foto1
Okul yolu bir Eğitim ve Öğretim Sitesidir
foto1
Öğretmen anıları şiirleri fıkraları planları soru bankası
foto1
İdare gerekli dokuman mevzuat yönetmelik genelge
foto1
Eğitim haberleri belgeselleri videoları filmleri
foto1
Dünyamız ve çevre bilim araştırma
emeklilik işlemleri mevzuat gün ve haftalar anı şiir dokuman belge form rehberlik plan atasözü deyim fıkra biyografi denetim efsaneler dünyanın yedi harikası eski Türk sanatları idareci görev dağılımı çocuk oyunları zümre eba sivil savunma yangın korunma atamalar öğretmen kılavuz ders kitapları hem görev dağılımı öğretmen program nöbet çizelgesi çalışma programı arşiv evrakları osym yok duyuru trafik Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrenciler için Bir Eğitim ve öğretim sitesi

.

 

....

 

webservis

site ekle site ekle  

Buyurun cenaze namazına

Osmanlı Padişahı dördüncü Murat (1623-1640), kıyafet değiştirerek, halk arasında dolaşmaktan çok hoşlanırmış. Bir gün yine esnaf kılığında gezerken, Üsküdar'dan bir kayığa binmiş. Kayıkçı yanına bir müşteri daha almış, boğaza açılmışlar. Denizin ortasında Murat, yanında oturan müşteriye sormuş:

—Senin adın ne?

— Bana Üsküdarlı remmal Ahmed Ağa derler.

Padişahın merakı artmış. Tekrar sormuş:

 

—Ne iş yaparsın?

Adam, -sakin cevap vermiş:

—Remil atarak gaipten haber veririm.

— Peki, bir remil at da görelim. Meselâ şu anda Sultan Murad nerededir?

Adam, karşısındaki meraklı kişinin yüzüne şöyle bir bakmış, hatırını kırmak istememiş, remilini atmış.

—Deniz üstünde görünüyor.

— Bir remil daha at bakalım. Bize yakın mı, uzak mı?

Adam, remilini tekrar atar atmaz gözleri parlamış:

—Sultan Murad bizimle beraber. Ben remmal Ahmed olduğuma göre, devletli Hünkâr da sizsiniz.

— Aferin, hüner sahibi adammışsın. Yalnız, bir remil daha at bakalım. Şimdi ben İstanbul'un hangi kapısından gireceğim. Bilirsen seni ihya ederim. Bilemezsen.

Remilci, remilini dökmüş. Dökmüş ama bu sefer söylememiş. Bir kâğıda yazıp Padişaha uzatmış:

—Bir şartla Sultanım. Bu kâğıdı kapıdan geçtikten sonra okumanızı dilerim. Demiş. Sultan Murad kâğıdı cebine yerleştirerek, kayıkçıya sahile çekmesini söylemiş. Karşısına gelen sur bedeninde nöbet tutan dizdarlardan birine:

- Ben Padişahım. Tez buradan bir kapı açın, şehre gireceğim.

Padişah fermanı bu. Derhal duvarı yıkarak bir kapı açmışlar. Padişah şehre girmiş ve cebinden remmalın yazdığı kâğıdı çıkarmış. Kâğıtta şunlar yazılı imiş: "Devleti Hünkârım Yeni kapınız mübarek olsun.".

O günden bu güne İstanbul'un o semtinin adı Yenikapı semtidir...


 

Behiç KILIÇ - haber365.com

Pazar hoşluğu olsun, tarihten bir yaprak sunalım..

Sivas) vilâyetinin (Divriği) kazasında, (Anzagar) isminde bir köy vardır.

(Gani Baba) isminde âlim ve fazıl bir zat, bir Bektaşi tekkesi açmıştı ve başına, kalabalık "bir' (muhip)'  kütlesi toplanmıştı.

Gani Babanın şöhreti günden güne etrafa yayılıyordu. O nispette de muhiplerinin adedi  arttıkça artıyordu. Hatta Sarı Çiçek yaylasının en ücra köşelerine çekilip Derebeyi saltanatı süren aşiret reisleri bile ona karşı büyük bir hürmet besliyorlar, vakit vakit ziyaretine geliyorlardı.

Arapkir civarında, Maraş yakınlarına kadar yayılmış meşhur (Atma) aşiretinin reisi (Battal Bey) isminde bir zat vardı. Bu zat da Gani Babanın kerametine inananlardandı.

Günün birinde, Battal Beyin koyun sürülerini bekleyen koca çoban  köpeklerinden biri hastalandı. Yapılan ilâçlar fayda etmedi. Battal Bey son derecede müteessir bir halde düşünürken, birdenbire aklına (Gani Baba) geldi. Derhal hasta köpeği bir hayvanın sırtına yüklettirdi. Yanına semiz bir koyun katarak adamlarına, teslim etti.

Bunları, Baba erenlere götürün. Köpeğe, bir muska versin. Koyunu da kessin, afiyetle yesin. Bedi.


Battal Beyin adamları, köpekle koyunu tekkeye götürdüler. Gani Babaya teslim ettiler. Battal Beyin söylediklerini de söylediler.

Gani Baba, oturdu. Hemen bir muska yazdı. Köpeğin boynuna taktı. Hasta hayvanı tekrar Battal Beye yolladı.

Aradan birkaç gün geçti. Köpek tamamen iyileşti. Battal Beyin de artık keyfi yerine geldi,

Bu mesele derhal etrafa yayılmaya başladı ve Divriği kasabasında fena akisler yaptı.

Divriği kadısı bu meseleyi duyar duymaz fena halde hiddetlendi.

-Vay, zındık herif... Köpeğin boynuna muska asmış ha?... Bu dinsiz Bektaşi’nin katli |vaciptir.

Diye, bağırıp çağırmaya başladı.

Kadı’nın  taassup damarları o kadar galeyana geldi ki, dayanamadı. Hemen kâğıt kaleme sarılarak:

(Burada, Gani Baba isminde bir zındık ve mülâhhid türemiştir. (Kur’an’ı Mübin) in ayetlerinden muskalar yazıp, köpeklerin boyunlarına takıyor... Bundan dolayı halk heyecan içindedir. Bu herifin derhal şer'an icabına bakılmazsa, çok fena neticeler husule gelecektir..) diye bir resmi tahrirat yazdı. İstanbul’a Şeyhülislam’a yolladı.. O tarihte Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi idi. Bu zat da fena halde hiddetlendi..

