foto1
Okul yolu bir Eğitim ve Öğretim Sitesidir
foto1
Öğretmen anıları şiirleri fıkraları planları soru bankası
foto1
İdare gerekli dokuman mevzuat yönetmelik genelge
foto1
Eğitim haberleri belgeselleri videoları filmleri
foto1
Dünyamız ve çevre bilim araştırma
emeklilik işlemleri mevzuat gün ve haftalar anı şiir dokuman belge form rehberlik plan atasözü deyim fıkra biyografi denetim efsaneler dünyanın yedi harikası eski Türk sanatları idareci görev dağılımı çocuk oyunları zümre eba sivil savunma yangın korunma atamalar öğretmen kılavuz ders kitapları hem görev dağılımı öğretmen program nöbet çizelgesi çalışma programı arşiv evrakları osym yok duyuru trafik Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrenciler için Bir Eğitim ve öğretim sitesi

.

 

....

 

webservis

site ekle site ekle  

Rehberi olduğum bir meslektaşımızın dersini dinledikten sonra aldığım notlara göre kendisini çağırıp çalışmaları ile ilgili tavsiyelerde bulunmuştum. Bu tavsiyelerden aklımda kalanları aşağıya çıkardım. Belki genç kardeşlerimize de faydalı olur düşüncesiyle burada paylaşıyorum.

Öğretmen sınıfa girince mutlaka ilk yapacağı iş yoklama olmalı. Öğrenciye tolerans gösterilebilir ama bunun çok büyük sıkıntılara yol açabileceğini unutmayacağız özellikle genç göreve yeni başlayan arkadaşlara tavsiyem bu konuda tatlı sert olmayı öğrenin bir hoşgörü ileride başınıza telafisinde çok zorlanacağınız işler  açılabileceğini unutmayın!.. 

Bunun sayısız örnekleri vardır. Gelişen teknoloji ile birlikte öğrencilerinde mazeret bulma becerileri gelişiyor senin öğrencilik günlerin çoktan tarih oldu. Yeni gelişmelere göre kendini hazırlamak zorundasın.

Hiçbir zaman öğrenciden öğretmene arkadaş olmaz!.. Bunu iyi anlayın öğrenciden arkadaş olmaz derken öğrenciyi kenara itin ona kaba katı sert davranın aranıza duvarlar örün demiyorum, öğrenci ile mutlaka aranda bir mesafe olmalı. Bu mesafe hiçbir zaman kapanmamalı. Karşındaki öğrencidir sana arkadaş olabilmesi için önünde daha alması gereken çok yol var. Bu yolu almadan öğrenciyi kendine arkadaş yaparsan yarın ortaya çıkacak istenmeyen durumlarda suç öğrencinin değil senindir. Çünkü sen öğrencinin alması gereken yolu kazanması için gereken davranışı beceriyi ona kazandırmadın ona haksızlık yaptın sonucu da bu oldu. Bu saçma davranışın ortaya çıkardığı çok örnekler vardır. Ama iş işten geçtikten sonra bazı şeyler zor telafi ediliyor, edilse de kıymeti olmuyor. Her zaman ben genç arkadaşlara şunu söylemişimdir. Öğrenciden arkadaş olmaz eğer onu arkadaş yaparsanız ona haksızlık yapmış olursunuz. Aranızdaki mesafeyi her zaman koruyun. Sizin geçtiğiniz yollardan öğrencinizde geçtikten sonra size arkadaş olabilir o eğitimi o beceriyi kazanması lazım!..

Derse mutlaka hazırlanarak girin. Yoksa derste inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Eğer hazır değilseniz mutlaka elleriniz ayaklarınız bol bol oynayacak ses tonunuz yükselecek anlatmak istediklerinizi ifade etmekte ya da sorulanlara cevap vermekte zorlanacaksınız sonuçta da inandırıcılığınızı kaybedeceksiniz.

Derse girmeden önce işleyeceğiniz konuyu mutlaka gözden geçirin derste ihtiyaç duyacağınız malzeme araç gereç ne ise onu hazırlayın bol malzeme ile sınıfa girin. Pratik düşünün gerekirse sınıfta ki bir çöp kovası bile araçtır tebeşir tozu bir araçtır hele hele bilişim çağında araç gereç eksikliğinden bahsetmek dert yanmak ancak bizim eksikliğimiz olabilir!..

Öğretmen mutlaka teknolojiye hâkim olmalı yakından takip etmeli, öğrencinin bir değil birkaç adım önünde olmalı. Teknolojiye hâkim olduğunu da öğrenciye hissettirmeli. Günümüzde hızla değişen teknolojide sizin acemi olduğunuzu hissettiği anda başınıza umulmadık sıkıntılar açabilir. Yasaklamak la kızmakla sorunu çözemezsiniz. Tatbikî bu her öğrenci için geçerli değil ama mutlaka her sınıfta her okulda bu konuda çok ileri düzeyde öğrenciler olabileceğini aklınızdan çıkarmayın.

Derste siz konuşmayın öğrencileri konuşturun siz araştırmayın öğrenciler araştırsın siz sadece rehber olun. Tıkanan noktalarda sorular sorarak öğrenciyi istediğiniz yönde konuşmaya zorlayın. Sokrates’in doğurtmaca metodunu düşünün: Öğrencilerine soru sorar onları istediği cevapları alıncaya kadar sorularla yönlendirirdi. Bu iyi bir uygulama.

Öğrenciyi mutlaka işlenecek konu hakkında bilgilendirin ve öğrencinin hazırlanması için onlara malzeme ve bilgi verin kaynak verin mutlaka da derse başlamadan önce öğrencinin hazır olup olmadığını anlamak için kontrolünüzü yapın kontrol etmeyecekseniz hiç ödevi öğrenciye vermeyin ödevi çok az verin ama mutlaka sağlıklı bir şekilde kontrol edin!..

Öğrenci bir şeyler söylüyorsa yanlışta olsa cevap vermek konusunda araştırmak istiyorsa onu cesaretlendirin fikirlerine önem verdiğinizi onu önemsediğinizi davranışlarınızla sözlerinizle gösterin ki çocuk kendini önemli hissetsin.. Yanlış yaparsa yanlış şeyler söylerse kesinlikle onu mahcup edecek davranışlardan sözlerden uzak durun..

Evrensel düşüneceğiz ama yöresel uygulayacağız. Artık günümüz dünyasında uzak yakın diye bir şey yok bilişim araçları ile dünyanın bir ucunda olan bir olay aynı anda diğer ucundan izlenebiliyor. Adam sende bana ne diyemeyiz. Dünyadaki olaylardan uzak olmak yetmez gerekli duyarlılığı da göstermek görevimizdir. Basit bir örnek Brezilyada yağmur ormanlarının yok edilişi dünyadaki çevreci örgütleri ayağa kaldırdı neden? Çünkü yağmur ormanları dünyanın akciğerleridir yok olması tüm dünyayı ilgilendiriyor artık dünyada bağımsızlık diye bir şey kalmadı herkes konumuna göre bir şekilde dünyaya bağımlıdır..

Derste aynı sözcükleri kullanmamaya özen gösterin bir iki olabilir ama üç ve daha fazla oluyorsa bunun mutlaka öğrencinin ağzına sakız olacağını unutmayın. Ders tıkanınca ya da öğrenci sıkıldığını hissedince artık pedagojik bilginizi ortaya koyun tıkanıklığı giderecek bir malzemeyi bulmak size düşüyor bu bir maç mıdır bir fıkra mıdır bir olay mıdır bir şarkı mıdır bir dramadizasyon mudur size kalmış onun tercihi de uygulaması da sizin becerinize kalmıştır. Ama mutlaka gereğini yaparak dersteki tıkanmayı gidermelisiniz.

Üstat dileğinde haklıdır

Meşhur hattatlardan Şevki Efendi'ye, resmi bir binanın kapısına bir kitabe yazdırmışlardı.
Ünlü Hattat'a bu yazıdan dolayı 10 altın verdiler. Şevki Efendi, bu parayı almadı.
Saray Ağası, Şevki Bey'e:


- Bu yazıyı 10 dakikada yazıverdin, on altın yeter deyince Ünlü Hattat gülerek:
- Hayır, ağa Hz.leri ben bu yazıyı on dakikada değil, tam 50 senede yazdım. Elli altın isterim dedi.

Saray Ağası bu isteği Padişaha söyleyince, Padişah:
- Üstat dileğinde haklıdır. O elli senede yetişmiştir. 50 altın veriniz, emir buyurdu.


Eğer

 

Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;

Eğer, herkes senden kuşkulandığında, sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;

Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan yada iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan;

Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;

Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu yine kurmaya çalışırsan;

Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği nokta da sen amacına yönelebilirsen;

Eğer, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir ortamda gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;

Eğer, ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi hem küçümsemez hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen;

Eğer her günün her saatini her dakikanın her saniyesini  iç rahatlığıyla yaşayabilirsen bütün dünya senin olur yavrum...ve o zaman artık "ADAM" olduğun düşünebilirsin....

