizler Mısır seferine hazırlandık, hünkârınıza selamımızı söyleyiniz, hünkârınız daha hazırlanmadı." buyurur... Yakaza hâlinde bunu gören Hasan Ağanın anlatımı, gözyaşlarına boğulan Hasancan'a Yavuz Padişah'ın ona neden rüyadan sorduğunu da anımsatır... Ve acilen huzur-u hünkâra varıp "Müjde hünkârım, o dün gece görülmesi gereken rüyayı ben Hasancan kulunuz değil, kapıağası Hasan kulunuz görmüş.." diyerek hadiseyi anlatır padişaha.. Yavuz padişah dinlerken bakmaya cesaret isteyen gözlerinden yaşlar boşalır.. Ve Hasancan'a der ki; "-Biz demezmiydük ki, O'nlar tarafından bir yere memur edilmeden hiçbir işe başlamayız.." ve ekliyor: "Dedelerimiz evliyadanmış, onlara direk malum olurmuş (bildirilirmiş) lâkin biz onlara benzemedük" der... 

Hiç şüphesiz, Osmanoğulları kutlu bir ocaktır, saltanat nişanları ve taçları sarıklarına koydukları bir tüydür, çünkü efendimiz aleyhisselatuvesselamın yoluna süpürge etmeyi en büyük taç ve saltanat nişanı olarak görmüşlerdir. Hemen bütün memalik-i islamı birleştirmiş, tüm devletli islam hanedanlarını, ülkelerini beyliklerini devletlerini halife sancağı altında toplamış ve Müslümanları birleştirmişlerdir. Allah cümle selatin-i Osman'ın mubarek ruhlarını şad-u handan eylesin. Onların alimi evliyaları komutan ve askerlerinin manevi himmetlerini üzerimizden eksik etmesin. Allah bu kutlu ocağı ümmet-i Muhammed'in başından eksik etmesin...

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala Ali Seyyidina Muhammed...

Harun Davut Eyyüboğlu

Kaynak: Tacüt Tevarih (Bu eseri yazan Hoca Saadeddün, aynı zamanda Sultan Selim'in nedimi Hasancan'ın oğludur.)


http://www.facebook.com/OSMANLI.HANEDAN.VAKFI


 

Hatemülenbiya


Hatemülenbiya geleceğini evvelce haber vermiş olanlardan birisi de (İyad) kabilelerinin ulusu olan meşhur (Kassı bini Saide) dir ki ,pek çok yaşamış ve sır çözmekle pek ziyade şöhret bulmuş bir adamdır.

Hatta ,çok ihtiyarken (Sûku Ukkâz) da bir kızıl deve üzerinde olduğu ve Arabın güzel  söz söyleyenleri orada hazır bulunduğu halde bütün bir hutbe okumuştu.O vakit Fahrialem Hazretleri de (Sûku Ukkâz) 'da bulunup onun bu hutbesini dinlemişti.Fakat henüz halkı davete memur olmamıştı.


(Kassı bini Saide) nin o hutbesi Araplar beyninde pek ziyade şöhret bulmuş ve dillere destan olmuştur.Hülasatan tercümesi budur:

-'Ey Nas! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar  biter, Çocuklar doğar, analarının babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat ediniz. Gökten haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur... Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları  yerden  hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim .Allah'ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın bir gelecek peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır.Gölgesi başımızın üstüne geldi.Ne mutlu o kimseye ki ona iman edip de o da hidayet eylile Vay o bedbahta ki ona isyan ve muhalefet eylile.Yazıklar olsun,ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..


Ey cemaat! Hani aba ve ecdat, hani müzeyyen kâşaneler ve taştan haneler yapan (Ad) ve (Semud) ,hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine "Ben sizin en büyük Rabbinizim" diyen Firavun'la Nemrut? Onlar size nispetle daha zengin ve kuvvet ve kudretçe sizden üstün değil mi idiler.? Bu yer, onların değirmenini de öğüttü, toz yaptı, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin Her şey fanidir. Baki ancak Cenab-ı Hak'tır  ki birdir, şerik ve naziri yoktur. Tapacak ancak odur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey yoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var, amma çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Cezmettim herkese olan bana da olacaktır."

(Kassı bini Saide) Hatemülenbiyanın yakında geleceğini hissedip (Sûku Ukkâz) da böyle kalabalık bir halkın önünde söylerken biçare ondan bihaber idi ki,Hatemülenbiya Hazretleri de orada hazır ve nazir idi.

Kısası Enbiya Ahmet Cevdet Paşa


 

“Sana, bir emanetim var oğul. ”

Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü



Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih abidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:


Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.



Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.



Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.



Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”



Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.



Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:



- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım. Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.
Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: 

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…


 


 

İngiliz casusun itirafları

Hindistan’ın Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün ayin sebebi ile toplanan Hindular, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hürmet etmezler.

Misyoner, İngiliz General Dyere şikâyette bulunur.

General derhâl askerlerine emir vererek, mabet de ayinle meşgul halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yedi yüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir.

General bununla da iktifa etmeyerek, ahaliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Mesele Londra’ya şikâyet edilir. Hükümet tahkikat yapılmasını emreder.

Tahkikat için Hindistan’a gelen müfettiş, generale müdafaa ’sız halka ateş açtırmasının sebebini sorunca, General, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir icraatı ben takdir ederim. Öyle lüzum gördüm ve emrettim.) cevabını verince, müfettiş, (Pekâlâ, ahalinin yüz üstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?) diye sorar.

General, (Hintlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindu tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakaret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak mecburiyetinde olduğunu söyleyince, General, (Bunlar insan olsalardı, sokak da yüzüstü sürünmezlerdi. Çünkü bunların evleri birbirine bitişik ve damları düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevabını verir. Generalin bu sözleri İngiliz basınında neşredilince, general kahraman ilân edilir. [Dyer, Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngiltere’de öldü. Dünya tarihîne (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek bastıran meşhur İngiliz general) diye geçti. Hindistan’ın her yerinde İngilizler aleyhine büyük gösteriler yapılması üzerine vazifeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fakat İngiliz Lortlar kamarası Dyerin yaptıklarını medh-u sena ile karşılayarak, ona yardım yapılmasını kararlaştırdı. İngiliz lortlarının, kontlarının diğer milletlere nasıl bir gözle baktıkları burada da açıkça görülmek dedir.]

İngiliz casusun itirafları

Sıddık Güneş

Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti.

Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim.

İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.

Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhul-islâmın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiî’lerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı.

Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır.

İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin.

Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi.