Derhal Gani Baba’nın katline fetva vermek istedi. Fakat Sultan Hamid’in de iradesini almak için Divriği Kadısının tahriratını Mabeyin Başkatibine götürdü..

Sultan Hamid, Kadı’nın tahriratını gözden geçirdi buna bir anlam veremedi..


-Derhal bir heyet gitsin. Bu meseleyi tahkik etsin. Eğer Divriği Kadısının sözleri doğruysa O Bektaşi Babası muhafaza altında İstanbul’a getirilsin..

Diye irad eyledi…

Saray adamlarından, Babıali erkânından ve Şeyhülislam tarafından intihap edilen ulemadan mürekkep bir heyet seçildi. Divriği’ye tahkikata gönderildi..

Divriği Kadısı yana yakıla meseleyi anlattı..

-Daha yeni kontrol ettirdim, muska hala köpeğin boynundaymış

Dedi..

Heyet tarafından Battal Bey’in köyüne zaptiyeler gönderildi..

Köpek getirildi. Muska hakikaten köpeğin boynundaydı..

Derhal, kaymakamın odasında bir meclis kuruldu. Evvelâ, Divriği kadısı tarafından bildirilen muskanın, köpeğin boynunda asılı olduğuna dair bir zabıt tutuldu. Sonra, büyük merak ve heyecanla açılan muska, okundu. Köpeğin boynundan çıkarılan kâğıtta, şu satırla bulunuyordu: ..

Tamah ettim, etine.

Muska verdim itine.

Tutarsa da s….me

Tutmasa da s….me..,

Kadı, fena halde bozuldu... Birkaç saniye evvel, hiddetli bir galeyanla sinirlerin gerilini olduğu oda, şimdi kahkahalarla dolmuştu. '

Mesele, heyet reisinin pek hoşuna gitti. İstanbul’a kadar avdeti beklemeyerek; neticeyi telgrafla derhal Sultan Hamide bildirdi... Ertesi gün saraydan, şu cevap geldi:

(Gani Babayı korkutmadan, incitmeden, İstanbul’a getiriniz.)

 


 

Siz uyurken...   Bekir Coşkun

02 Temmuz 2009 09:35

DÜN gece siz yatağınızda uyurken, dünya saatte 110 bin kilometre hızla yol aldı.

Gemiler geçti Boğaziçi’nden.

Bebeği oldu Tokat’ın köyünden Bergül’ ün.

Siz uyurken...

Afrika’da otuz yedi çocuğu öldürdüler gerillalar.

Yeryüzünde tam 500 milyon çift sevişti.

Ve 165 bin insan öldü dün gece.

Yarısı gençti...

Sancıları tuttu yoğun bakımdaki hastaların.

Dün gece ne çok şey oldu bilemezsiniz...

Siz uyurken...



Siz uyurken fareleri kovaladı kediler.

Turna sürüleri geçti çatıların üzerinden.

Tırtıllar erikleri yediler.

Teröristler sine sine karlı dağlardan inip mayınlarını döşediler geçitlere.

Asker annelerinin gözüne uyku girmedi yine dün gece...


Siz uyurken ne çok şey olur.

Çocuklarımızın marşlarını aldılar ellerinden, zafer türkülerimiz anlamsızlaştı.

Çağdaşlığa dönük yolumuz...

Devrimlerimiz...

Geleceğimizi kaybettik; siz uyurken...

Rüyalarımız vardı; medeni, güçlü, özgür, aydınlık, demokrat, mutlu bir ülkenin yüzü gülen insanları olmanın o hoş rüyası...

Oysa kâbuslar var gecelerimizde...

Şaşkın-umutsuz gençlerimiz yine gizli gizli ağladılar... İşsiz babaların gözüne uyku girmedi... Çocuklarına güzel bir dünya isteyen o yürekli çağdaş kadınlarımız endişeliydi yine dün gece...

(.......)

Tuzakları gece kurarlar...

Hesaplar, sinsi planlar...

Pusular...

Ve nasıl olduysa, devrimlerimizi savunmak birer suçmuş gibi yapışır oldu yakamıza...

Aydınlığımızı aldılar elimizden.

Siz uyurken...

 


 

Birinci ders.
-----------------------------
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim
ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen
hademe kadının ilk adı nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen
Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde
falan olmalıydı. Ama adını nereden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kâğıdı teslim ettim.


Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dâhil olup
olmadığını sordu.


"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin
ilginiz ve dikkatinizi hakke den insanlar bunlar. Onlara sadece
gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile.."


Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.

O hademenin adını da.. Dorothy  idi.


İkinci  ders.. Yağmurda otostop!..
----------------------------------------
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.
Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına
bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi Verdim.
Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon
indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Gecen gece
otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece
elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra
son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden
sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi
kutsasın!..
En iyi dileklerimle,
Bayan Nat King Cole."


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Üçüncü ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın..
----------------------------------------------------------
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yasında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu:
"Cukulatalı pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla.. Dükkânda yığınla müşteri
vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne
kadar vakit geçirebilirdi ki..
Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim
lütfen" dedi.
kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız
masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. masayı
sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında
çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Dördüncü  ders.. Yolumuzdaki engeller..
---------------------------------------------
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir
kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler
olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi
kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle
eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz
tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına
sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun
kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki,
kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın
doluydu.
Bir de kralın notu vardı içinde..
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
"Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Beşinci  ders.. önemli olan vermektir..
---------------------------------------------
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.
Tek yaşam şansı beş yasındaki kardeşinden acil kan nakli idi.
Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevî şekilde kurtulmuş ve kanında
o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu
beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip veremeyeceğini
sordu.


Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer
kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu.


Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük
çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:


"Hemen mi öleceğim?.."


Küçük doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
öleceğini sanmıştı.

 


 

Sarhoş insanın yapabileceği 9 şey!

Hem de en delice olanları...

Dünyada binlerce insanın küresel ekonomik kriz dolayısıyla işini kaybettiği bir zamanda aşırı alkol tüketimi de hızla artıyor. Araştırmalar, alkol tüketimi ile trafik kazaları, çeşitli suçlar ve sağlıkla ilgili davalar arasında güçlü bir bağ olduğunu ortaya koyuyor.