RUDYARD KIPLPNG


Toplumu yıkan zihniyet nedir?


Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendi'ye bir pusula göndermiş, ondan Osmanlı Devletinin inkırazına,
yıkılmasına yol açacak sebeplerin ne olduğunu sormuştu.
Yahya Efendi, padişahtan gelen bu pusulayı okuduktan sonra, aynı kağıdın arkasına:
- Neme gerek kardeşim, sözünü yazmış, geri göndermişti.


Kanuni, bu cevaba çok bozulmuştu. İlk fırsatta Yahya Efendi'nin Beşiktaş'taki dergâhına gelerek:
- Aşk olsun ağabey! Sana çok kritik bir konuyu sordum, cevap bile vermedin! Şeklinde sitemde bulunmuştu.
Yahya Efendi soruya cevap verdiğini söyleyince, Kanuni:
- Pusulanın arkasına, "neme gerek" diye yazıp yollamışsın. Herhangi bir cevap yoktu kâğıtta... Demişti. Yahya Efendi şu açıklamayı yapmıştı:
- Aradığın cevap oydu işte sultanım. Devletin inkıraz sebebini soruyordun.

Bir devlette millette: "neme lâzım", "neme gerek" düşüncesi başlar ve çoğalırsa, o memleket ve devlet inkıraza başlar.


 Öğretmene notlar

Öğretmen derste kendi hayat hikâyesini anlatmamalı. Unutulmamalı ki öğrenci öğretmenin hayat hikâyesini dinlemekten pek hoşlanmaz, Öğrenciye örnek verilecekse mutlaka öğrencinin ilgisini çekecek bir örnek olmalıdır.

Öğrenciye serbest çalışın demek doğrudan öğrenciyi boş vermişliğe ve tembelliğe teşvik etmektir.

Öğrencinin arkadaşları arasında aşağılanması, azarlanması, hakaret edilmesi öğrenciyi ya içine kapanık yapacak ya da daha çok hırçınlaştıracaktır. En uygun öğrencinin boş bir odaya çağrılıp orada yanlışlarının söylenmesi ve doğru hareketlerin açıklanmasıdır.

Öğrenciyi cezalandırmak yerine öğrenciye sorumluluk vermek onu kazanma yönünden daha faydalıdır. Öğrencinin yanlışlarını değil doğru ve başarılı olduğu şeyleri arkadaşlarına örnek olarak göstermek öğrencide olumlu gelişmelere sebep olacaktır.

Öğrenciye kızıp bağırıp çağırmak yerine öğretmen öğrencinin birde sırtını sıvazlamayı başını samimi olarak okşamayı denesin inanın ki daha faydalı olacaktır.

Öğretmen bir konuyu öğrenciye anlatırken dikkat etmesi gereken bir konu da "bu basittir, öğrenci bunu bilir" deyip geçiştirmemektir. Öğretmene göre çok basit olan bir konu öğrenci tarafından hiç bilinemeyebilir. Bu da ileride büyük aksamalara neden olabilir.

Şurası hiç bir zaman unutulmamalıdır ki öğrenci bilse okula gerek kalmaz. Öğretmenin görevi öğrenciye öğretmek, problemlerini çözmek eksik olduğu konularda öğrenciyi yetiştirmektir. Okuma yazmayı öğrenci evinde kendi kendine ve çevresinin desteğiyle de öğrenebilir. Önemli olan öğretmenin  öğrencinin problemlerini tespit etmesi çözmesi ve  onu gelecek hayata hazırlamasıdır.

 Öğretmene notlar l

İlköğretim de 1.sınıftaki öğrencilere fiş verilirken:

1-Fişlerin kısa olmasına

2-Baş harfin sesli harf olmasına ( A O U  I E İ Ü Ö ) dikkat edilir.

3-Bu harflerin fiş verilirken iyice vurgulanması öğrencinin kavramasını kolaylaştırır ve hızlandırır. Buna karşılık öğrencinin okuması yavaş olur.

4-Fiş kesmeye başlanınca ilk verilen fişlerden ve bu sesli harflerden başlanır ki öğrenci bu harfleri hem kolay tanır, hem de kurulacak yeni cümlelerde hazırlanacak okuma metinlerinde öğretmen ve öğrenciye kolaylık sağlar.

5-Öğrenciye fiş verilirken nokta, büyük harf, küçük harf, cümle kavramları sezdirilmeye çalışılır.

6-Hazır fiş yerine öğretmen tarafından renkli kalemlerle yazılmış ve yanında konusuna uygun karikatür şeklinde renkli, boyanmış, çarpıcı resimler koyulması öğrencinin fişi tanımasını ve kolay sökmesini sağlar. Ayrıca fişin kavratılması için konunun tiyatro şeklinde dramadizasyonu öğrencinin kavramasını kolaylaştıracağını unutmayalım.

7-Fişlerde uzunluk yerine kısalık, Zamana uygunluk (mevsim, belirli gün ve haftalar) tüm harflerin verilmesine dikkat edilir.

8-Resim dersinde Büyük-Küçük, Uzak-Yakın, Uzun -kısa kavramları şekil üzerinde gösterilerek verilir. Yapılan bir resim üzerinde hangi resim büyük hangi resim küçük, hangisi yakın hangisi uzak sorulur alınan cevaplara göre neden niçin soruları sorulur görülen hatalar bilahare düzeltilir.

9-Müzik dersinde nota kavramı verilirken sözden ziyade uygulamalı çalışmalara önem vermek daha gerçekçi ve faydalı olur. Örnek : elle masaya vurularak iki ayrı ses çıkarılıp   hangisinin kalın hangisinin ince (Do-Mi ....)notaları ezberden ziyade uygulamalı olarak öğrenciye kavratılmaya çalışılır.

10-Şayet ders de öğrenci sıkılır ve konu tıkanırsa öğretmen öğrencinin dikkatini çekecek bir konu bulup bu tıkanıklığı gidermeye çalışmalıdır.

11-Derste disiplini sağlamak için dayak ve cezalandırmalar yanlış yoldur çünkü en ağır cezanın öğrenci üzerindeki tesiri 3 dakikayı geçmediği bir gerçektir. Burada cezanın yerine öğrencinin dikkatini çekecek bir oyun bir hikâye bir maç (konu ne ise onunla ilgili) anlatmanın daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

12-Öğretmen başarılı olmak istiyorsa mutlaka sınıfındaki öğrencileri tanımalıdır. Bu hem aile yapısı olarak hem zekâ seviyesi olarak hem de sınıftaki başarı düzeyi olarak, kılık kıyafet defter tutma tertip düzen sorulara cevap verme arkadaşları ile uyum katıldığı oyun ve etkinlikler..... tanımalıdır.

  


Üstün kabiliyetli öğrencilerin belirlenmesi


1. üstün kabiliyetli olan öğrenciler anne-babaları ya da öğretmenleri tarafından keşfedilebilirler. Bunlardan öğrenilecek bilgiler belirli bir form oluşturularak kuru merkezde kaydedilmelidir. bu formda; - öğrencinin kısa özgeçmişi, bebekliği, okul öncesi vs. - ailesinin sosyoekonomik ve kültürel durumu - çocuğun
arkadaşlarından alınacak bilgiler vs. vs. yer almalıdır - çocuğun öğretmenlerinden alınacak bilgiler.
2. zekâ testleri: bu testler yüzyıla yakındır kullanılmakta olup, insanın kabiliyetlerinden belli bir bölümünü ölçmekte kullanılmaya devam edilmektedir.
Öğrencinin geleceği adına tahminde bulunmada zekâ testlerinin etkisi % 20 civarındadır. Bununla birlikte bu testlerin değişik formlarının vazgeçilemez bir
kullanımı sürmektedir. Zekâ testleri grup halinde uygulanabildikleri gibi, bireysel (daha tutarlı ama masraflı) uygulama imkânları da vardır. Bu testlerde 115 puan ve yukarısı alanlar incelemeye alınırlar. 10 yasında bir çocuğun 115 alması, 11.5 yas zekaya 130 alması, 13 yas zekasına 150 alması ise 15 yas zekasına sahip olması demektir.