Ben de peki dedim. Zira, daha önce, Necef deki Şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mutaassıp olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira, bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet, onlar necisdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler.

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerif) [Hazret-i Âlinin türbesinin etrafı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hatta ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).

Cevaben: (Evet, hakikaten temizlik imandandır. Fakat ne yapalım, Şiî’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi.

Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şiî âliminin cevaplarına tıpa tıp mutabık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu.

Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutabık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyhülislâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü benim İstanbul’daki hocam Ahmed Efendi, Şeyhülislâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O Zaman buyur, onun da numunesi ile görüşebilirsin) dedi.

Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halifeye itâat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delili nedir?) dedim.

Cevaben dedi ki: (Cenâb-ı Allahın bu ayetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülülemre itaat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medine yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halife Yezide ve içki içen Velide itaat etmeği emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezîd Allah tarafından Emîr-ül-müminîn idi. Hüseyni öldürmeği emretmedi. Sen, Şiî’lerin yalanlarına inanma!

Kitapları iyi oku! Hata yaptı. Sonra tövbe de etti. Medine-i münevvere yi yağmalamayı helâl edişinde isabet etmiştir. Çünkü Medine halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velide gelince, evet o fâsık idi. Halifenin yaptıklarını taklit değil, İslâmiyet’e uygun olan emirlerine itaat etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım.

Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu üsûl ile sultanın ve Şiî olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin düşünce kabiliyetlerini öğreniyoruz. Siyasî ve dinî mevzu’larda, onlar ile mücadele etmemize yardımcı tedbirler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perişan edersin. Fakat onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dair getirecekleri delilleri bilirsen, onların delillerini çürütebilecek karşı deliller hazırlaman mümkün olur ve o karşı delillerle onların akidelerini sarsabilirsin) dedi.

Sonra, adı geçen temsili beş adamın askerlik, maliye, maarif ve dinî sahalarla alâkalı aralarında geçen mütâle’a ve plânların neticelerini ihtiva eden, bin sahifelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatilim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütâle’a ettim.

Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütâle’aları sahih gibiydi.

[1] Nisâ sûresi, âyet: 59

İNGİLİZ

CASUSUNUN

İ’TİRÂFLARI

İngilizlerin İslâm Düşmanlığı M.Sıddîk Gümüş


 

Vatan Haini değil büyük Vatan Dostu Vahidüddin Han

Anadolu'ya üstün vasıflarda bir kumandan göndermek ve ona, millî bir mukavemet mikrakı kurdurmak gayesiyle Vahidüddin, Mustafa Kemal Paşayı saraya çağırıyor.

Hikâyeyi, evvelâ Enver Behnan Şapolyo'nun kitabından Mustafa Kemal Paşa diliyle tespit edelim: «Yaverim Cevat Abbas yine eve geldi. Telâşlıydı.

— Zât-ı Şahane sizi akşam yemeğine davet ediyor!  Dedi.

Mayısın 4 üncü akşamı yedi buçukta Yıldız Sarayına gittim. Beni çok küçük bir odaya aldılar. Biraz sonra Mehmed Vahidüddin geldi. Ayağa kalktım. Beni yanına oturttu. O kadar yakın ki, âdeta diz dize idik. Padişahın sağında hemen dirseğini uzatarak dayadığı küçük bir masanın üstünde bir kitap vardı. Odada sessizlik hüküm sürüyordu. Anlaşılıyor ki, sarayda hiç neş'e yok... Padişah akıbetini düşünüyor. Odanın Boğaziçi’ne acılan büyük bir penceresinden görülen manzara şuydu: İtilâf devletlerinin donanmaları sırayla dizilmişler, topları saraya müteveccih... Tehdit edici korkunç bir manzara... Bu odada oturmakla bu manzarayı görmemek kabil değil... Mehmed Vahidüddin dedi ki:

— Paşa, Paşa, sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba gitti! Bu bir tarih kitabıydı.

— Bunları unutunuz! Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti, düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Birçok kumandanları Anadolu'nun kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır.

— Bu hususta elimden geleni yapacağım, bana emniyet buyurunuz efendim.

Padişahın en büyük endişesi: Kuvvetlerimiz dağılmıştır. Umumî Harpten yorgun çıkarak takatimiz kalmamıştır. Bütün ümit; galip devletlerin arzuları hilâfına bir harekette bulunmamaktadır. Onların şikâyet ettiği hâdiseleri de önlemek lâzımdır.

Vahidüddin ayağa kalktı, elimi sıkı sıkı sıktı:

— Muvaffak olunuz!

Sarayı terkettim. O zaman bir kadife kutu içinde bir takım da hediyeler verdi.

Yaverim Cevat Abbas'la gecenin karanlığında derin düşünceler içinde Yıldız tepelerini aşarak Şişliye geldik.»

Mustafa Kemal Paşanın ağzından rivayet edilen bu sözlerde, anî olarak huzura çağırılmanın gayesine ait açık bir delâlet yoktur. Kolordu kumandanlarının teftişine memur edilmek ve «galip devletlerin arzuları hilâfına bir harekette bulunmamak» emri, böyle bir tayinin ruhunu izah edemez, müphem kalır ve asıl sebebin gizlendiği hissini verir.

Aynen Mustafa Kemal Paşa dilinden bu anlatışı başa alarak, işin hakikatini biz anlatalım.

Bu işe, şu anda hayatta bulunan eski bir yaverin, bize vesika kıymetindeki bayanlarıyla girişeceğiz.

Vatan Haini değil büyük Vatan Dostu Vahidüddin Han ..N.Fazıl Kısakürek


 

Belgeleriyle Osmanlı hoşgörüsü

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, yaklaşık 600 yıl 3 kıtada çeşitli milletlerden insanları barış içinde bir arada tutan Osmanlı hoşgörüsü ve adaletinin belgelere yansıyan örneklerini, ''Gökkubbe Altında Birlikte Yaşamak'' adlı kitapta topladı. 

Kitapta yer alan belgelere göre, Batılıların ''Muhteşem Süleyman'' olarak tanıdıkları Kanuni Sultan Süleyman, 1560'da beylerine, ''Her türlü vergiyi sadece kanunlar çerçevesinde toplattırasın. Hiçbir kimseye fazladan bir akça dahi aldırtmayasın'' emrini verirken, 2. Abdülhamid, 1894'te binlerce kilometre uzaklıktaki Amerika'da orman yangınlarından zarar görenlere 300 lira yardım gönderdi. Abdülaziz, Sivas'tan Rusya'ya göç eden 30 kadar Rum ailenin tekrar Osmanlı devletine dönmek istemeleri üzerine yol masraflarının karşılanması için emir verirken, Genç Sancağının Akçasırt Köyünden 13 Ermeni eşkıya, pişmanlıklarından dolayı 2. Abdülhamit tarafından affedilerek iskan edildi.