Hemen hepimizin bildiği bu gerçek, 'purpleslinky' adlı internet sitesinde farklı bir yönden ele alınmış ve aşırı alkolden sarhoş olmuş bir kişinin yapabileceği en delice 9 hareket şöyle sıralanmış:

-Sebepsiz yere ağlar: Aşırı alkol alan birçok kişi sebepsiz yere ağlamaya başlayacaktır. Sarhoş kişi kendini kontrol edemez hale gelir ve ya kendini çok güçlü hissedip delilik yapmaya kalkışır ya da güçsüz hissettiğinden ağlamaya başlar.
-Etraftakilere bolca tavsiye verir: Sarhoş adam özellikle aile, dostlar, ekonomi, aşk gibi birçok konuda aniden profesyonel danışman olur ve etrafındakilere tavsiyeler dağıtır.
-Şarkı söyler: Alkolün etkisiyle duygularını içinde tutamaz olur, utanma duygusu kalkar ve kimseden çekinmeden 'karga sesli' de olsa şarkılar söyler.

g


-Eski eş ya da arkadaşını manasızca arar ya da mesaj çeker: Bunun sebebi yine kendini kontrol edememekten kaynaklanır ve içinde ne varsa sonucunu düşünmeden döker.
-Kolayca aşık olur: Utanma duygusu kalktığından çabuk arkadaşlık kurar, hislerini kontrol altına alamaz ve yanlış mecralara sürüklenir.
-Tuvalet pisuvarını yastık yapar: Alkol, merkezi sinir sistemini baskı altına alır, hafıza, duyum, uyku ve karar verme mekanizmasını köreltir ve aşırı alkolün verdiği güçsüzlük sonucu sarhoş kişi tuvalette dahi uyur kalır.
-Aşırı para harcar: Sarhoş adam asıl harcaması gereken yerleri unutarak içkiye parasını yatırır.
-Sırlarını döker: İçkinin etkisiyle tanıştığı yeni insana hayat hikayesini sonradan pişman olacağını düşünmeden anlatır.
-'Artık içmeyeceğim' der. İçki kadehini elinden bırakmadan tekrar tekrar 'Artık içmeyeceğim' der ve geçersiz sözler verir.
Alkolün uzun vadedeki etkileri arasında beyin hücrelerine verilen zarar, mide ve ince bağırsak hastalıkları, pankreas bozuklukları, kalp arızaları ve yüksek tansiyon gibi onlarca hastalık sayılıyor.

Cihan haber Turk ten alınmıştır


 

Üniversite Yemekhanesine Giren Bir Öğrenci Tüm Yerler Dolu Olduğundan Gidip Üniversite Profesörünün Oturduğu Masaya Oturmuş. Profesör Kaşlarını Çatarak:

-"Öküzler Ve Kuşlar Aynı Masada Oturamaz! "Öğrenci:

-"O Zaman Ben Uçuyorum..." Profesör Cevaba Çok Sinirlenmiş, Sınavda Öğrenciye Takmış Ve Sınavının Başarısız Geçmesi İçin Elinden Geleni Yapmış.

Yalnız Sınavda Öğrenci Tüm Soruları Mükemmel Bir Şekilde Cevaplamış. Profesör Öğrenciye:

-"Sana Son Bir Soru Soracağım"

-"Yolda Yürürken İki Torba Bulduğunu Hayal Et, Birinde Akıl Var, Diğerinde İse Para Var. Hangi Çuvalı Alırsın?" Öğrenci:

-"Para Olan Çuvalı Seçerdim..." Profesör:

-"Ben Akıl Olan Çuvalı Seçerdim... Öğrenci:

-"Normal! Kimde Ne Eksikse Onu Seçer..." Profesör Çok Sinirlenmiş, Öğrencinin Not Defterini Alıp İçine "Öküz" Yazmış. Öğrenci Nota Bakmadan Odadan Çıkmış. Bir Dakika Sonra Öğrenci Kapıyı Aralamış:

-"Sayın Profesör, İmzanızı Atmışsınız, Fakat Notumu Yazmayı Unutmuşsunuz."

 


 

 

SİGARANIN DAYANILMAZ FAYDALARI

SİGARA İÇENİ KÖPEK ISIRMAZ!...
ÇÜNKÜ YANINDA BASTON TAŞIR!...

EVİNE HIRSIZ GİRMEZ!...
ÇÜNKÜ SABAHLARA KADAR ÖKSÜRÜR.

ÜZERİNE SİNEK KONMAZ.
ÇÜNKÜ BURAM BURAM SİGARA KOKAR!..

FAZLA YORULMAZ,
ÇÜNKÜ YORULUNCA TIKANACAĞINI BİLİR!...

YÜRÜMEK İÇİN FAZLA ZORLANAMZ.
ÇÜNKÜ TEKERLEKLİ İSKEMLEDE GEZDİRİLİR!...

İHTİYARLAMAZ
ÇÜNKÜ GENÇ YAŞLARADA SEVDİKLERİNE KAVUŞUR!...

SİGARA İÇENLERİN AYRICA,

YÜZLERİNE RENK GELİR,
ÇÜNKÜ DİŞLERİ ,CİLTLERİ VE BIYIKLARI SAPSARI OLUR!...

VÜCÜTLARI BİR KUŞ GİBİ HAFİFLER.
ÇÜNKÜ İLERİ DÖNEMDE GELİŞEN DOLAŞIM BOZUKLUĞU NEDENİYLE ÖNCE PARMAKLARI SONRA DA EL VE BACAKLARI BUDANIR!...

 


 

 

TEKEL RAKININ TÜRK TOPLUMU ÜZERİNDEKİ

ETKİLERİNİ ARAŞTIRDI

İLK DUBLE: İçilen birinci duble kişinin düşüncelerini berraklaştırır. Solunumu artırır, İkinci kadehi içme arzusunu artırır. Rakının ilk dublesi çok lezzetlidir...

İKİNCİ DUBLE: Yorgunluk hissi kaybolur, sohbet etmek ve hoşça vakit geçirmek arzusu başlar, genel bir memnunluk duygusu hâkim olur. Kişi bu durumda mutludur....

ÜÇÜNCÜ DUBLE: Sıkıntılar ve üzüntüler iyice kaybolur, hareketli bir kişilik ortaya çıkar. Genel olarak bütün içki içenlerin en hoşlandıkları ve zevk duydukları andır.

DÖDÜNCÜ DUBLE: Yüksek sesle, fakat peltek peltek konuşma başlar. Eller hafifçe titrer. Hareketlerde belirgin bir beceriksizlik görülür. Kişi sık sık "sarhoş değilim" der.

BEŞİNCİ DUBLE: Kişi dünyayı kendisinin yarattığını sanır. Hiç bir şey keyfini bozmaz. Çok cömerttir. Cinsel arzuları artar, ancak cinsel ilişkiye girerse bunu başaramaz.