3. akademik kabiliyet testleri

a) Anadolu liseleri sınavları

b) fen liseleri sınavları

c)ilkokulda ve orta-lisede bilgi seviyesini ölçen basari testleri

4. yaratıcılık testleri

a) torrance'in 4 testi

b) divergent thinghing test

c) ipat' in yaratıcılık testi

d) diğer testler

5. kişilik testleri

a) ipat' in 6-8, 8-12, 12-18 yas kişilik analizine dayanan testler

b)kuder ve benzeri testler (ilgi ve eğilimleri ölçen testler)

6. sanatsal yetenek testleri

a) meiser sanat testleri

b) creative product scales wayne state university

c) mülakat sınavı (uzmanlarından oluşan bir heyetçe yapılır)
7. liderlik testleri fundermental interpersonal relations orientation behaviour Bu yedi grupta yer alan testlerin ve bilgilerin genel bir değerlendirilmesi
sonucunda bir öğrencinin üstün yetenekleri ortaya çıkartılır ve onun özel bir eğitime ihtiyacı olup olmadığı belirlenebilir. Bütün bunların dışında ortaokul
seviyesine gelmiş bir öğrenci fizik, kimya, matematik, resim, sanat, edebiyat,tiyatro vs. gibi belirli dallarda yapılan yarışmalarda gösterdiği özel başarılarla da
belirlenebilir.


Şımarık çocuklara karşı

1-Her isteği yerine getirilmez.

2-Her yaptığı ile ilgilenilmez görünülür

3-Kendisi varken övülmez.

4-Yaptığı kötülükler yanında anlatılmaz. İyi bir şey yaptığını zanneder.

5-Yiyip içtiği ile elbiseleri ile övünmesine fırsat verilmez.

6-Şöyle yap böyle yap yerine bizzat yaptırılır. Nasihat faydasız olabilir.

g

Suskun çocuklara karşı

1-En sevdiği kişiler ile oynatılıp, çevresi genişletilir.

2-Kendisinin duyacağı yerde onu görmüyormuş gibi onun iyi ve güzel tarafları söylenir.

3-Çocuğun kendisinin kontrol edildiğinin farkına varmaması gerekir.

 


Etkili ve yeterli Bir Öğretmenin Özellikleri

 

1. Öğrencilerin düşünme mekanizmalarında ki ve kavrama yeteneklerindeki bireysel farklılıkları bilir.
2. Öğrencileriyle uyumlu ve dostça bir iletişim kurar, benlik kavramı gelişmesini anlar ve sınıf etkinliklerini buna göre ayarlar.
3. Güdülenmeyi sağlar.
4. Öğrencilerdeki sosyal davranışları etkileyen etkenleri anlar ve sosyal gelişmedeki rollerini bilir.
5. Öğrenci düzeylerine uygun düzenli bir eğitim ortamı hazırlar, eğitimi tüm öğrencileri kapsayabilecek şekilde uygular.


6. Sınıf ortamı ve çevresinde meydana gelebilecek sorunları önleyecek tedbirler alır.
7. Öğrencilerin bireysel gereksinmelerini dikkate alarak eğitimi yararlı kılar, eğitim ve öğretim ortamını buna göre düzenler.
8. Sürekli bir öğrenim sürecinde kendini geliştirir.
9. Sınıf ortamındaki araç-gereçleri ustalıkla kullanır.
10. Zeki ve bilişseldir.

 


Dinlenmek istediğiniz zaman

 

Dinlenmek istediğiniz zaman günlük işlerinizle ilgili her şeyi mutlaka aklınızdan çıkarın.

Şartlarınız müsaitse mutlaka açık havaya çıkın

Neşeli olun "Bu gün hiç bir sıkıntım yok, bu gün hep iyi şeyler düşüneceğim. "diye kendinize telkin yapın.

Evinizde boşken oyalanacak bir şey bulamıyorsanız, varsa çocuklarınızla oynayın. Onlarla beraber çocuk olun.

En iyi yollardan biride bahçe işleri ile uğraşmaktır.

Rahat bir yerde üzerinizde bol bir şey olduğu halde dilediğiniz şekilde oturup kitap okuyun. Ancak okuduğunuz kitapların yorucu olmamasına dikkat edin.

Dr. Enver ÖREN

 

 

 

1-Yalan söylemek hatadır. Sizin yalan söylediğinizi gören çocuk bunun tabii bir şey olduğunu sanır ve bunu sık sık tekrarlar.

2-Ona örnek olun. Çocuğunuzun yapmasını istediğiniz hareketleri önce siz yapın ve ona örnek olun.

3-Ona sevgi gösterin şımarmaması için ona sert davranmayın. Bilakis onlara sevgi ile davranın ve sevdiğinizi belli edin.

4-Çocukla münakaşa etmeyin. Onun her söylediğine aksi cevap vermeyin. Onunla ağız kavgasından mutlaka kaçının.

5-Onu bağışlamasını bilin onun yaptıklarını bağışlayın ve doğrusunu öğretin. Bu yaptıklarından zamanla vaz geçer.

Türkiye gazetesi takvimi

 

 

 

İlkokul öğrencilerinin çoğu, bilgiyi bilgi olduğu için öğrenmek istemez; ödevlerini bilgiye önem verdiği için yapmaz.
—Peki ne için yaparlar?
—Arif Bey, öğretmen olan sizsiniz, bunu benden daha iyi bilmeniz gerekir? Çocuk henüz o yaşta, bilgiden çok, öğretmeni tarafından takdir edilmek, öğretmeninin gözüne girmek, ondan aferin almak için 'iyi öğrenci' olmaya çalışır.

Doğan Cüceloğlu Anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı

 


Başarılı bir kişilik

1982 yılı...

Gazi üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulunda 2.sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor.

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda bekliyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) çiziyor.

—Bakın, diyor.

—Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey...

Sonra (1) in yanına bir sıfır (0) koyuyor:

—Bu başarıdır. Başarılı bir kişilik (1) i (10) yapar.

Bir sıfır daha...

—Bu tecrübedir.(10) iken (100) olursunuz. Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:

Yetenek... Disiplin... Sevgi... Eklenen her yeni (= ) ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1) 'i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:

-Kişiliğiniz yoksa ,öbürleri hiçtir!...

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor.

Zaman Okyanusu (Ayşe Bulut) sayfa 119

Eğitimli insanın dokuz düşüncesi vardır

1-Baktıklarında, berrak görmeyi düşünürler.

2-Dinlediklerinde iyi duymayı düşünürler.

3-Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler.

4-Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler

5-Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler

6-İşlerinde ciddi olmayı düşünürler

7-Kuşkuya düştüklerinde, soruları nasıl soracaklarını düşünürler

8-Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler

9-Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler

KONFÜCYÜS

Zaman Okyanusu (Ayşe Bulut) sayfa 197

Bir başarının şartları her zaman çok basittir.

Bir süre için çalışın,

Bir süre için tahammül edin,

Her zaman inanın

Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

  

 


Çocuğun Tacize Uğradığı Nasıl Anlaşılır?

 Kayseri’deki 3 çocuğun öldürülmesiyle birlikte uzmanlar aileleri uyarırken cinsel istismara uğrayan çocuğun davranışlarında değişmeler olduğu konusunda bilgi veriyorlar.

Tacizler genelde çok yabancı bir insan tarafından çocuklar kandırılarak yapılır diye yaygın bir kanaat vardır. Oysa böyle vakalar olmakla beraber tacizlerin bir çoğunun çocuğun genellikle yakın çevresinden kaynaklandığını belirten Uzman Pedagog Adem Güneş, çocukların bu durumu asla unutamadıklarını söylüyor.

Güneş’e göre taciz, geride şahit bırakmayan, mağduru bile suçu gizlemeye yönlendiren tek suçtur. Bundan dolayı çocukların yaşadıklarını anlatması çok zor olabiliyor. Güneş, tacize uğrayanların bulundukları durumu kelimelerle anlatamayınca beden diline başvurduklarını belirtirken, bu durumun çocuklarda çoğu zaman da davranış bozukluklarına yol açtığını söylüyor. Cinsel istismara uğramış bir çocukta şu davranışlar görülebilir:

-Çocuklar cinselliğe merak duyarlar. Ancak bu merak genellikle ölçülü olur ve sordukları sorulara aldıkları yanıtlarla tatmin olurlar. Dengesiz şekilde merak duymak ve aşırı sorular sormak cinsel istismarın bir belirtisi olabilir.

- Çocuk cinsel dürtüler taşıyan hareketleri genellikle kendi yaşıtlarıyla yaşar. Ancak istismara uğrayan çocuklar kendinden çok küçük ya da çok büyük ölçüde yaşlılara karşı cinsellik içeren hareketler yaparsa bu istismarın bir belirtisi olabilir.



— İstismara uğrayan çocuk başkalarına dokunmayı kendinde hak görür.

-Topluma açık bir alanda büyükleri tarafından uyarılmasına rağmen, üreme organları ile oynamak ya da cinsel davranışlar sergilemekten kaçınmazlar.

-İstismara uğrayan çocuğun tuvalet alışkanlıklarında değişiklikler görülür. Daha önce yapmamasına rağmen kendi dışkısı ile oynama, tuvalet dışına işeme, aşırı tuvalet kağıdı kullanma, dışkıları ve iç çamaşırlarını koklama ve saklama gibi eylemler geliştirir.

- Resimlerinde üreme organlarını daha belirgin çizmeye başlarlar.