FATİH'İN HOŞGÖRÜSÜ...

Batılılara Osmanlı hoşgörüsünü ilk tanıtan padişahlardan Fatih Sultan Mehmet, 4 Nisan 1478 tarihli Bosna ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında şöyle seslendi: ''Ben ki, Sultan Mehmed Hanım... İhsan edip Bosna rahiplerine buyurdum ki; Kiliselerinizde korkusuzca ibadet ve memleketimizde korkusuzca ikamet edin. Ne vezirlerimden ne de halkımdan kimse bunları incitmesin ve rencide etmesin. Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a ve kuşandığım kılıca yemin olsun ki, canları, malları ve kiliseleri bana itaat ettikleri sürece güvencem altındadır.'' Fatih Sultan Mehmed, Kudüs ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki 29 Eylül 1458 tarihli fermanında da şöyle emir verdi: ''Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer'den bu yana Kudüs-ü Şerif'teki Hz. İsa'nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi v.b. kutsal mekanlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki, bu hükmün feshini murad ederse Allah'ın ve Resulünün hışmına uğrasın.'' 

''KİMSEDEN FAZLA VERGİ ALINMASIN''

Kanuni Sultan Süleyman ise 16 Ağustos 1560 tarihli fermanında, halktan fazla vergi toplanmamasını istedi. Kanuni'nin fermanı şöyle: ''Semendire Beyine hüküm ki, Huzur içinde yaşayan halkımdan hiç kimseye hiç bir zaman zulmedilmesine rızam yoktur. Vergi toplama görevinde bulunanların kanuna aykırı olarak halktan fazla akça aldıklarını işittim ve buyurdum ki; Her türlü vergiyi sadece kanunlar çerçevesinde toplattırasın. Hiçbir kimseye fazladan bir akça dahi aldırtmayasın. Dinlemeyenleri yazıp bildiresin...'' 



YORTU GÜNÜNE RASTLAYAN PAZARIN KALDIRILMASI Abdülmecid, 30 Mart 1847 tarihli fermanında halkın rahatça ibadet edebilmesi için yortu gününe rastlayan pazarın başka günlere alınması için emir verdi. Abdülmecid fermanında, ''Yenişehir-i Fener'de öteden beri her hafta pazar, çarşamba ve cuma günleri kurulan pazarın, pazar günleri halkın yortu gününe rastlaması sebebiyle sadece çarşamba ve cuma günleri kurulması ve Defterhane-i Amire'deki kaydının da değiştirilmesi hususu emrim olmuştur'' dedi. 2. Abdülhamit ise 1895'te maddi sıkıntı içinde bulunan Ermeni Katolik Patrikhanesi'ne yardım yapılması için emir verirken, 3. Selim, çıkardığı fermanla İstanbul'da yaşayan Ermeni ve Rumların evlilikleri sırasında kanunsuz vergi alınmamasını istedi. 3. Selim, 14 Aralık 1793 tarihli fermanında, şöyle dedi: ''İstanbul ve civarında oturan Rum ve Ermenilerin evlilikleri esnasında resmi vergi ve harçlardan başka kanunlara aykırı yollardan akça talebiyle rencide edilmemelerine ve fakir halkın himayesine dikkat etmeniz hususunda fermanım sadır olmuştur. Buyurdum ki, emrime uyma konusunda son derece hassas ve dikkatli olasınız ve aksine hareket etmekten sakınasınız.'' Sultan 5. Mehmed Reşat da, 1914 tarihli yazısında, ''Beykoz'a bağlı Polonezköyü'nde Bezm'i Alem Valide Sultan Vakfı'na ait arsa üzerine okul, kilise ve çan kulesinin yapılmasına izin verdiğini'' bildirdi.

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜNE SIĞINANLAR...

Osmanlı padişahları, topraklarına sığınan yabancılara da büyük hoşgörü ile yaklaştı. Sultan Abdülaziz, Horasan Hükümdarı'nın ilticasına ilişkin 1861 tarihli Erzurum Valisi'ne gönderdiği emirde şöyle dedi: ''Horasan hükümdarı iken otuz sene önce İran devleti tarafından Tebriz'e sürülen Muhammed Han, Osmanlı devletine sığınmak maksadıyla İstanbul'a gelmek üzere yola çıkmıştır. Bu gibi devlet adamlarına ikram ve ihsanda bulunmak yakışık alacağından kendisine en güzel şekilde yardımda bulunulması uygun olacağı görüşündeyim.'' Abdülaziz de 5 Eylül 1865 tarihli emrinde, ''Sivas'tan Rusya'ya göç eden 30 kadar Rum ailenin, tekrar Osmanlı devletine sığınmak istemeleri ancak maddi imkana sahip olmadıkları için kendilerine yol masrafı olarak Tiflis'teki Osmanlı devleti temsilcisi aracılığıyla ihtiyaçları olan paranın verilmesi''ni istedi.

İSPANYA VE PORTEKİZ'DEN KOVULANLAR...

Kitapta, İspanya ve Portekiz'den kovularak Osmanlı hoşgörüsüne sığınan Yahudilerin tahrir kayıtları da bulunuyor. 1519 tarihli tahrir kayıtlarında İspanya ve Portekiz'den kovulmalarıyla Osmanlı devletine iltica edip Edirne'ye yerleştirilen Katalan cemaatine ait 29 hane, Portekiz cemaatine ait 45 hane, Alman cemaatine ait 8 hane, İspanya cemaatine ait 42 hane, Bolye mahallesinden 33 hane ile Gerur cemaatinden haneler ile aile reislerinin isimlerine yer veriliyor. 



ERMENİLERE GÖSTERİLEN HOŞGÖRÜ...

Paris'te A. Amadonu, Liyon Hıraçya, K. Mıhitarof, A. Kirkoryaniç, K. Milenyan, Y. Masisyan ve Ş. Kananyan adlı Ermeni komite reisleri, Osmanlı Sarayı'na gönderdikleri 1898 tarihli mektupta, yaptıklarından pişmanlıklarını şöyle dile getirdi: ''Bizler Ermeni milleti olarak, Osmanlı padişahlarının diğer tebaaya olduğu gibi Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslam ve Ermeni milletleri arasında eskiden beri dostluk münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz Osmanlı devletinin hizmetinde sadıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak, bizim için bir iftihar vesilesidir.'' Öte yandan 2. Abdülhamit, 1904 yılında Ermenilere gösterilen hoşgörünün bir örneğini daha sergiledi. Muş'un Akçasırt köyünden evlerini yakarak dağa çıkan 13 Ermeni pişmanlıkları dolayısıyla 2. Abdülhamit tarafından affedilerek iskan edildi. 