 

Timur'a incir götür 

Hoca merhum, bahçesinden bir sepet ayva toplar ve Timur'un sarayına doğru gider. Yolda bir ahbabı ile karşılaşır ahbabı:

— Nereye böyle hoca efendi?   Hoca:

— Timur'u ziyarete gidiyorum,

— Timur ayvayı sevmez. O en çok inciri sever, sen ona pazardan bir sepet incir götür,

Hoca merhum adamın dediğini yaptı. Bir sepet incirle Timurlenk ‘in huzuruna çıktı. Timur, hoca merhumun incirlerini beğenmişti. Birini yiyor, birini ise karşısında oturan hoca merhumun yüzüne çalıyordu. Timur'un bu hareketine kızmayan hoca merhum, ellerini her incir gelişinde yüzüne sürüyor ve: "

— Ya Rabbi şükürler olsun sana!, diye dua ediyordu. Timur bunun sebebini sordu. Hoca merhum:

— Sultanım, ben size ayva getiriyordum. Ya bir de onlarla gelseydim şimdi benim yüzüm ne hale gelirdi. Yolda bana sizin ayva yemediğinizi söylediler de değiştirdim. Ayva ile huzurunuza gelmediğime şükrediyorum, dedi.


 

Ve hayatta her şeyin sebebi, aslında iki şeydir !!!...

Herşeye sebep olan "iki şey"!

İnsanı 2 şey öldürürmüş
1- Sevmediği insanın silahından gelen mermi
2- Sevdiği insandan gelmeyen ilgi

İki şey "Kalitesiz insan" ''ın özelliğidir:
1-Şikayetçilik
2-Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2-Karşısındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:
1-Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2-Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:
1-Demagoji (laf kalabalığı)
2-Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı "Nitelikli İnsan" yapar:
1-İradeye hakim olmak
2-Uyumlu olmak

İki şey "Ekstra Değer" katar:
1-Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2-Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek


İki şey geri bırakır:
1-Kararsızlık
2-Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar:
1-Nitelikli çevre
2-Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1-Baskın yeteneği bulmak
2-Sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:
1-Ustalardan ustalığı öğrenmek
2-Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1-Niyetin saf olması
2-Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1-Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2-Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla
yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller:
1-Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat, tefrit)
2-Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:
1-Tebessüm (gülümseme)
2-Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:
1-Anne
2-Baba

İki şey geri alınmaz:
1-Geçen zaman
2-Söylenen söz

İki şey gerçek sondur:
1-Cennet
2-Cehennem

İki şey ulaşmaya değerdir:
1-Sevgi
2-Bilgi


İki şey "hayatta önemli olan her şey" içindir:
1-Nefes alabilmek
2-Nefes verebilmek


 

Napolyon’un huzuruna çıkar

Napolyon tutsak olduğu hapishaneden kaçar ver elini Paris yolda kendisine eklenenlerle sayısı günden güne artar ve önüne çıkan orduları bir bir yenip Paris'e varmak üzeredir devlet erkânı bir çare aramaktadır. Sonunda bir köylü gelir ve ben Napolyon’u durdururum der herkes güler ama kaybedecek bir şeyleri de yoktur kendisine yetki verirler Napoleon'u karşılamak üzere yanına birkaç kişi alır ve Napoleon'un huzuruna çıkar.

Napoleon adamı görür görmez atından atlayıp selama durur bir şeyler aralarında fısılda şırlar sonrada Napoleon geri çekilir, herkesin ağzı açık kalmıştır. Tüm Fransa'yı titreten koca  Napoleon ne oldu da bir köylünün önünde selama durdu. Adamları dayanamaz ve sorarlar nedenini, Napoleon kıs kıs güler ve:

-Siz bilmezsiniz biz onula ne b.klar yedik, der kimse bir şey anlamaz ama üstelemezler de. Napoleon komutanken orduyu, nöbetçileri teftişe çıkar bakar ki nöbetçinin biri silahını bırakmış kendisi çalılıkların arkasında ihtiyaç görmektedir. Sinirlenir eline silahı alır ve askere dayar

-Çabuk ye onu yoksa ölürsün. Asker çaresiz midesi almasa da can korkusu mecburen pisliği yemeye başlar, ardından Napoleon "yeter" der bu kadar ders, silahı bırakır arkasını döner dönmez de asker silahı kapar ve Napoleon'a "kalanını da sen yiyeceksin" der,çok ciddidir. Napolyon çaresiz denileni yapar. Aradan yıllar geçmiştir. Napolyon'u durduran köylü bu askerdir.


 

Allah erkeği yarattı

Rivayet bu ya isteyen doğru desin isteyen yanlış. Fakat halk arasında anlatılan bir hikaye bu, Rivayete göre:


Allah eşeği yarattı ve ona dedi ki: Sen bir eşeksin. Sabahtan aksama kadar yorulmadan çalışacaksın ve ağır yükleri sırtında taşıyacaksın. Ot yiyeceksin, az akıllı olacaksın ve 50 yıl yasayacaksın. Eşek cevap verdi: 50 sene böyle bir hayat için çok çok fazla, lütfen bana 30 yıldan fazla verme! Ve böyle oldu... Sonra Allah köpeği yarattı ve ona dedi ki: Sen bir köpeksin. İnsanların mallarını koruyacaksın, onların en yakın dostu olacaksın. İnsanlardan geriye kalan artıkları yiyeceksin ve 25 yıl yasayacaksın. Köpek cevap verdi: Allah’ım, 25 yıl böyle yasamak çok fazla. Bana 10 yıl ver yeter! Ve böyle oldu... Daha sonra Allah maymunu yarattı ve ona dedi ki: Sen bir maymunsun. Ağaçtan ağaca salınacak ve bir aptal gibi davranacaksın. İnsanları eğlendireceksin ve 20 yıl yasayacaksın. Maymun cevap verdi : 20 sene dünyanın palyaçosu olarak yasamak çok fazla. Bana 10 seneden fazla verme! Ve böyle oldu... En sonunda Allah erkeği yarattı ve ona dedi ki: Sen erkeksin, dünyada yasayacak tek rasyonel düşünen canlı sen olacaksın. Diğer yaratılmışlara zekânı kullanarak hükmedeceksin. Dünyayı yöneteceksin ve 20 yıl yasayacaksın. Erkek cevap verdi: Allah’ım erkek olmak için 20 yıl yetmez. Lütfen bana eşekten artan 20 yılı, köpekten artan 15 yılı ve maymunun 10 yılını da ver... Allah bunu kabul etti ve erkek 20 yıl erkek olarak yasadı, sonra evlendi ve 20 sene eşek olarak sabahtan aksama kadar çalıştı ve ağır yükleri taşıdı. Sonra çocukları oldu ve 15 yıl köpek gibi yaşadı, evi korudu, aileden artanları yedi. Sonra ilerleyen yaşında 10 yıl maymun olarak yaşadı, aptal gibi davrandı ve torunlarını eğlendirdi. Bugüne kadar böyle geldi...