-Evcil hayvanların üreme bölgesine elle temas etmeye çalışırlar.

http://www.haber365.com/Haber/Cocugun_Tacize_Ugradigi_Nasil_Anlasilir/


Kabiliyet farkı


Sadi-i Şirazi' nin 2 talebesinden biri, imtihanlar sonunda başarılı olurken, diğeri başarısız olur.
Başarısız öğrencinin babası, Şeyh Sadî' ye sitemde bulunur.
- Niye aynı eğitimi vermediniz?

g

Benim çocuğum niçin başarısız oldu? der.

Şeyh Sadi'nin bu siteme cevabı düşündürücüdür:
- Eğitim aynı, ama kabiliyetler farklı...

 


Kasla ve kemikle başarılamayan

Benim kasla ve kemikle başarmaya çalıştığımı yaşlı bir adam gülümseme, anlayış ve şefkat dolu birkaç cümle ile başarmıştı.

Terry Dobson, Aikido'nun kurucusu ve dünyanın en büyük dövüş ustası olarak bilinen Japon Usta Ueshiba'nın başasistanlığına kadar yükselmiş biri. Asistanlığı sırasında uzun yıllar Japonya'da kalmış. Bu bilgiden sonra, şimdi anlatılan olayı özet olarak aktardım: "Bir gün Tokyo'da hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım. Bir bahar gününün öğleden sonrası idi Ve tren oldukça boştu; çocuklarıyla alışverişe çıkmış birkaç ev kadını, yaşlı iki üç çift vardı vagonda. Tren istasyonlarda duruyor, pek inen binen olmuyordu. Bir istasyonda içeriye avazı çıktığı kadar bağıran sarhoş, pis, leş gibi kokan amele kılıklı biri geldi. Sendeleye sendeleye içeri girdi, üzerinde kusmuk kurumuştu ve ekşi ekşi kokuyordu. Önüne çıkan ilk kişiye -bu kucağında bebek tutan bir kadındı- bir yumruk salladı. Kadın geri çekildiği için yumruk omuzuna isabet etti ve onu vagonun öbür ucundaki yaşlı bir çiftin kucağına savurdu. Yumruğun bebeğe vurmaması bir mucizeydi. Yaşlı bir kadın kalkıp sarhoştan uzaklaşmaya çalışırken adam ona da bir tekme savurdu, kadın tekmeden kaçarken sarhoş "seni pis orospu!" diye küfrediyordu. Vagonun ortasındaki demiri yerinden çıkarmak istedi; sağ elinin kanadığını gördüm. Herkes korkuyla sinerken o kime saldıracağını kestirmek üzere etrafa göz attı. "Oturduğum yerden kalktım. O zaman bir doksan boyunda, 100 kilo ağırlığında, günde sekiz saat aikido eğitimi gören biriydim. Kendime güvenim tamdı. Henüz gerçek dövüş içinde kendimi denememiştim. Aikido hiçbir zaman bir saldırı aracı olarak kullanılmamalıydı; hocam bana sürekli aikidonun bir barış gücü olarak kullanılmasını, ancak başkalarını korumak gerekirse dövüşme aracı olarak kullanılacağını söylemişti. Aikido çatışmayı çözmek için kullanılır, çatışma yaratmak için değil, derdi hocam. Hocama saygım o kadar yüksekti ki, birkaç kere, sokak serserileriyle kavga etmemek için kaldırım değiştirdiğimi hatırlıyorum. Fakat içimden, "Şöyle haklı bir durum çıksa da, başkalarını haksız yere rahatsız eden, zayıfları ezen biri üzerinde bildiklerimi bir uygulasam," arzusu geçerdi. "İşte dedim; şimdi bildiklerimi uygulamanın tam sırası. Bu terbiyesiz hem sarhoş, hem küfürbaz, hem de kadınlara ve çocuklara karşı saldırgan küstahın teki. Ona haddini bildirmezsem, şimdi bir masumun canını yakacak. İçim rahat olarak onun pestilini çıkartabilirim. "Beni ayakta görünce sarhoş bana şöyle bir baktı ve. "Bu yabancı piçinin Japonlara nasıl saygı gösterildiği konusunda bir derse ihtiyacı var," diye ağzından tükürükler saçarak konuştu. Ben onu kızdıracak şekilde vagonun tavanındaki demirden tutmuş hafif hafif ayaklarım üzerinde sallanıyordum. Ona, önemsemeyen, küçümseyen bir şekilde baktım. Bu herifin leşini serecektim. Büyük ve cüsseliydi, ama sarhoştu ve kızgındı. Ben soğukkanlıydım, çok iyi eğitilmiştim ve ne yapacağını iyi bilen birinin güveni içindeydim." Bu noktada durdum ve Arif Bey'e baktım. İlgiyle aktardığım öyküyü dinliyordu. Sustuğumu görünce "niye durdunuz," derce-sine baktı. "Aikido' yu iyi bilseydiniz ve bu adamın yerinde olsaydınız, müdahale eder miydiniz?" diye sordum. Kesinlikle müdahale ederdim. Hatta o kadar beklemezdim, ensesinden tutar yere atardım pis herifi. -Sence yazar neden o kişiyi daha çok kızdırmak ve galeyana getirmek istiyor? -Çünkü karşıdaki iyice kızınca, bilincini iyice kaybedecek ve iyi dövüşen biri olamayacak. -Evet; sanırım bu nedenle sarhoşu daha da kızdırmaya yönelik bir tavır içine giriyor. Daha sonra kaldığımız yerden devam ettim. "Sana bir ders vereyim de hiç unutma, pezevenk!" diyerek üzerime yürüdü. Hiç yerimden kıpırdamadım, hatta ona gözlerimi süzerek bir ibne öpücüğü gönderdim. Bana saldırmak üzere tam tavrını aldı. Neye uğradığını anlayamayacaktı. O bana saldırmadan birkaç saniye önce, biri, "Hey!" diye ona seslendi. Yüksek, tiz bir sesti, ama, kendine güvenli ve neşeli birine ait olduğu hemen anlaşılıyordu.. Bir şey bulmuş birinin "bak ben ne buldum" diyen ton çınlıyordu bu seste. Hem ben, hem sarhoş döndük ve bu küçük ihtiyar adamı gördük. Yetmiş yaşlarında olmalıydı, kimono ve hakaması içinde tertemiz giyimli biriydi. Bana hiç bakmıyordu, ama sarhoş işçiye, sanki onunla önemli bir sırrı paylaşacakmış gibi gözlerinin içi gülerek bakıyordu. "Buraya gel," diye eliyle işaret etti, "buraya gel ve benimle konuş". Sarhoş sanki kendine ip bağlanmış bir kukla gibi yaşlı adamın yanına gitti. Önünde durdu, yukarıdan şöyle bu küçük yaşlı a-dama baktı ve, "Ne istiyorsun içi kurumuş adam bozması, sursam seni düşürürüm. “dedi. Sarhoş yaşlı adama saldırmaya kalksa onu hemen altıma alacaktım. Ama yaşlı adam gözlerinin içi hiç korkusuz, "Ne içiyordun sen arkadaşım?" diye gülerek ona sordu. "Saki içiyordum, maymun yüzlü moruk. Benim ne içtiğimden sana ne?" diye yaşlı adama hakaret etti. Yaşlı, "O, çok güzel. Gerçekten çok güzel, çünkü ben sakiyi severim. Her akşamüstü ben ve karım - o şimdi yetmiş altı yaşında- biraz saki ısıtır, bahçemize büyükbabamın öğrencilerinin onun için yaptığı divanın üstüne oturur, yavaş yavaş sakimizi içeriz. Günün batışını seyreder ve hurmalarımıza bakarız. Geçen yılki soğuklardan hurmalarımız hırpalandı. Benim büyükbabamın dedesi o hurmayı dikmişti. Sakimizi içerek hurmaya bakarız, güneşin batışını izleriz." Güler yüzle, bir dostun diğeriyle konuşmasındaki rahatlık ve sevecenlikle sarhoşun yüzüne bakıyordu. Sarhoş yaşlı adamın söylediği şeylerin ayrıntılarını takip etmeye çalışırken yüzü yumuşamaya başladı.