FELAKET YAŞAYAN ÜLKELERE YARDIMLAR

Osmanlının hoşgörüsü, başka kıtalara da uzandı. 2. Abdülhamid, 18 Eylül 1894 tarihinde binlerce kilometre uzaklıktaki Amerika'da orman yangınlarından zarar görenlere 300 lira yardım gönderdi. Osmanlının bu yardımına karşılık, Washington Sefareti bir yazıyla teşekkürlerini bildirirken, bütün Amerikan gazeteleri de bu yardımdan övgü ile bahsetti. Abdülmecid, 1847'de İrlanda'da meydana gelen büyük kıtlık nedeniyle bu ülkeye cömert bir yardım yaparak diğer Avrupa devletlerine örnek olurken, 2. Abdülhamit 1900 yılında Hindistan'da kıtlık çeken halka Bağdat ve Basra'dan yeterli miktarda zahire satın alınarak gönderilmesi için talimat verdi.

''BİRLİKTE YAŞAMAK''

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, kitaba ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, Osmanlı Devleti'nin yaklaşık 600 yıllık bir dönemde bünyesinde farklı din, millet, mezhep ve kültüre sahip bir insan topluluğunu adil bir yönetim anlayışıyla barış içinde yönetme kabiliyetini gösterdiğini söyledi. Osmanlı devletinin bu adil yönetimi sayesinde birbirinden çok farklı özelliklere sahip insanların, kendi dil, din ve kültürlerini serbestçe yaşayabildiklerini kaydeden Sarınay, şunları kaydetti: ''Bunun adı günümüz diliyle 'birlikte yaşamak'tır. Birlikte yaşamak demek, çok kültürlülük içinde birbirlerine hoşgörü gösterebilmesidir. Bugünün dünyasının temel sorunu olan bu konuda Osmanlı Devleti zengin bir tecrübeye sahiptir. İşte bu tecrübe, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında belgeler ışığında hazırlanan 'Gökkubbe

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=29548&uniq_id=1152175481 ALINMIŞTIR.


 

Sen! Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin?

1955 te T.B.M.M.de Basın kanunu hakkında şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Bir yaz günü Ankara'da Prof. Osman Turan ile Özen Kıraathanesi'nde oturuyorduk. Bir masa ötede Hamdullah Suphi Tanrıöver'in sesini duyan Osman Turan ona doğru bakınca  bizi masasına çağırdı. Gittik Şuradan buradan derken söz basın kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi. O sırada mahut gazetelerden birisi, kendi düşüncesine ters düştüğü halde, Sultan Abdülhamit Han lehinde tefrika yayınlıyordu. Söz buraya gelince Hamdullah Suphi Tanrıöver’e:

"-Beyefendi! Sultan birinci Abdülhamit l. Mebusan Meclisini kapatmamış olsaydı, şimdiye kadar demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da yer kalmamış olacaktı", dedim.

Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyesinden kalkıp oturduktan sonra:

-Sen! Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin? Dedi,

Yaşımın bunu bilmeme imkân vermediğini söyleyince:

-Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?

-Gördüm

-Hani (Eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resimlerini gördün mü?

-Evet Gördüm.

-İşte bu lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin temsilcileri idiler. Fakat medresenin yetiştirdiği, günün gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, Hıristiyan mebusların gerçek niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Dürzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileriydiler. Bunlar Avrupa'da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen; devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına taktılar. Memleket çıkarlarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamit l. Meclisi dağıtmamış olsaydı, imparatorluk daha o gün dağılmış olacaktı. Buna göre sen ne dersin İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan Meclisimi dağılmalıydı? dedi.

"-Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir." dedim.

-Öyle ise sultan Abdülhamit de senin dediğini yaptı. Meclis’i dağıtarak  İmparatorluğu otuzüç sene daha ayakta tutmayı başardı. dedi,

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu. İsyan edercesine:

-Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif vekilliği Sultan Abdülhamit'i bize kötü tanıttı?

Güldü. Derin bir nefes aldı.Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra:

-bir inkılâp yapılmış, saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık. dedi,

Saltanatın kaldırılmasının üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş, Türk Milleti kendi hâkimiyetinin tadını almış, her dört senede bir oylarıyla kendini idare edecekleri serbestçe seçmiş, diktatör taslaklarına gereken dersi vermiş, varlığını hür demokratik düzen içersinde yürütmeye kararlı olduğunu göstermiştir. Bu durumda artık Hamdullah Suphi Tanrıöver'in belirttiği gibi rejim endişesi kalmamış Sultan Abdülhamit Han tarihin malı olmuştur. Tarih olan bu devri idare edeninde, iftira ve yalanlardan arınmış gerçek hüviyetinin bilinmesi lazımdır.

Sultan Abdülhamit Han'a Kızıl sultan lakabı Anadolu'nun yarısını Ermenistan yapmak isteyen Ermeni komitacılarına engel olmasının sonucu Ermeni yanlısı Fransızlar tarafından takılmış olduğu gibi İslam ve Türk düşmanı İngiltere Başbakanı Gladstone 'da ona cani demiştir. Bu adları takanların her birisinin azılı Türk düşmanı oldukları bilindiği halde bu sıfatları kullanan zavallı Türk aydınlarına ne demeli? Kültür Emperyalizmi  ile Avrupa'nın düşünce esirliğine düşen zavallı Türk aydınları  Sultan Abdülhamit Han'a o kadar düşman kesilmişlerdi ki,1905 senesinde Ermeni komitacıları Anadolu'da Ermenistan devleti kurulmasına engel gördükleri Sultan Abdülhamit Han'a suikast düzenleyip, cuma Selamlığında bomba atmaları üzerine Tevfik Fikret meşhur "bir lahzai teahhur" adlı manzumesinde:

"Ey şanlı avcı,dâmini beyhude kurmadın,
Attın fakat yazık ki,yazıklar ki vurmadın!"