 

Usta ile şaşı

Ustası, bir şaşıya:

-Şu şişeyi bana ver, dedi.

Şaşı:

Orada iki tane şişe var, onlardan hangisini vereceğimi açıkça söyle, dedi.

Usta dedi ki:

-Orada iki şişe yok, şaşılığı bırak.

Şaşı:

-Usta beni paylama, iki şişe var, diye üsteledi.

Bunun üzerine usta:

-Öyleyse, o iki şişenin birini kır, dedi.

Çırak, birini kırınca, şişelerin ikisi de gözden kayboldu. Şişe bir taneydi, fakat şaşı çırağın gözüne iki görünüyordu. Bilinmeli ki hiddet ve arzu insanı şaşı yapar, doğru yoldan ayırır.

Mevlana'dan
Türk Edebiyatı dergisinden


 

Ne eşek herifmiş

Osmanlılarda ilk elçilikler 3.Selim zamanında ihdas edilmiş 1798 de Paris'e elçi olarak Seyit Ali Efendi atanmış. Fransa’nın Mısır'a çıkarma yapacağı söylentileri üzerine Padişah Paris Elçisine:

"-Tulon'da bir askeri hazırlığın yapılmakta olduğu, Hazırlığın Mısır'ı işgal etmek maksadıyla yapıldığı ihbar edilmekte olmağla, durumun tahkiki ile tarafı devletimize bildirilmesi. “hakkında bir emir yazıp gönderdi. Emri alan Ali Efendi harekete geçti. Fransa Hükümeti'nden Tulonda askeri bir hazırlığın olmadığını (!),olsa bile bunun Osmanlı memleketlerinden bir yere olmayacağını (!) öğrendi. Daha sonra her 10-15 günde bir aynı raporu İstanbul'a göndermeye başlar. Mısır Napolyon tarafından işgal edilmiş, aradan 18-20 gün geçmişti Hala Ali Efendi'den

"-Tulon'da askeri bir hazırlık yoktur. Olsa bile bunun hedefi memaliki Osmaniyye değüldür" diye raporlar geliyordu. Bu hale pek müteessir olan 3.Selim son gelen raporun kenarına "ne eşek herifmiş" diye not düşmüştü.

Osmanlılarda fazilet mücadelesi Tahsin Ünal


 

Sokrates bir ev yaptırmış

Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa;
Eş dost başlamış kusur bulmaya:
Kimi içini beğenmemiş:
Kızmayın ama demiş;
Şanınıza layık değil odaları.
Kimi cephesine çatmış:
Karşıdan görünüş berbatmış.
Hepsine göre de çok darmış bu ev.
Kim sığarmış bu kulübeye?
Koca Filozof: Ah, demiş, keşke bu evin
alabileceği kadar
Gerçek dostum olsa!
Sokrates'in sözü yerinde;
Bir ev dolusu gerçek dost nerede?
Sözde herkes dost, ama gel de inan.
Dosttan bol şey de yok dünyada,
Dosttan az şey de.

La Fontaine


 

Bir cumhuriyetçi

Cumhuriyetçi Parti Başkanı adayı Roosevelt seçim konuşması yapıyormuş. Bir seçmen de ha bire ona laf yetiştiriyormuş:

— Ben bir demokratım, beni kandıramazsın!..

— Neden demokratsın?

— Çünkü dedem demokrattı, babam demokrattı, ben de bir demokratım.

Roosevelt, "Bu herife iyi bir ders vereyim" diye düşünmüş ve sormuş:

— Arkadaş, diyelim ki büyük baban bir eşekti, baban bir eşekti, o zaman sen ne olursun?

Seçmen cevap vermiş:

— Bir cumhuriyetçi...

İsmail Özcan Espri ve fıkralarıyla ünlüler

Süleyman Nazif l. Dünya Harbi sıralarında geçim sıkıntısından kömür alışverişine başlar. Tanıdıklarından biri bunu duyunca yanına gider:

-Sen yıllarca valilik etmiş yüksek devlet memurluklarında bulunmuş, üstelik memleketin ünlü yazarlarından birisin. Böyle küçük işlerle uğraşmak sana yakışır mı?.. der.

Süleyman Nazif dostunun sorusunu şöyle cevaplar:

-Dostum bu savaştan hiçbirimizin yüz akıyla çıkacağımızı ummuyorum; Hiç olmazsa benimki kömür karası olsun!..


 

Sultan Murad Han o gün bir hoştur

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli giyinir. Sanki bir şeyler

Söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.

Görülen o ki padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar.

Sorarlar;

-Kimdir bu?

Ahali:

- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!..

- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı' nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar.

Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:

- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tabamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?

- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem.

Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.

Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...

Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı Noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı Bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir alemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal.

Hücceti İslam okurdum...

- Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki...

- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi.

Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- iste bu yüzden Nişancıya, Sofular’ a uzanırdı ya... Hatta bir gün;

- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...

- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa!

Sultan II. Murat zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip padişahlar saraylarda gönlünce harcama yapmazlar ve onlar da harplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Halktan vergi toplayıp saray erkânı için harcanmazdı. Hal böyle olunca, padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu.

Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murad'ın, Çandarlı Halil Paşa'dan borç para istediğini görüp:

— Sultanım, padişahların vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın, dedi.

Fazlullah Paşa'yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri:

— Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın? Diye sordu. Fazlullah Paşa:

— Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür, dedi. Sultan Murad:

—; Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim ve askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz. Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkânı var mıdır? Diyerek Fazlullah Paşa'nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa'dan bir miktar borç alarak idare etti ve sonra ödedi.