Sıkılı yumrukları gevşedi ve yaşlı adam sözünü bitirince. "Ben de saki severim," dedi. Ve sesi yavaş yavaş yumuşadı, eski haşinliğini kaybetti. Yaşlı adam, "Evet. Ve eminim senin de harika bir hanınım vardır." Sarhoş hüzünlü hüzünlü başını sallamaya başladı, "'Hayır, bende karı yok, aile yok." Trenin sallantısına uyan bir baş sallamasıyla sözünü tekrar etti, "benim eşim yok, ailem yok." Biraz durdu ve biraz önceki haliyle hiç uymayacak bir yumuşak sesle, "Ne karım var. ne evim var. ne elbisem var, param yok, alet edevatım yok, yatacak yerim yok. Kendimden utanıyorum." Koca sarhoş hıçkıra hıçkıra ağlarken bütün bedeni sarsılıyordu. Onun üstündeki kısımda bir reklam bir oturma beldesinin konforlarından bahsediyordu. Reklamın dediği ve şu anda gözümün önünde yer alan manzara tam bir alaysama idi. Bu alaysama beni etkiledi. Birdenbire kendimden utandım. Temiz elbiselerimden ve bu-dünyayı-demokrasi-için-güvenli-bir-yer-yap tutumumdan utandım: kendimi o sarhoştan daha fazla kirli ve aşağılık hissettim. Yaşlı adam, "Vay vay, gerçekten kötü bir şansızlık olmuş," diyerek onu anlayışla dinledi. Ama. onun mutlu ve coşkulu gözleri yine aynıydı. "Gel şuraya otur, hadi bakalım, bana hepsini anlat!" Bu esnada tren ineceğim istasyona gelmişti. İstasyon çok kalabalıktı ve kapı açılır açılmaz insanlar trenin içine hücum ettiler. Vagondan dışarı çıkarken yeniden arkama dönüp baktım; sarhoş işçi bir çuval gibi kanepeye yığılmış ve yaşlı adamın kucağına başını koymuştu. Yaşlı adam kurumuş kusmuklu başı okşuyordu: gözlerinde anlayış ve şefkat vardı. Tren istasyondan ayrılırken oradaki bir kanepeye oturup, bu yaşantıyı yeniden gözden geçirmek istedim. Benim kasla ve kemikle başarmaya çalıştığımı yaşlı bir adam gülümseme, anlayış ve şefkat dolu birkaç cümle ile başarmıştı. Gerçek aikidoyu şimdi gördüğümü anladım: kurucusunun dediği gibi aikido bir uzlaşma sanatı idi, bir dövüş aracı değil. Kendimi ahmak, saldırgan ve kaba hissettim. Bu olaydan sonra tamamıyla farklı bir anlayışla aikido çalışması yapmam gerektiğini görebiliyordum. Henüz aikidoyu ve uzlaşmayı bilmediğimi anlamıştım.

Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI Doğan Cüceloğlu

 


Öğretmen artık kulak çekiyor!

Öğretmenler tokadı azalttı. Artık kulaklar çekiliyor..

18 Şubat 2008 10:43

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmenlerin öğrencilere uyguladıkları cezalandırma biçimlerini araştırdı. 1992’den 2006’ya kadar öğrencilerin karşılaştıkları öğretmen dayağının incelendiği anket çalışmasında, 1992’de öğrencilerin en çok karşılaştıkları bedensel cezalandırma biçiminin "tokat atma", 2006’da ise "kulak çekme" olduğu ortaya çıktı.


Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmenlerin öğrencilere uyguladıkları cezalandırma biçimlerini araştırdı. Buna göre tebeşir ve silgi fırlatma oranlarında artma; başını duvara ve sıraya vurma, çok şiddetli dövme, kafa kafaya tokuşturma, ayakta durdurma, yumruk atma, cetvelle vurma uygulamalarında da azalma olduğu saptandı. İlköğretim ve lise öğrencilerinin öğrenimleri boyunca karşılaştıkları öğretmen dayağının nedenleri, biçimi ve sonuçlarının araştırıldığı ankette, 1992’den 2006’ya kadar elde edilen veriler karşılaştırıldığında, öğrencilerin bedensel ceza ile karşı karşıya kalma sıklığının arttığı görüldü. Öğrencilerin büyük bir bölümü, mesleğinde ve özel yaşamında sorunlu öğretmenlerin daha çok şiddete başvurduklarını belirtiler.

Uzmanlar, şiddetin ister sokakta ve evde olsun, ister işyeri ve okulda, artmasının altında en çok sosyal ve ekonomik nedenlerin yattığını belirtiyorlar. Şiddetin yaygınlaşmasında aile içi iletişim eksikliği, eğitim düzeyinin düşüklüğü, kültürel anlamda değerlerin yok edilmesi gibi etkenler de önemli rol oynuyor.

Hangi ceza arttı hangisi eksildi

Eldeki veriler ışığında 1992’den 2006’ya kadar öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları bedensel cezalarda şu değişimler görüldü:



Tokat atma: 1992 yılında yüzde 57.55 iken, 2006’da yüzde 38.17’ye geriledi.

Kulak çekme: Yüzde 43.83 ile en çok rastlanan ceza.

Çok şiddetli dövme: Yüzde 10.40’dan yüzde 5.83’e düştü.

Saç çekme: 1992’de yüzde 30.87 iken, 2006’da yüzde 28.67 oldu.

Tebeşir-silgi atma: 1992’de yüzde 25.00 iken 2006’da 28.33’e çıktı.

Tekme atma: 1992’de yüzde 11.58 iken 2006’da yüzde 13.00’e yükseldi.

Sopayla vurma: Yüzde 14.60 iken yüzde 11.67’ye geriledi.

Başını duvara-sıraya vurma: Yüzde 7.72’den 4.67’ye geriledi.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=340508alınmıştır


ÖSS için şok itiraf !

Dünyanın en zeki insanı olarak bilinen Nadia Camukova' dan ÖSS itirafı...

08 Ocak 2007 12:04

Nadia Camukova, Einstein'ın zekâ testinden 200 puan üzerinden 199.37 aldı. 7 dil bilen Camukova, 25 yaşında dünyanın en genç profesörü oldu. Prof. Dr. Nadia Camukova, Türkiye'deki sınav sistemini eleştirdi. Dünyanın en zeki insanı, "Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak çok yanlış." dedi.

Moskova Beyin Araştırmaları Enstitüsü tarafından dünyanın en zeki insanı ilan edilen Prof. Dr. Nadia Camukova, "Bugün Türkiye'de üniversiteye girmeye kalksam belki ÖSS'yi kazanamam!" itirafında bulunuyor. Türkiye'deki sınav sisteminin öğrencilerin kapasitelerini körelttiğini söyleyen Camukova, sınav sistemi ile ilgili ise şu yorumu yapıyor: "Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak kadar yanlış bir şey yok. İnsan hayatını Milli Piyango'dan çekmiyor ki!"

Dünyanın en zeki insanı Camukova, Türkiye'deki üstün potansiyelli insan özelliğinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını iddia ediyor. Türkiye'nin dâhilerinin yabancı ülkeler tarafından bilinçli olarak yok edildiğini vurgulayan Camukova, "Bazı üstün zekâlı öğrencilerle normal zekâlı çocuklar aynı ortamda kaynaştırılmaya çalışılıyor. Bu tür yollarla üstün potansiyelli çocuklar yok ediliyor, normalleştiriliyor." diyor. Genç Profesör, Türkiye'de televizyon kültürünün insanları tembelliğe sürüklediğine de dikkat çekiyor.

Dünyada genel kabul gören istatistiki verilere göre bir toplumda 1 milyonda 1 dâhi çıktığını söyleyen Nadia Camukova, Türkiye'de üstün potansiyelli dâhi seviyesinde en az 70 insanın olması gerektiğini belirtiyor. Türkiye'de bulunan 70 dâhiden en az 60'ının normalleştirilerek çürütüldüğünü öne süren genç profesör, yeni doğmuş çocuklarla 7-8 yaşına kadar gelmiş olanları kurtarmanın mümkün olduğunu anlatıyor. Camukova, Rusya'daki sistemi ise şöyle özetliyor: "Bu iş devlet politikası olmalı. Bunun içine o çocuğun doğduğu günden itibaren sağlık kontrolü ile birlikte beyin kontrolü gelişmesini inceleme işi devreye girer. 1 yaşına kadar her 15 günde bir, eve gelerek çocuğu kontrol eden doktorları olan ülkeler var. Bunlardan biri Rusya. 1 yaşını doldurana kadar doktor çocuktan sorumludur. Her 15 günde bir, eve giderek evin sıcaklık derecesinden içindeki moral düzeyine kadar bütün verileri, özel defterine geçer. Ve o çocuğun ölmesinden de doktor sorumludur."

Nadia Camukova şu an 30 yaşında. 25 yaşında iken dünyanın en genç profesörü olmuş. 3 yıl önce yapılan Picasso testinde 360 üzerinden 357, Einstein standartları ölçümünde ise 200 üzerinden 199,37 puan alarak dünyanın en zeki insanı unvanını almış. Camukova, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça olmak üzere 7 yabancı dil biliyor. Bugüne kadar 3 bin civarında kitap okuyan Camukova, "Her gün bir kitap okumaya çalışıyorum. Karl Marks'ın Das Kapital'ini 4 yaşında okudum. Kur'ân'ı da aynı yaşta okuyup ezberledim. Okuduğum bir kitabı ikinci kez okumam ama zevk alarak tekrar tekrar okuduğum tek kitap Kur'ân'dır. Her 20 günde bir okurum." diyor. 'Dindar mısınız?' sorusuna, 'İnanacak kadar zekiyim.' diye cevap veren Camukova, "Yaratılışa inanıyorum. İnanmıyorum diyen insanlar kısa vadeli inançlarla yaşarlar aslında." diye konuşuyor.