Sultan Abdülhamit Han'a isnat edilen kusurlardan birisi de son derece vehimli olduğu iddiasıdır. Sultan Abdülhamit Han vehimli değil, ihtiyatlı bir hükümdardır. Amcası sultan Abdülaziz'in Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni, Mithat ve Süleyman Paşalarla Şeyhulislam Hayrullah Efendi tarafından alaşağı edildiğini gördükten başka, Ruslar Ayastafanos'ta iken Ali Süavi'nin giriştiği Çırağan Olayı’na, sadık. Mahmut Celalettin, Mütercim rüştü Paşaların adlarının karışmasıyla, sultanın ihtiyatlı davranmasını kınamak insafsızlık olmaz mı? Ama o bunları yine devlet işlerinde vazifelendirmiş şüphe üzerine cezalandırmaya kalkışmamıştır.

ABDÜLHAMİT HAN'IN MUHTIRALARI

Mehmet Hocaoğlu Sayfa:8-9-10


 

Kınali Ali

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.

Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına 
çağırdı ve merakla sordu: 
" Adın ne senin evladım?" dedi. 
" Ali, komutanım" dedi. 
" Nerelisin?" 
" Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." 
" Peki evladım,bu kafanın hali ne? 
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" 
" Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını 
da bilmiyorum." 
" Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." 


O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. 


Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. 
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. 
" Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. 
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" 
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. 
" Sen söyle biz yazalım" dediler. 
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. 
" Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." 
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. 
Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. 
" Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." 


Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, 
Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. 
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. 
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. 
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile, bile ölüme gidiyorlardı. 

O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. 
" Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi üşünme." 
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. 
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: 


" Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. 
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. 

Bizde üç işe kına yakarlar; 

1 - GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE 
2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DİYE 
3 - ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN OLSUN DİYE... 

Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun 
" Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, 
hıçkıra ağlıyordu... " 

(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)


 

Cevat paşa ve kutsal mayınlar

Çanakkale Savaşları, ciltler dolusu kitaplarda, bolca anlatılmış, ama ben dilimin döndüğü kadar, o savaş içinde yaşanmış ve halkımız arasında dilden dile dolaşan menkıbeleri, imkansız gerçekleri bir ışık kümesi halinde yansıtmaya çalışacağım.

25 Şubat 1915. Düşman donanmaları üçüncü kez istihkamlarımıza saldırmış; Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye ile Ertuğrul Tabyaları düşmanın ateşi karşısında cehennemi bir hal almıştı. Savaş adeta bir tufanı andırıyordu.

Zırhlılar topları kısa menzilli Seddülbahir ve Kumkale Bataryaları'nın ateş alanları içine girince, erlerimiz tekbirler getirerek top başına koştular, ama ne yazık ki çok eski bir teknoloji ürünü olan bu alman yapımı toplar dumanın kalkmasını bekleyip düşmanın gözle görülür duruma gelmesini bekleyinceye tek düşman kat kat fazla top mermisini onların üzerine yağdırıyor, askerimizi bunaltıyor ve ateş tufanı içinde bırakıyordu.

İstihkamlarımızdaki demode toplar, top çemberlerinin bozulması, namlulara, mataforalara, top raylarına isabet eden düşman mermileri ile işleyemez bir hale gelmiş ve bu istihkamlar elden çıkmıştı.

Müstahkem Mevki topçu Kumandanı albay Talat, Cevat Paşa’ya; bu acıklı halimizi rapor ederken :"Bataryaları terk ediyoruz komutanım." diyordu.

Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuz idi. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyruldu ki :"ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim edersiniz. Size müjdeler olsun ki; yakında zafere  müyesser olacaksınız. Deniz üzerine bak."Dönüp denize baktı denizin üstü, yoğun bir nurla kaplı idi. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş ,(Kef ve Vav) harflerini gördü, hemen uyandı.

Cevat Paşa, bu rüyasını etrafındakilere açıkladı, ama ne çare ki, kimse tabir edemiyordu.

Düşmanın kıyaslanmayacak derecede çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı toplarının acımasız saldırısı karşısında; Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye istihkam ve bataryaları artık susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştı.

Bu düşen istihkâmlarımızın yerine; Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş Bataryalarını takviye ettirmek üzere teftişe çıkan Cevat Paşa, dönüşte Kilitbahir'den istimpota binerken; sevgili kızı Bedile Hanım'ı hatırladı.

Bedile Hanım, yedi yıl evvel veremden ölmüş, Cahidi Sultan, Hazretleri ile sonsuz uykularını yanyana uyuyorlardı.

Çabuk adımlarla yukarıya çıktı. Zaman zaman yukarıya çıktı. Zaman zaman Oruç tutup, daima abdestli gezen Cevdet Paşa,Bedile mezar taşının başındaydı.buğulu gözlerle duasını okurken,belki kaç defa okuduğu kitabe gözüne ilişti.

"Bedile Hanım Sallara_i Mahvu tubâ etti.
Henüz bir Gonca ümid idi onaltı yaşında,
Esvabbade ecel soldurdu emri nabagah etti.
Bedile'me Nur viren ananın nazında
Verem kuydu mu bucağında
Seni makber nâpah etti."

Tam ayağa kalkacağı sırada ,rüyasında âşinası olduğu sesi burada da işitti. Gayp hazinesinin kapısı burada da aralanmış :

"Ey Cevdet depolardaki 26 Mayını denize döşe. Türk’e Türk'ten başka dost yoktur."

Bu hâl karşısında büyük bir heyecan korku ve şaşkınlığa kapıldı, Fakat kendini çabuk toparladı. Dönüp arkasında baktığı zaman ortalıkta kimsecikler yoktu.

Sırlar aleminden bir ifşaat mıydı.?.. kapıdan dışarıya ayak atmıştı ki :karşısına pir yüzlü bir ihtiyar dikildi!..

Eşi ve benzeri olmayan  o nur yüze kim bakabilirdi ki Paşa da  olsun. Gözleri kararıp kendinden geçmek üzereydi ki o pir yüzlü zat, Paşanın kolundan tuttu, yüzüne baktı. :"bir derdiniz mi var?" dedi.

Paşa gördüğü rüyayı  ve başından geçenleri bir bir anlattı.

Pir yüzlü zat düşünmeye vardı ve sonra  rüyayı şöyle yorumladı:

"Kafirler hiçbir zaman bu topraklara hakim olmayacaklardır. Deniz üzerinde ki nur zaferin nişanesidir. Bu nişaneyi hazırlayan (Kef) ve (Vav) harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin (Kef) harfi 20,(vav) ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığımız zaman, 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşe ki zaferinize sebep olsun" der ve oradan uzaklaşır.

Paşa, aşağıya inerken; Koca şair Hayali'den bir mısra hatırlar:

O mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler"
Hele, işin sırrına dudak değdirebilmişti. Fazla durak tutmadı, doğru konağına geldi. O akşam bir bardak şerbet ile iftar etti.