 

Ilım başka irfan başkadır

Birinci Dünya savası ve Milli Mücadeleden bu yana doğmuş, büyümüş, yasamış, az çok tahsil görmüş olup da "Milli Edebiyat" akımının öncüsü, Türk hikâyeciliğinin piri Ömer Seyfettin’in (1884-1920) bir kitabını, hiç değilse bir iki hikâyesini okumayan Türk insanı yok denecek kadar azdır. Ömer Seyfettin, başarılı hikâyeciliğinin yanı sıra, bazı konularda kuvvetli gözlemleri de olan bir Türk aydını idi. Onun bu gözlemlerinden biri de, Türk halkının okumamış bile olsa irfan sahibi olduğu, sağduyusu ile okumuşların bile kavrayamadığı bazı gerçekleri kavradığı yolundaydı. Ömer Seyfettin bunu anlatmak için, "Azizim, Türk halkı âlim değildir, ama ariftir." sözünü sık sık tekrarlarmış.

Ülkede birçok zorunlu ihtiyaç maddesi yüzünden sıkıntı çekildiği, bazılarının karneye bağlandığı, bazılarının ise temelli yok olduğu I. Dünya Savası sonrasında, Ömer Seyfettin Batı Anadolu vilayetlerinden birinde bir lisede Öğretmenmiş. Bir gün öğretmenler odasına müjdeli bir haberle girmiş:

— Arkadaşlar, gözünüz aydın, Avusturya, Türkiye’ye vagonlar dolusu seker gönderiyormuş!

Bunun üzerine bütün öğretmenler:

— Yaşasın, bundan sonra çayımızı, kahvemizi adam gibi içeceğiz, diye sevinç çığlıkları atmış.

Ömer Seyfettin bu sahnenin hemen arkasından okulun baş hademesini öğretmenler odasına çağırmış ve herkesin huzurunda ona da:

— Hasan Efendi, haberin var mı, Avusturya bize vagonlar dolusu şeker gönderiyormuş, demiş.

Hasan Efendi kendini toparlayıp terbiyeli bir eda ile cevap vermiş:

— İnanmayın beyim, palavradır bunlar, bu kıtlıkta Avusturya şeker bulsa kendi yer!

Hasan Efendinin bu tepkisi üzerine Ömer Seyfettin çığlık atmış. Ellerini çırparak şöyle demiş:

— Gördünüz mü arkadaşlar, ben boşuna demiyorum, "Türk halkı âlim değildir ama ariftir." diye. Ben bir yalan uydurdum

"Avusturya bize şeker gönderiyor" diye, siz okumuşlar hemen inandınız. Ama gördüğünüz gibi Hasan Efendi yutmadı. işte Türk halkı birçok gerçeği böyle sağduyusu ve irfanı ile keşfetmiştir.

İsmail Özcan Espri ve fıkralarıyla ünlüler


 

GÜNEŞİ SEYREDEN ADAM

Doğu'dandır kocaman güneşin her sabah yükselişi;

Yani, çocuğum, Batı'ya her ışık Doğu'dan gelir...

Konfüçyüs bunu böyle gördü, sen de öyle bil.

Ufacık bir adam, bir ikindi...

Ayakları, bastığı yerde; gövdesi uzar da uzar.

Doğum yeri, taa Doğu'nun altın ufkunda, lakin adam,

Batı'ya batan güneşe bakar mest, hayran!

Ne eski Hind gözündedir, ne eski Çin;

İnsan uzmanı, dev azmanıdır artık adam,

Güneşi seyrediyordur bir aynadan...

Sonra şaşkın, bakar ki uzayan gölgesidir,

Derken, Batı'da güneş batar, ne gölge kalır, ne adam !

Nevzat YALÇIN

 


 

Ne olmak istiyor

ABD Başbakanlarından James Garfield (.l. 1881) başkan olmadan önce bir kolejin müdürüymüş. Bir gün bir anne çocuğunu koleje yazdırırken bir ricada bulunmuş:

— Müdür Bey, dersleri biraz daha basitleştiremez misiniz? Benimki derslerin hepsini takip edemez. Koleji de bir an önce bitirmek istiyor.

Garfield cevap vermiş:

— Evet hanımefendi bu mümkündür. Önce çocuğunuzun ne olmak istediğini söyleyin. Malum ya Tanrı bir meşeyi yüz yılda yetiştirirken bir kabak için iki ayı yeterli görüyor.

İsmail Özcan Espri ve fıkralarıyla ünlüler

 


 

Fareler meydanı boş bulunca

Kediler İçin Kara Bir Gün

1300'lerde Avrupa 'Kara Ölüm' olarak bilinen veba salgını ilk olarak 1300'lerde Çin'de ortaya çıktı.

Kurbanların şikâyetleri ağrılar, ateş ve bulantıyla başlıyordu. İnsanların dirseklerinde ve kasıklarında mor kabarıklıklar oluşuyor ve kısa sürede yumurta büyüklüğüne ulaşıp sertleşiyordu. Bu yumurtalar patladığında içinden pis kokulu siyah bir madde fışkırıyordu ancak bu rahatlama kurban için çok geç

oluyordu. Çünkü hasta beş gün içinde ölüyordu.

Bunun bilinen bir tedavisi yoktu ve alınan hiçbir önlem işe yaramıyordu. Seksen yıl içinde hastalık Çin nüfusunu üçte bir oranında azaltmıştı. İyi işleyen ticaret yolları aracılığıyla da salgın batıya doğru, Hindistan ve Ortadoğu'ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne neden oluyordu. Hastalığa neyin sebep olduğu bulunamıyordu. 1347'de bozkır savaşçıları bir Ceneviz şehrini kuşatıp mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şehre fırlattılar.

Böylece şehrin çoğunluğu hastalığa yakalandı. Bu cesetler toplanıp yakıldı ve ardından da gömüldü ancak hastalığın yayılması engellenemedi. Şehir mahvolduğu için Cenevizliler Sicilya'ya geri döndü ve hastalığı orada da yaydılar. Hastalık, yeni ve kendisiyle ilgili hiç bilgisi olmayan bir nüfusa yayılacaktı. Sicilya üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika da hastalıkla tanıştı ve milyonlarca insan öldü.

Bu salgına hastanın derisinin son aşamalarda koyu mor bir renge dönmesinden dolayı "Kara Ölüm" adı verildi. Derinin bu renge dönüşmesi, soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalmasından kaynaklanıyordu. Hastalık bir kere bedene girdikten sonra o günün hiçbir tıp tekniği tedavi edemiyordu. Kara ölüm şehirlerin tümünü darmadağın ederken Avrupa uygarlığının da paniğe kapılmasına yol açtı Doktorlar salgını durdurmanın yollarını aradılar. Hastalar evlerinde karantina altına alındılar ancak hastalık yine de bir orman yangını hızıyla yayıldı. Birçok insan kara ölümün, Tanrının onlara günahkar yaşamları yüzünden gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu.