600 bini üniversiteye giriş sınavında bu soruyu yanıtlayamıyor!

80-(12+3+8) = ? Pervin Kaplan yazdı... 14 Haziran 2010 Pazartesi, 09:27:15

BU soruyu ilköğretim 3. sınıf öğrencileri matematik dersinde çözüyor. Ancak üniversiteli olmaya hazırlanan lise son sınıf öğrencisi ya da mezunu 1.5 milyon gençten 600 bini üniversiteye giriş sınavında bu soruyu yanıtlayamıyor.
Geçtiğimiz gün ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan’la bu hafta başlayacak Lisans Yerleştirme Sınavları öncesinde röportaj yaptık. 36 yıldır üniversite sınavlarını gerçekleştiren kurumun başındaki kişi olarak kendisini en çok hangi tür soruların yapılamıyor olmasının şaşırttığını sordum. Artık şaşırmadığını ama yüzde 99’unun çok rahat çözebileceği soruları yarım milyonu aşkın gencin çözememesine üzüldüğünü söyledi.
Sonra da bunu örnekle açıkladı:
“Bir iki yıl önce üniversiteye giriş sınavında 80 - (12 + 3 + 8) = ? diye bir soru sorduk. Şimdi bu soruya baktığınızda ne düşünürsünüz? ‘Çocuklar bunu yapar’ dersiniz. Oysa bu soruya 600 bin öğrenci cevap verememiş. Neden cevaplamamışlar, neden yapamıyorlar? İlkokul çocuğu bu soruyu yapıyor. Bunlar lise çocukları ya da mezunları. İşte bu soru gibi yüzde 99’unun kesinlikle çözmesi gereken çok basit sorular var. Ama çözemiyorlar. Biz çok basit, yüzde 100 hepsi cevap verir diye ‘Cumhuriyet kaç yılında ilan edildi?’ gibi soruları sınavlarda sormuyoruz. Ama artık kuşkuluyum. Şimdi bu soruyu sorsak, ‘Yüzde yüz doğru cevap alırız’ diyemiyorum. Herhalde yanlış cevap verenler çıkacaktır diye endişe ediyorum.”
Yarımağan’ı gerçekten de endişeye düşüren bu durum, son yıllarda eğitimde tehlike çanları çalmaya başladığının bir göstergesi olarak algılanmalı. Üniversite sınavında, SBS’de her yıl başarısızlığın artması üstelik de soruların kolay olmasına rağmen, yapılma yüzdesindeki düşüş ve özellikle de bazı devlet okulları arasındaki uçurumlar artık “eğitimde kalitenin” ne durumda olduğunu gösteriyor.
Bugün İstanbul’un göbeğinde köklü devlet liselerinin öğrencileri arasında heceleyerek okuyan öğrenciler karşımıza çıkıyor. Üniversite kapısına bu şekilde getirdiğimiz çocuklarımız bırakın dört işlemi, iki hatta tek işlemli soruları da çözemez durumdalar. Bu durumda biz bu çocukları mı yargılayacağız yoksa onları liseye kadar taşıyan ve ellerine diploma veren eğitim sisteminin ne kadar mükemmel (!) olduğunu mu tartışacağız? Çünkü çocukları yargılamak işin en kolay yanı...

www.haberturk.com dan alınmıştır.


Kazlar:

Göç eden yaban kazlarını havada süzülürken hiç izlediniz mi? Eğer izlediyseniz "V" seklinde bir formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür...


Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar. Ve sonuçta kazların hiç de "kaz kafalı" olmadıkları ortaya çıkmış. Hatta kazların yaşamında bizlerin de ders alacağı noktalar var...

* "V" seklinde uçulduğunda, uçan her kus, kanat çarptığında arkasındaki kus için, onu kaldıran bir hava akimi yaratıyormuş.
Böylece "V" seklinde bir formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışları sonucu ortaya
çıkan hava akimini kullanarak uçuş menzillerini % 70 oranında uzatıyorlarmış. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış.

Bize çıkan ders: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler.

* Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü diğer kuşların yarattığı hava akiminin dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna bu şekilde
devam ediyor.

Bize çıkan ders: Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa; bizimle ayni yöne gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.

* "V" grubunun basında giden kaz hiçbir hava akımından yararlanamıyor.
Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor.
Bu durumda en arkaya geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu
değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış oluyor.

Bize çıkan ders: Yaptığınız her isi, yeri ve zamanı geldiğinde başkasına bırakmak gerekiyor. Bu sizin için de iyi, diğerleri için de...

* Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere öndekileri bağırarak uyarıyorlar.

Bize çıkan ders: ilerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız.

* Gruptaki bir kus hastalanırsa ya da bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düsen kusa yardim etmek üzere gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta / yaralı kazın yanına gidiyor.
Tekrar uçabilene (ya da eğer ölürse, ölümüne kadar) onunla beraber kalıyorlar; yaralı kuşu asla
terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir Hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak
isteyen kazları reddetmiyor...

Bize çıkan ders: Adam olmak sadece insanlara özgü değil....


Kendinize Güveninizi Artırmak İçin Gerekenler

İçe kapanık, sessiz, bastırılmaya alışmış ve kendini beğenmeyen biri olarak yaşamaya mecbur hissediyorsanız özgüveninizi geri kazanmak için size bazı yöntemler öneriyoruz...

Bazı insanlar ne kadar da kendilerine güvenli görünüyorlar. Siz neden hep içe kapanık, sessiz kalan, bastırılmaya alışmış ve kendini beğenmeyen biri olarak yaşamaya mecbur hissediyorsunuz kendinizi?

Geçmişin geçip gitmesine izin verin

Geçmişte aldatılma ya da herhangi bir kabalığa maruz kalma gibi üzücü olaylarla karşılaştıysanız, bu tür negatiflikleri hayatınızdan çıkarmak çok zordur. Öncelikle kendinizi suçlamayı bırakmanız gerekir. Olan bitenler sizin değil, karşınızdakinin sorunudur aslında. Eğer etrafınızda bu tarz olaylara sıkça maruz kalmanıza yol açan negatif kişiler varsa derhal onları hayatınızdan çıkarın.

İnsanların bu negatifliklerinin nedeni, kendilerine saygı gösterilmesi için mücadele ediyor olmalarıdır. Kendilerini daha iyi hissetmek için kendilerine kolay hedefler arıyorlardır. Bu durumun özrü olamaz ve siz buna katlanmak zorunda değilsiniz. Negatif insanları ve size yaşattıklarını maziye gömmelisiniz.



Olumlulukları açığa çıkarın

Kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda sahip olduğumuz bütün olumsuzluklarımıza odaklanırız genelde. Aynaya baktığımızda tek gördüğümüz, eğri dişlerimiz, iri basenlerimizdir. Siz belki gülme şeklinizden ya da telaffuzunuzdan şikayetçisinizdir. Bu, sizin kendinizle ilgili algınızı etkiler ve kendinizle ilgili diğer olumlu özelliklerin üzerine de gölge düşürmeye neden olur.

Bu andan itibaren ilk aynaya bakışınızda, kendinizle ilgili üç sevdiğiniz özelliği bulun. Harika gözleriniz mi var? Saçlarınız mı ışıldıyor? Uzun bacaklarınız, dik göğüsleriniz mi var? Aynaya her bakışınızda bunları görmeye odaklanırsanız, bir süre sonra fark edeceksiniz ki aslında siz düşündüğünüz kadar kötü değilmişsiniz.
İnsanlar sizde hiçbir zaman sizin gördüğünüzü görmezler.

Arkadaşlarınıza ve ailenize sizin en çok neyinizi sevdiklerinizi sorun. Espri anlayışınız, geniş yürekliliğiniz, öğrenmeye açık olmanız… Muhtemelen sizin hakkınızda sizin zannettiğinizden güzel şeyler düşünüyorlar. Siz de çok şaşırabilirsiniz.

Kendinizi kutlayın

Kendinizde keşfettiğiniz iyi özellikler için kendinizi tebrik edin. Mesela güzel bacaklarınızı açığa çıkarmak için etek giyin ya da gözlerinizi vurgulayan bir makyaj yapın. Aynaya her baktığınızda ne kadar eğlenceli, akıllı ve şefkatli olduğunuzu kendinize söyleyin. Kendinize bunu söylemekten daha çok buna inanmalısınız da. İşte o zaman kendinize güveniniz yerine gelecektir.