Her yiğit kişi gibi o da olayı hanımına açıkladı.

Hanımı: "Mayın grubu kumandanından  meseleyi öğren, depolarda kaç mayınımız var? " dedi.

Mayın grubu kumandanı  Nazmi Bey, Cevat Paşa 'ya :"Elimizde 26 mayın bulunmaktadır. Bu mayınlar da, bir Türk ustası tarafından yapılmıştır. Alman teknisyenleri istemediklerinden dolayı, halen depoda bulunmaktadır. Şimdiki durumda Boğaz'a döşenmiş 377 alman yapısı mayın bulunmaktadır." dedi.

Cevat Paşa bu açıklamadan son derece memnun ve müyesser oldu.

Her gün uçaklarımızın yapmış oldukları keşif uçuşları raporlarını gecenin ilerlemiş  saatinde inceledi. Raporları genelde iç açıcı bulmadı.

6 Mart 1915 günü Cevat Paşa Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'le  Nazmi Bye2i makamına çağırdı. Onlardan 7/8 Mart gecesi depolarda mevcut olan 26 mayının Anadolu Yakasında ki Kumbağı burnu ile Rumeli yakasında Soğanlıdere Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye 13 erli iki sıra halinde döşenecek şekilde bir planın yapılmasını istedi.

7/8 Mart 1915 gecesi herşey hazırlanmış, fedakâr askerimiz akşam yemeğini yemiş, Çimenlik Kalesi'nde ki Fatih Camii'nde yatsı namazını toplu halde kılmışlardı.

Nusret Mayın gemisi, tarihi görevi yapmaya hazırdı.

Zifiri karanlık bir havada, gemi, ağır yolla deniz üzerinde yol alırken, Yüzbaşı Hakkı zaman zaman denizin derinliklerini iskandil ettiriyordu. Gemi çizilen rotayı takiple istenilen noktaya gelince; Anadolu yakasından Rumeli yakasına iki sıra halinde halis muhlis 26 Türk mayını tekbir ile denize indirilmiş ve Allah'ın yüce emanetine bırakılmıştı. Daha evvelce, Boğaz’a döşenmiş olan 377 Alman mayınının arasından hiç bir zayiata uğramadan Marmara'ya geçen İngiliz ve Fransız denizaltıları, Yeşilköy sahillerine kadar gelebilmiş ve bu arada, Marmara Deniz’inde, birçok Türk gemisini de batırmıştı.

Biz bu konuda kısa açıklamayı yaptıktan sonra, Boğaz’a döşenmiş mayınların ne dereceye kadar sağlıklı bir silah olduğunu belirtmiş olduk.

Düşmanın 1914 de başlattığı savaş Boğaz'a sanki cehennemi taşıdı. Gemilerin saldırılarının tarihleri birbirini kovalamış, geceler gündüzü, gündüzler akşamlara dönmüş, Ama düşman saldırısından bir türlü vazgeçmemişti.

18 Mart 1915

Gün henüz ağarmamıştı. Boğaz’ın çevresinde bulunan istihkâmlarda sessizlik hüküm sürüyordu. Bu arada Anadolu Hamidiye tabyasından ilahi bir ses duyuldu. Yozgatlı Hafız Salih; başını hafifçe yukarıya kaldırmış, elini yanağına dayamış, bir duyanın  bir daha asla unutamayacağı tatlı bir sesle ezanı saba makamında okuyordu:

"Allahü ekber, Allahü ekber!"

Tabyadakiler daldığı derin sessizlikten uyandı. Yavaş yavaş kapılar açıldı. Temiz, sakin, vakur yüzlü erler, ezanı, getirdikleri kelime_i şahadetle tamamlamışlardı.

İşte burada, o okunan ezanla İlahi sesin getirdiği İlham Mehmet Akif'in o temiz ruhu ile hemdem oluyordu.

"Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli,
Değmesin ma'bedimin göğsüne na_mahrem eli,
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli"

Bugün hava açık, parlak bir ilkbahar, gökyüzü bulutsuz, hatta biraz da sıcak denecek derecede uygun durumda idi.

Denilebilir ki güneş bile bugün, Dünya Tarihi'nde en büyük bir Zafer’i kazanacağını müjdeleyen bir yüzle doğmuştu.

Bu büyük deniz saldırısı günü, sabahın erken saatinde, bir keşif uçağımız düşman donanmasının durumunu anlamak üzere havalanarak Boğaz'dan dışarı çıktı.

Bozcaada dolaylarında bulunan Fransız zırhlılarının pruva hattı üzerinde, İngiliz zırhlılarının peşi sıra gelmeye başladıklarını gördü. Uçağımız keşfini güzelce yaptıktan sonra, Çanakkale’ye dönerek düşmanın gelmekte olduğunu haberini komutanlığa bildirdi. Komutanlık bu haberi bütün bataryalara yayarak harbe hazır bulunmalarını emretti.

Bugün savaş vardı. Askerler sevinçteydi, abdest alıyorlar, töğbe istiğfar ediyorlar, hellallaşıp kucaklaşıyorlardı. Her biri bu savaşın ya gazileri, ya şehitleri olacaklardı.

Saat 10.30 da önde Triumi zırhlısı, ondan sonra da Agamemnon, Lord Nelson ,Kuin Elizabeth Enfleksibl,Prens Jorj zırhlıları, bunları takip eden 5 torpido muhibi pruva hattı üzerinde Boğaz'ın içine doğru ilerlemeğe başlamışlardı.

18 Marttan önce, düşman donanması her Boğaz'a girdikçe yaptıkları gibi bu seferde yine , düşmüş olmalarına rağmen Medhal istihkamlarımıza 5-10 mermi savurdular. Savaş artık başlamıştı.

İlk savaşı açan Triumi oldu. Anadolu obüs bataryalarını ve Dardanos'u ateş altına aldı. Prens Jorj Tenger bataryaları ve Mesudiye 'yi Lord Nelson,Ağamemnon ve Enfleksibi Namazgah ve Rumeli Mecidiyesi 'ni Kuin Elizabeth Anadolu Hamdiyesi ile Çimenlik'i ateşe tuttular. Bu ateşe karşılık hiçbir bataryamız karşı koymamıştı.

Fransız zırhlılarından Şarlman ,sufren,Buve ve Goluva; anadolu kıyısını kovalayarak İngiliz zırhlılarını takviye ettiler.

Artık savaş gittikçe savaş kızışıyor, harp alanları ateşten bir tufan haline dönüşüyordu.