Bazı dindarlar Tanrının öfkesini kendi üzerlerine çekip insanları kurtarmak için kendilerini kırbaçladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg'da bazıları olanları Musevilerin varlığına bağladı.

Bu panik döneminde binlerce insan öldü. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı da söylendi. Zararsız erkek ve kadınlar evlerinden alınıp hastalığın yayılmasını önleme amacıyla yakıldı. Kedilerin ise parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden bu "cadıların" büyülü hayvanları olduğu düşünülüyordu. Binlerce kedi katledildi.

Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı en birinci savunma hatlarını kaybetmiş oluyorlardı. Çünkü veba salgını, öteki adıyla Yersinia Pesüs yaygın bir fare biti tarafından taşınıyordu. Ortaçağda her yer fare doluydu.

Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Kara veba, hastalığı taşıyan bitlerin fareler yoluyla yayılması sonucu artmıştı.

Cenevizlileri Avrupa'ya geri getiren gemide insanlarla birlikte karaya çıkan fareler hastalığı taşımışlardı. Limanda yaşayan bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Ancak bu kemirgenler kontrolsüz kaldı ve getirdikleri hastalığı korumasız binlerce eve yaydı.

14. yüzyılda salgın hastalık Avrupa'da beş kez daha baş gösterdi. Salgın sona erdiğinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Kediler öldürülmemiş olsaydı ölüm oranı çok daha az olurdu.

Tarihteki İlginç Olaylar


 

Nevruzla İlgili Efsaneler ve Dinsel İnanışlar

Yüzlerce toplulukta, farklı adlarla 5 bin yıldan bu yana kutlanan "nevruz", kültürel miras yoluyla günümüze kadar ulaşan, Türk dünyasının millet bağını güçlendiren en önemli bayramlardan biri olarak kabul ediliyor.

Dünyadaki birçok toplulukta farklı inanışlarda ve farklı isimler altında şenliklere konu olan dünyanın en eski bayramı ''Nevruz'', Avrasya'nın geniş coğrafyasında yaşayan halklarda baharın müjdecisi ve ''yeni gün'' olarak biliniyor.

Yeniden canlanmaya başlayan doğanın insanlara sunduğu bolluğu, bereketi, sevgiyi, kardeşliği, paylaşmayı ve dostluğu simgeleyen Nevruz, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan ve Tacikistan'da Milli Bayram olarak kutlanıyor.

Toprak Ana'nın tekrar nefes alarak yeşerdiği ve dirilişin tekrar başladığı gün olarak Farsça ''yeni gün'' anlamına gelen Nevruz, dünyadaki çeşitli Türk topluluklarında en ulu gün olarak biliniyor ve ''Navrız'', ''Yeni Gün'', ''Ulu Kün'', ''Mart Dokuzu'', ''Çıl Pazı'', ''Şagaa'', ''Isıah'', ''Yengi Kün'' gibi adlarla anılıyor.



Kimi topluluklar, bu günü Tanrı'nın dünyayı yarattığı gün, kimileri Nuh Peygamber'in yere ilk ayak bastığı gün, kimileri ise ilk insanın yaratıldığı gün olarak kutlarken, bazı topluluklar gece ile gündüzün eşit olduğu bu günü, bir bahar müjdecisi kabul ediyor.

Yeni bir yılın başlangıcı olarak yeniden doğuşu simgeleyen bu bayram, geleceğe dair umut, arzu ve temennileri de içinde barındırıyor. Bu yönüyle dünyada tek ve özgün olan Nevruz Bayramı doğadaki dirilişin yanı sıra insana dair umudu ve en güzel dilekleri de temsil ediyor.

Eski Türklerle İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri gün, Farsça ''Nevruz'' olarak adlandırılıyor. Nevruz geleneği başta Türkler ‘in ilk takvimi olan Oniki Hayvanlı Türk Takvimi'nde görüldüğü üzere çok eskiden beri biliniyor.

g

Nevruzla ilgili efsaneler ve dinsel inanışlar

Nevruz, kapalı bir mekandan açık bir mekana doğru hareket etmeyi, güneşe, ısıya ve bolluğa duyulan özlemi gösteriyor. Efsane ve inanışlarda geçen ateşin doğması, Buzul Çağı'nda insanın ateşi icadını, dağları eritme Maden Çağı'na girişi, tarlanın sürülmesi, hayvanların evcilleştirilmesi Neolotik Çağ'a girişi sembolize ediyor.

Bugün de ateş, su, toprak, mağara gibi Nevruz söylencelerinde geçen unsurlar tüm insanlığın vazgeçilmezleri arasında bulunuyor.

Ancak özellikle ateş Türkler için hangi din veya inanıştan olurlarsa olsunlar büyük önem taşıyor. Altay halklarından Tatarlar'a, Azeriler'den Karaimler'e, Gagauzlar'a kadar pek çok Türk halkı tarafından ateş ve su ruhsal ve bedensel arınma için gerekli görülüyor. Bu nedenle Türk coğrafyasında Nevruz'da ateş yakmak ve iyi dileklerde bulunarak ateş üzerinden atlamak bir gelenek sayılıyor.

Bütün Türk dünyasının coşku içinde kutladığı, gönüllerin geleceğe yönelik neşe, sevinç ve ümitle dolduğu bu özel günde, kederli olmak en büyük ayıp ve suç olarak kabul ediliyor. Kutlama törenlerinde bölgelere göre çok farklı oyunlar oynanırken, bu güne özel bazı yemekler pişiriliyor ve eğlenceler düzenleniyor. Topluca yenilen Nevruz yemeğinden sonra insanlar birbirlerinin yeni yılını kutluyor ve mezar ziyaretleri yapılıyor.

Bu günde dargınlar barıştırılırken, parçalanmak üzere olan aileler mahallenin ileri gelenleri tarafından barıştırılıyor. Fakirlere, kimsesizlere ve yaşlılara maddi ve manevi yardım eli uzatılıyor. Gençler, yakılan Nevruz ateşinin üzerinden atlıyorlar.

Türk topluluklarında yüzlerce yıldır kutlanan Nevruz, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de farklı gelenekler oluşturdu. Osmanlı Sarayı'nda yaptırılan ve ''Nevruziyye'' denilen macunlar, yılbaşlarında ileri gelenlere ve halka sunuluyordu. Daha sonraları, üzerlerine altın tozu dökülmüş kırmızı renkli nevruz şekerleri de hazırlanarak halka dağıtıldı.