Kazandıklarınızı kaybetmeyin

Kendinize güven ve özsaygıyı oluşturmaya çalışıyorken, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin sizi yeniden aşağı çekmesine, geri adım attırmasına müsaade etmeyin. Negatif insanları hayatınıza sokmadığınızdan ve arkadaşlarınızın sizi destekleyip cesaret verdiklerinden emin olun.

Yeni ilişkinizde ya da var olan ilişkinizde partnerinizin sizi bastırmasına izin vermeyin. Aksi takdirde yeniden eskiye doğru bir kayma yaşayabilirsiniz. Oysaki siz en iyisine sahip olmaya layıksınız ve daha azıyla yetinmeye mecbur değilsiniz.

Herkes kabul edilen ve takdir edilen özelliklere sahiptir. Siz de bu özelliklerinizi keşfettiniz ve kendinize güvenmeyi öğrendiniz. Kimsenin bu yeni, özgüvenli halinizle dalga geçmesine izin vermeyin.

http://www.haber365.com/Haber/Kendinize_Guveninizi_Artirmak_Icin_Gerekenler/


Okulda başarının sırrı

 Çocukların derslerdeki başarısını arttırmanın en önemli faktörlerinden biri düzenli beslenme..
20.09.2010 11:43:12

Beslenme ve Diyabetik Uzmanı Rabia Yıldız, 2010-2011 eğitim-öğretim yılı öncesinde çocuklarını okula gönderen velilere beslenme konusunda bazı uyarılarda bulundu. Zengin proteinli besinler içeren kahvaltının okul başarısında önemli rol oynadığına dikkat çeken Yıldız, özellikle çocuklarını ilk defa okula gönderen anne ve babaların çocuklardaki beslenme düzenine dikkat etmesi gerektiğini belirtti. Yıldız, şu önerilerde bulundu:

"Beslenme ve okul başarısı arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalarda öncelikle kahvaltının önem ortaya çıkıyor. Gece boyunca 8-10 saat aç kalan vücudumuz ve beynimizin toparlanması ve canlanması için kahvaltı çok önemli hale gelmektedir. Kahvaltı yapan çocukların öğrenme kapasitelerinin, kahvaltı yapmayanlara göre daha yüksek olduğu; kahvaltı eden çocukların okulda eğitime daha aktif katıldığı ispatlanmıştır. Çocuklarımızın kahvaltısında protein içeren süt, peynir ve yumurta gibi besinler mutlaka bulunmalı. Şeker içeren basit karbonhidratlar yerine ekmek veya kıymalı-peynirli börek gibi kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Çocuğumuzun kahvaltısında mevsimine uygun yeşilliklerin de bulunması, kahvaltıyı tamamlamış olacaktır."

Çocuklarımızın eğitim döneminde dikkat eksikliğinin önlenmesi, başarılarına pozitif yönde etki edeceğine işaret eden Yıldız, "Bu yüzden, dikkat eksikliğini önleyen düzenli ve belirli aralıklarla, 3 ana öğün ve 2-3 ara öğün şeklinde beslenme planı oluşturulması uygun olacaktır. Düzenli beslenme; çocuklarla kan şekeri dengesi sağlayarak, derslerde konsantrasyonu ve aktif olma durumunu iyileştirecektir. Aynı zamanda çocuğumuzu demir eksikliğinden korumak için; yumurta, et, kuru baklagiller, pekmez ve kuru üzüm gibi besinlerin düzenli tüketilmesine dikkat edilmelidir." diye konuştu.

g

Çocuklarda su ve sulu gıdaların az alınmasının, konsantrasyon kaybına sebep olabileceği için günlük ortalama 1,5 - 2 litre su ve sulu gıda tüketilmesini isteyen Yıldız, günlük tüketilebilecek gıdaları şöyle sıraladı: "Çocuklarımızın düzenli olarak balık eti, fındık, badem ve ceviz gibi yağlı tohumları tüketmesi uygun olacaktır. Bu besinlerin bağışıklık sistemimize ve hafızamıza da pozitif etkisinin olacağı unutulmamalıdır. Yine önemli yağ asitleri içeren zeytin ve zeytinyağı da beslenme düzenimizde ihmal edilmemelidir."

Çocukluğun erken yıllarında ortaya çıkabilen iyot eksikliği de, okul performansını etkilediğine dikkat çeken Yıldız, yemeklerde iyotlu tuz kullanılması uyarısında bulundu. Miktar açısından yetersiz ve tür açısından kalitesiz, tek düze beslenen çocuğun, fiziksel aktivitesinin azaldığını, bunun sonucu olarak da obezitenin ortaya çıktığını belirten Yıldız, çocuk merak duygusunu kaybetmesine neden olan bu durum konusunda ailelerin dikkatli olmasını istedi. Yıldız, şöyle devam etti:

"Çocukluk çağında kilo fazlalığı olan obez çocuklar, kilolarından dolayı imaj sıkıntısı yaşayarak, sosyal ortamlardan uzaklaşma ve dışlanma gibi psikolojik problemler yaşayabilir. Çocuğunda başa çıkılamayan ve hızlı ilerleyen kilo fazlalığı tespit eden anne-babaların; çocuklarını iyi takip etmeleri ve gerekirse bu konuda uzman bir diyetisyen profesyonel destek almaları uygun olacaktır."

Bugün     http://www.leyditurk.com/haberler.asp?haberid=8799


İşte Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü.. Okuyan herkesin ders çıkaracak yerleri olacaktır !



25 Kasım 2007 11:08Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü

Atatürk, öğretmenini nasıl görevden aldı?
Öğretmenler Günü'ydü dün... O günün anısına Atatürk'ün sofrasında yaşanan tarihi bir sahneyi hatırlatmak istedim. Gazi'ye "Devrimleri gerekirse babamıza karşı bile savunuruz" diye meydan okuyan Dr. Reşit Galip'in şerefine...

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan "Türküm doğruyum çalışkanım" andı var ya... Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran'ın eşi Feyhan, "Biliyor musun o andı kim yazdı?" diye sordu.
"Kim?" dedim merakla...
"Dedem."
"Deden kim?"
"Reşit Galip..."
İnanılır gibi değil. Ne o andın 1933'ün 23 Nisan günü Reşit Galip'in kaleminden çıktığını biliyordum ne de Feyhan'ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Reşit Galip'in torunu olduğunu...
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi'nden geçerek inerler. Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.
Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip'in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü'yle yıldızının hiç barışmaması...
Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir çalışmayı, Yener Oruç'un "Atatürk'ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip" kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye edip lafa girelim.



Etkileyen konuşma
Feyhan'ın anlattığına göre Rodos'ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris'e gelmiş.
Liseyi İzmir'de okumuşlar.
Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış.
Reşit Galip ise İstanbul Tıp'a gidip doktor olmuş.
Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savaşı'na katılmış. Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart'ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa'nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:
"Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir."
Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi'yi "milletin bir ferdi" sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş.
Tabii en çok da Gazi'nin...
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925'te Meclis'e girmiş.
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF İdare Heyeti'nde görev almış. Türk Ocakları'nda, Halkevleri' nde çalışmış. Yine Atatürk'ün isteğiyle Serbest Fırka' ya girmiş.
Ve Atatürk'ün sofrasına oturmuş. Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.

Ata'nın sofrayı terk ettiği gece

Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı.
Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den "tabya öğretmeni" ydi.
Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.
Esat Mehmet, "kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini" belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: "Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi" dedi. "Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz."
Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.
"Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız" dedi.
Ama Reşit Galip alttan almadı.
"Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez."

"Bu kokuşmuş kafayla..."
Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:
Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamışlardı.
Reşit Galip "Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez" diye kestirip attı.
Atatürk'ün kaşları çatıldı. "Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz" diye çıkıştı.
Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:
"Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır."
Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:
"Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?"
"Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır."

"Sizi de eleştiririm!"
Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:
"Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem" diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
"Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz."
İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

Milletin sofrası
Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.
Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı; "Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin" diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:
"Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır."
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp "Öyleyse biz kalkalım" dedi.
Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

Sonra neler oldu?

Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar.
"Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler.
Atatürk "Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz" der.
Sonra "Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var" diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.
Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.
Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur.
Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
Rose Noir olayı mı?
Onu da hatırlatalım:
İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.

Kütüphanedeki yatak

Reşit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü. Bu süre içinde Darülfünun'dan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı.
Eşi Zübeyre Hanım'ın deyimiyle "deli gibi çalışıyor" ama Atatürk'e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu.
Aslında Atatürk'le araları iyiydi. O Gazi'ye "Paşam", Gazi de ona "Doktor" diye hitap ederdi.
Torunu Feyhan Oran'a "Peki ne oldu da ayrıldı?" diye sordum.
Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, "Seni eve ben bırakacağım" demiş. Eve bırakınca o da saygıdan, "Ben de sizi uğurlayacağım Paşam" karşılığını vermiş. Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış. O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmış.
1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. Keçiören'deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.
1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
"Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış" dedi hiç görmediği torunu Feyhan: "Anneannem üç çocuğunu büyütebilmek için Afet İnan'dan yardım istedi. Atatürk'ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar. O evin bir odasına sığışıp diğer daireleri kiraya vererek geçindiler."
Feyhan ilkokulda her sabah içtiği andın dedesinin kaleminden çıktığını ilkokul sonda annesinden öğrenmiş.
Sonra dedesini Cebeci Asri Mezarlığı'nda ziyaret etmiş.
Dr. Reşit Galip orada, kendisinden önceki bir başka Maarif Vekili, Mustafa Necati ile yan yana yatıyormuş.