Bataryalarımız ateşe başlamıştı. Fakat, düşman zırhlılarını delik deşik edecek ,onları batıracak güçlü mermilerimiz yoktu.

Saat 12.20 e doğru Fransız zırhlısı Buve toplarımızın isabetli atışları sonucu bir yara almıştı. Buve korkunç ateşini kesmiş,kendisini kurtarmak ,boğazdan dışarıya kaçmak üzere geri dönüşü yaparken 7 Mart gecesi döşenen kutsal Türk Mayınlarının birine çarptı. Birkaç saniye içinde bütün gövdesi denize yattı ve önce baş taraf, sonra da gövdesi kaybolup gitti.

Bu kargaşa içinde Sufren ve Şarlman zırhlıları da kutsal mayınların içinde perişan idiler.Goluva da kutsal mayına çarpmış, başı aşağıda Tavşan Adası'na kadar gidebildikten sonra kendini karaya oturtmuştu.

Artık birbiri ardınca fevkalade durumlara şahit oluyoruz. Gemiler kelebek gibi daima kutsal mayınlara koşuyor, ardından korkunç akıbetlerine uğruyorlardı. Kutsal mayınlar görevlerini Allah'ın hikmeti ile gerçekleştiriyorlardı.

Fransız gemilerinin perişan hali, 18 Mart zaferinin bir başlangıcı ve harp tarihimizin bir dönüm noktası oldu.

Saat 14.00 Fransız gemilerinin yerine İngiliz gemileri geçti ve aynı saate Dardanos bataryası tam bir isabetle savaş dışı kaldı.

Saat 15.00 de İrrezisibtl zırhlısı isabet aldı, müteakiben Enfleksibl kruvazörü kutsal bir mayın çarparak ağır yaralı bir halde harp alanından çekildi.

Daha sonra, İrrezisibtl kutsal mayınla kucaklaştı.Oşin zırhlısı bu gemiyi kurtarayım derken ;mayına çarptı...Bu arada iki torpido muhribi de kutsal mayınlarının hışmına uğramıştı.

Gün batarken  İrzisbitl, Akyarlar hizasında, Oşin de Trova önlerinde Boğaz önlerinde Boğaz sularına gömülüp gittiler.

Boğaz'ın iki yanı tam bir cehennem olmuştu. Topların  bitmez tükenmez gürlemeleri içinde, tabyalara düşen mermiler, ince bir toz tabakasını havaya kaldırıyor, rüzgarın tesiriyle Boğaz'a çökmüş bir bulut gibi uzayıp gidiyordu.

Vakit ikindiye dönerken, düşman gemilerinin hücum gücü kırılmış; batanlar batmış, sağ kalanlar geriye çekiliyordu.

Savaş sonrası ,hiç bir batarya kumandanı ,4-5 adet mayın tarama gemisi dışında "Şu gemiyi ben batırdım." diyememiş ve daima kutsal mayınlardan söz açılmıştı.

Savaşı idare eden, Cevat Paşa 'nın keramet ehli gibi, deniz’de 377 mayın dururken, bir avuççuk 26 mayını genel taarruzdan evvel Boğaz'ın sularına döşemesi, büyük bir keramet değil midir?

Her oluşun bir sebebi bulunduğu gerçektir. Yeryüzünde sebepsiz hiç bir oluş yoktur. Dünya ne kadar maddi yöne kayarsa kaysın, biz yine de manevi bir atmosferin varlığına muhtacız. Doğrusu da bu değil midir?

Cevat Paşa 'nın velayetteki yüceliği, kerametteki kemalini anlamak ve ondan hükümler çıkarmak bilgin kişilerin karıdır. Bize, burada fazla kelamdan ziyade, susmak düşer.

Kim ne derse desin ,bu savaşı,nasıl anlatırsa anlatsınlar,öyle desinler;böyle desinler.Halkın ağzına kilit vuramazlar ya!...

İşte bir mühür gibi Çanakkale'nin bağrına damgalanmış olan ve halkın muhayyilesinde böyle yer eden Cevat Paşa, Çanakkalelilerin gönlünde taht kurmuş, onun unutulmazlar arasında kalmasını sağlamak ve yeni nesillere adını öğretmek için, bir mahalleye adı verilmiştir.

"Allah vatanı ve dini uğruna himmet gösterenleri armağansız bırakmaz!"

Bu anlatılanlar günümüzde herhalde Irak'ta koca ülkeyi 20 günde ABD kuvvetlerine teslim edenlere birşeyler anlatır!...

Çanakkale savaşları ve menkıbeler Mehmet İhsan Gençcan 1994


 

Deli Aslan nam adına içerim

1588 de bir Avusturya elçisi Edirne'ye gelmişti. Devlet ricali tarafından elçinin şerefine bir ziyafet verildi. Ziyafette elçi su bardağını kaldırıp:

-Bunu kimin için içerim bilir misiniz? Bunu Cezar'da ve Hünkar'da  akranı bulunmayan, kılıcı üstüne kılıç olmayan vardığı yere mutlaka muvaffak olan yiğit Frans Uram'ın aşkına içerim,der.Bizimkiler buna verecek cevap bulamamış başlarını yere eğmişken Resiülküttab muavini Ali Ağa sofranın öbür ucundan bardağını kaldırıp:

-Baka elçi bey dedi. Bende bunu kimin için içerim bilir misin.. Senin Frans Uram dediğin kimse Şebeş palangası altına geldikte küçük bir müsademeden sonra geri dönüp kaçarken ,onu arkasından kovalayan ,fakat yetişemeyip bir ok atarak, hâsaki bilmem neresini eğerinin arka başına mıhlayan, Deli Aslan nam bahadırın aşkına içerim

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi Tahsin Ünal

  


 

Erlik mi sayarsız?

Kanuni,1532 de Alman seferine çıkmadan Ferdinand'a gönderdiği bir mektubunda, onu bir meydan muharebesine davet ediyor ve:

"-Hayli zamandır erlik davasın edip merdi meydanım dersiz. Bir kaç kerre üzerinize vardım.Mülkünüzü dilediğim gibi tasarruf ettim. Ne senin nede kardeşin Şarl'ın nam-u nişaneniz göremedim. Avretinizden ve askerlerinizden utanmazmısız?...

Beç sahrasına gel de Allah'ın takdiri ne ise yerin bulsun. Saltanatı üleşelim... Üleşelim de reaya ve fukara taifesi de rahat ve asude bir hayata kavuşsun. Yoksa, meydanı gazayı aslandan boş buldukta ,tilki gibi şikara çıkmayı erlik mi sayarsız?..Bu seferde karşımıza çıkmazsaz , bari erlik davasının dile getirip dilinize almayasız. Avretliği ve tilkiliği kabul edip bir köşeye çekilesiz." diyordu.