Yörelerde ve türk dünyasında nevruz...

Türkiye ve Türk kültürünün yayıldığı coğrafyalarda Nevruz Bayramı, ilginç adetlerle kutlanıyor. Bu adetlerden bazıları şöyle:

-Mersin-Silifke bölgesindeki Toros Türkmenlerinde ''Mart İpliği'' adıyla bilinen Nevruz'da ağaçlara bez bağlanıyor ve Nevruz günü yaylalara çıkılıyor. Yayla evlerinde bulunanlar gelen misafirleri evlerinde ağırlıyor, gelen grup silah atarak gelişini bildirirken, yayladakilerin başkanı da buna bir el ateş ederek cevap veriyor. Daha sonra karşılıklı silahlar atılıyor ve birbirlerine ''Nevruz'unuz kutlu, dölünüz hayırlı ve bereketli olsun'' temennisinde bulunuluyor. O yıl 20 kuzu veya oğlağı olan sürü sahibi bir kurban kesiyor ve orada pişirilerek yeniliyor.

-Tahtacı Türk menleri’nde Nevruz, ''Sultan Nevruz'' adıyla anılıyor. Eski Mart ayının 9. günü kutlanarak yaylalara çıkılıyor. Bununla ilgili olarak, halk arasında ''Mart dokuzundan sonra dağlar misafir alır'' deniliyor.

Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe ''Sultan Navruz'' adı veriliyor. Halk arasındaki inanca göre, Sultan Navruz güzel bir kızdır ve 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece batıdan doğuya doğru göç eder, bir başka inanca göre ise kuş kılığında uçan bir derviştir. Nevruz gecesi Sultan Navruz'un geçtiği saatte uyanık olanların bütün dileklerinin gerçekleşeceğine inanılıyor.

-Malatya'nın bazı köylerinde halk Nevruz'u ''Kış Bitti Bayramı'' olarak kutluyor.

-Ağrı ve çevresinde o gece gençler bir dilek tutarak kapıları dinleyip içerideki konuşmaları yorumlayarak niyetlerinin tutup tutmayacağını anlamaya çalışıyor.

-Giresun'da ''Mart Bozumu'' adıyla kutlanan Nevruz'da çevredeki akarsulardan su getirilip hayvanların üzerine serpiliyor.

-Edirne'de eski hasırlar yakılıp ''mart içeri, pire dışarı'' diyerek üzerinden atlanıyor.

-Özbekistan'da Nevruz sabahı yeni elbiselerini giyen halk, hazırladıkları halim, sümelek, samsa, çorba, pilav gibi yiyecekleri alıp kırlara çıkıyor. Sofralara ''s'' ile başlayan yedi yiyecek konuluyor.

-Türkmenistan'da hazırlıklarına bir hafta önceden başlanan Nevruz'da yeni yılı yeni elbiselerle karşılama adeti bulunuyor. Nevruz gününde ne kadar çok yiyecek hazırlanırsa yeni yılın da o kadar bereketli geçeceğine inanılıyor.

-Kazakistan'da her evin sofrasında ak olan yiyecekler, yeşillikler ve kırmızı et yemekleri bulunduruluyor. Nevruz'a özgü yemek ''Nevruz koje'' hazırlanıyor.

-Kırgızistan'da bahara giriş bayramı olarak kutlanan Nevruz'da açık renk elbiseler giyiliyor.

-Azerbaycan'da niyet tutanlar akşamları ''kulak pustu''ya çıkıyor. Niyet tutup kapıyı dinliyor, eğer bu evden kötü söz gelirse niyetlerinin kabul olmayacağına, iyi söz gelirse kabul olacağına inanılıyor.

http://www.haber365.com/Haber/Nevruzla_Ilgili_Efsaneler_ve_Dinsel_Inanislar/ alınmıştır.


 

Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.

Bir soğan soyulurken yaşarıyor da gözler,
Hazine soyulurken aldırmıyor öküzler,
Hayadan eser yoktur nafile bütün sözler.
Beyhude inat etme, salla hemen başını,
Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.


Bir yolsuzluk görünce köpürme, isyan etme,
Bir hak için kendine, dik başlıdır dedirtme,
Doğru yolu dostuna göster ama, sen gitme.
Ne derlerse huuu... diye salla hemen başını,
Dilini tut, uslu dur, al gitsin maaşını.

Unutma bu ocağın adı asiyaptir,
Sen de bir dolap çevir, apartmanlar yaptır.
Hakikat nene gerek o memnu bir kitaptır.
Sana lazım olan şey, sallayarak başını,
El öpüp, etek öpüp almaktır maaşını.

Bu güvercin eder mi atmacalarla yarış,
Öğrenmeden dünyayı gezdim de karış karış,
Vazgeç hak sevdasından sen de kervana karış,
Ne derlerse huuu diye, salla hemen başını,
Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını"


Yıl:1943
Yazan:Abdullah Çağlayan
Görevi: Eski Antalya Defterdarı


 

Allah Var mıdır? Albert Einstein..

Üniversitede Prof. Öğrencilere sorar:

-'Var olan her şeyi Allah mı yarattı?'

Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.

-'Evet, her şeyi Allah yarattı!'

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar. Profesör devam eder;

-'Eğer her şeyi yaratan Allah ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Allah yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız 'Kesinleştirme 'prensibine göre de Allah şeytandır.

Öğrenci böyle bir önerme karsısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Allah'ın içindeki kaderin bir efsane olduğunu
kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.

Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve

-Bir soru sorabilir miyim profesör? Der. Profesörde sorabileceğini söyler.

Öğrenci ayağa kalkar ve

-'Soğuk var mıdır? Diye sorar. Profesör;

-'Nasıl bir soru bu böyle, tabiî ki vardır ' diye yanıtlar.

-'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?'  Öğrenci;

-'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa
veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir).Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder,

- Profesör, karanlık var mıdır? Profesör;

-'Tabi ki vardır'. Öğrenci yanıtlar,

-'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü Karanlık ta yoktur. Yasamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton'un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

-'Efendim şeytan var mıdır? Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

-'Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir
örneğidir. O, dünyadaki islenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.' der. Öğrenci devam eder;

-'Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Allah'ın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın Allah'ın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Allah şeytanı yaratmadı. Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deney imlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Onun için Allah vardır...

Profesör yerine oturur. Genç öğrencinin adi ALBERT EINSTEIN'dir

 


..

 

.....

 

...