Bu meydan okumaya rağmen Ferdinand hiç bir zaman Kanuni'nin karşısına çıkmamış ve onunla bir meydan muharebesi yapmamıştır. Osmanlı Ordusu gelirken, o Almanya içine çekilmiş, dönerken Osmanlı Ordusu'nun peşine takılarak hem kaybettiği yerleri kolayca almış, hem de  üssünden uzak diyarlarda, düşman arayan Osmanlı ordusunu yıpratmıştır.

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi -Tahsin Ünal- sahife 95

Kanije zaferinden sonra Padişah tarafından Tiryaki Hasan Paşa' ya Üç Hil'at murassa bir kılıç ve üç tane de at hediye edilmişti ayrıca birde tebrik ve teşekkür name yazılmıştı.

Paşa: maiyetinde bulunan Faizi Çelebi ye Padişahtan gelen teşekkür name yi okumasını söyleyip Faizi   Çelebi okudukça da Hüngür hüngür ağlar, Faizi:

"-Ne var, ne oldu? Neden ağlarsız Paşam."

"-Ben ağlamayayım da kimler ağlasın, oğlum. Ettiğimiz küçücük bir hizmete karşılık bize padişah, vezirlik vermiş. Padişah mektubu yazılmış. Devletin vezirliği benim gibi kocalaşmışlara verilir, padişah mektubu küçük hizmetlere yazılır oldu da ona ağlarım oğul,"diye cevap vermiştir. Koca Hasan Paşa bir de bugün yapılanları görseydi acaba ne düşünürdü.

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi -Tahsin Ünal

Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa!

Sultan II. Murat zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip padişahlar saraylarda gönlünce harcama yapmazlar ve onlar da harplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Halktan vergi toplayıp saray erkânı için harcanmazdı. Hal böyle olunca, padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu.

Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murat’ın, Çandarlı Halil Paşa'dan borç para istediğini görüp:

— Sultanım, padişahların vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın, dedi.

Fazlullah Paşa'yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri:

— Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın? Diye sordu. Fazlullah Paşa:

— Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür, dedi. Sultan Murad:

—; Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim ve askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz. Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkânı var mıdır? Diyerek Fazlullah Paşa'nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa'dan bir miktar borç alarak idare etti ve sonra ödedi.

Osmanlılarda fazilet mücadelesi Tahsin Ünal

1539 tarihinde Paolo Giovio "Turcicarum Perum Commentarius"adlı eserinde şöyle diyordu:

"Osmanlıların o kadar asil ve ciddi bir askeri disiplinleri var ki, eski Yunan ve Roma sisteminin de kat kat üstündedir."

Buna karşılık, Fransız diplomatı Phlippe   de Fresne'e tesir eden Osmanlı mülkiye idaresinin vasıfları olmuştur. Bu diplomat 1573 tarihinde yayınlanan kitabında Sultan hakkında görüşlerini şöyle belirtmektedir:

"Sultan, örf ve adet, din ve dil bakımından bu kadar çeşitli halkları o şekilde idare ediyor ki, bunlar sanki bir tek şehrin insanlarıdır; her tarafta hüküm süren sulh ve itaat öylesine esaslıdır."

Jean Bodin ise Türklerin en çok hayranlık ve saygı uyandıran hususiyetlerinin müsamahakârlıkları olduğu kanaatindeydi:

"Avrupa'nın büyük bir kısmına hâkim olan Türk Padişahı, bu dünyadaki herhangi bir kral gibi, kendi dini akidelerini korumaktadır. Bununla beraber kimseyi zorlamamakta, aksine herkesin vicdanının emrettiği şekilde yaşamasına izin vermektedir."

Bu medih ve hayranlıklarda yer yer yanılmalar mevcut olabilir. Bununla beraber, isterik bir anlayışı reddettikleri ve gerçeği vermeğe çalıştıkları gözden uzak tutulmamalıdır. Neresinden alınırsa alınsın, bu görüşler Osmanlı sosyal hayatını kavramağa çalışan makul ölçülerden ayrılmamak bakımından gerçekliği temsil eden gayretlerin mahsulleridir.

Osmanlı İmparatorluğu hakkında yazılan ilmi yazıların miktarı gittikçe artıyordu.16.asır Avrupalıları, Yenidünya hakkında yazılan benzer eserlerden ziyade bu mevzu ile alakadardılar ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi sahibi olmağa son derece hevesliydiler. Sadece Fransa'da 1480 ile   1600 yılları arasında Türkiye hakkında 80 den fazla kitap basılmıştır. Buna karşılık Amerika hakkında yazılmış kitapların sayısı 40 ı geçmiyordu. Bu devir Avrupa edebiyatında rastlanan bazı eserler cidden yüksek vasıflara haizdi.

Avrupa da Osmanlı tesirleri Prof.poul Coles


 

Valide yağmurun altında niye bekliyorsun?

Sene 1915 Sonbaharın serin ve yağışlı günlerinden biri l.Dünya harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri şehit oluyor bini yetişiyor. Cepheye durmadan takviye gidiyor. İşte o kuvvetlerden biri Bilecik İstasyonu'nda beklemektedir.

Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası orada duruyor. Buna  yanaşan bir Türk subayı ile arasında şu konuşma geçiyor.

-Valide yağmurun altında niye bekliyorsun? Anadolu’nun vefakâr ve sabırlı anası şöyle cevap verir:

-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim.

-Oğlun kimdir? Nerelidir?

-Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin.

-Onu görmek ister misin? Çağırayım mı?

-Sana dua ederim oğlum. Ona söyleyecek tek bir sözüm daha var. Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana, bir daha şöyle der:

-"Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke' de, Ağabeylerin Çanakkale'de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!.. Yolun Şıpka'ya uğrarsa, dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin!...


 

Yabancı gözüyle Osmanlı ordusu


Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint’in elçisi olarak 7 yıl boyunca İstanbul’da görev yapan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Osmanlı Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatmaktadır:

"Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor.

Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye’yi tehdit etmese, Avrupa’nın işi çoktan bitmiş olacaktı.

On binlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.

Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü.

Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu servet ve ihtişam içinde herkes mütevazı idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.

Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler sonsuzdur."

http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10151912522703677&set=a.10151235986623677.555972.9004983676&type=1&theater alınmıştır


.....

..

....

lütfen paylaşalım