Milliyet
Can DÜNDAR

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=307088


Fiziksel cezalandırmanın çocuklar üzerindeki etkisi

Fiziksel cezalandırmanın çocuklar üzerindeki etkisini 40 senedir araştıran ABD'deki New Hampshire Üniversitesinden Murray Straus, sürekli tokatlanan çocukların IQ seviyelerinin, ailelerince uyarı yoluyla terbiye edilenlere oranla daha düşük olduğunu tespit etti.

Daily Mail'in haberine göre Straus, çocuklarla konuşmanın çocukların beyinlerinin gelişmesini sağladığını, fiziksel cezanın ise çocukları korku içinde bırakarak öğrenme yeteneklerini sekteye uğratabildiğini söyledi.

Yüzlerce Amerikalı çocuk üzerinde araştırma yapan Straus, dayak yiyenlerin IQ seviyelerinin diğer akranlarına oranla 3 ila 5 puan düşük olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra bir çocuğun ne kadar çok dayak yiyorsa testlerde o kadar az başarı gösterdiği ortaya çıktı.

g

Straus, "Çocuklarla konuşmanın beyindeki bağlantılarda ve idrak yeteneğinde artışla ilgisi vardır. Çocuğu eğitmek ve doğruları göstermek için ebeveyn ne kadar az fiziksel ceza uygularsa sözlü iletişime o kadar ihtiyaç duyulur. Dövülmek ve tokatlanmak, çocuğun hayli yüksek stres altında kalmasına yol açan tehdit edici ve dehşete düşürücü bir şeydir. Korku ve stres zihinsel yetenekte kusurlara yol açabilir" dedi.

Araştırmasında 32 ülkedeki çocuklar arasında karşılaştırma yapan Straus, ebeveynlerin fiziksel cezaya daha meyilli oldukları ülkelerde çocukların IQ'sunun daha düşük olduğunu belirledi.

http://www.haber3.com/dayak-zeka-seviyesini-dusuruyor-509405h.htmalınmıştır


Eğitim bunamayı önlüyor 

Yapılan araştırmalara göre eğitimli insanlar bunamayı daha kolay atlatıyor.
28.07.2010 10:44:49

Eğitimli insanların, bunamanın fiziksel etkileriyle daha iyi başa çıktıkları ve bir yıllık fazladan eğitimin bile bu hastalığın gelişme olasılığını önemli ölçüde azaltabildiği ortaya çıktı.

İngiliz ve Finlandiyalı bilim adamlarının yaptığı araştırma, liseden sonra üniversite öğrenimi gören kişilerin, beyinde bunamayla bağlantılı değişikliklerden, öğrenim görmeyi bırakanlara oranla daha az etkilendiklerini gösterdi.

Araştırma ekibinde yer alan Cambridge Üniversitesi’nden Hanna Keage, daha fazla eğitimin beyindeki hasarın iyileşmesiyle ilişkisi olmadığını, yalnızca daha fazla öğrenim görenlerin bu hasarla daha iyi başa çıktıklarını söyledi.

Sonuçları Brain dergisinde yayımlanan, 872 yaşlının beyinlerinin incelendiği ve şahsi bilgilerinin kullanıldığı araştırmada ayrıca, her bir yıllık fazladan eğitimin bunama olasılığını yüzde 11 oranında azalttığı gözlendi.

Araştırmanın sonuçları, çok sayıda ülkede nüfusun yaşlanması ve bunama vakalarının sayısının ciddi biçimde artmasından endişe edilmesinden ötürü önemli görülüyor.

Dünyada 35 milyon kişinin bunaklıktan muzdarip olduğu belirtiliyor.

http://www.leyditurk.com/haberler.asp?haberid=8197 alınmıştır

  

 Düşünce gücünü geliştirmenin yolları

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıklayan bir yazı yayınlamış

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıklayan bir yazı yayınlamış. İste herkesin uygulayabileceği ipuçları:

Sabahları gözleriniz kapalı duş alin. Lifinizi, sabununuzu, şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.

Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.

İse giderken farklı yollardan gitmeye çalısın. Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.

Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın.

Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.

İslerinizi farklı bir sırayla yapın.

Her gün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.

Çalışma masanızda aromalı objeler olsun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir.

Öğle yemeğine her zaman ayni saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun.

Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.

Ara sıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tat alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin.

Yemek yerken her zaman ayni sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.

Çiğdem İŞLER / hurriyet.com.tr


Çocuğum üstün yetenekli

Özel bir okulun davetlisi olarak İstanbul'a gelen ABD'li bilim insanı James Delisle, üstün yetenekli çocuklarla ilgili yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Üstün yetenekli çocukları diğerlerinden ayırmamak gerektiğini savunan Delisle, bu konuda anne babanın yanında öğretmenlere daha çok iş düştüğünü söyledi. Delisle, hurriyet.com.tr'ye özel açıklamalar yaptı.

ABD Kent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. James Delisle, çocuklar konusunda 250'den fazla makale ve 15 kitaba sahip. “Üstün yetenekli çocukları anlamak”, “Çocuğun karakter oluşumunda yapıcı rol oynamak”, “Çocukların hedef ve hayallerinin gerçekleşmesinde yardımcı olmak” gibi konularda çalışmaları var. Üstün yetenekli çocukla doğru iletişim kurmak çok önemli. Çünkü küçük yaşta ortaya çıkan sorunlar, bu çocukların kendilerinde bir sorun olduğunu kabul etmeye başlamalarına neden oluyor. İlkokula başladıklarında "Neden herkes öğretmenle aynı şeyi yapıyor da ben yapamıyorum." diye düşünmesine yol açıyor. Ya içlerine kapanıyorlar ya da dışa vuruyorlar. Kendilerini o resimdeki parçalara oturtmadıkları için de problemi "kendileri" olarak görüyorlar.

Yaşıtlarıyla arkadaşlık etmezler Çocuklar küçükken sorunların genelde okulla ilgili olacağını belirten Delisle, "Üstün yetenekli çocuklar o yaşlarda genelde ya kendilerinden küçük ya da kendilerinden büyük kişilerle arkadaşlık kurarlar. Küçükler onu akıllı bir idol olarak gördüğü için iletişim kurar. Büyükler de onun dilini, fikrini, kullandığı sözcükleri anladığı için iletişim kurar. Sosyal ortamda yaşadıkları sorunlar, genelde yaşıtlarıyla olur." diyor.

Üstün yetenekliler diğerlerinden ayrılmamalı Bu yüzden de öğretmenin görevi çok önemli. Üstün yetenekli çocuklarla diğerlerinin aynı sınıfta okumaları gerektiğini savunan Delisle, "Bu konu öğretmenin bu kadar geniş bir yelpazeyi ne kadar yönetebileceği konusundaki yeteneğiyle alakalı. Aynı sınıfta üstün yeteneklileri ve diğer ortalama dediğimiz öğrencileri bir arda tutmak, çok da başarılı olmayan çocukları üstün yeteneklilerden örnek alarak ilerlemesini sağlamak olarak kabul ediyor. Fakat bu çok nadir gerçekleşen bir durum. Öğrenme zorluğu çeken bir çocuk sınıftaki en akıllı çocuğu kendisine model olarak almayacaktır zaten. Kendisine benzeyen başka bir çocuğu örnek alacaklardır ki o da zaten başarılı bir çocuk olmayacaktır. Bu tarz bir sınıf ortamı aslında hem öğrenci hem de öğretmen için çok sinir bozucu bir durum. Çünkü eğer çok iyi yönetilmiyorsa zararı bile olabilir." diyor. Anne babalar da bazen yanlış yapabiliyor. Elbette ki herkesin çocuğu kendine göre farklı ama üstün zekalı mı? Bir de çok uzun zamandır yapılan hatalar var. Çocuklara yarış atı muamelesi yapmak gibi. Bale de yapsın, piyano çalmayı da bilsin. Yok yapamadı yüzmeye gitsin, beceremezse futbol oynasın. Bu tarz aileler, çocuklarının her konuda en önde gitmesini ve hep 100 almalarını istiyorlar.

Başarısızlık bir olaydır kişi değildir. Delisle' ye bunu sorduğumda aynı fikirde olduğumuzu söylüyor: "Pek çok çocuğun zamanı çok yoğun bir şekilde dolduruluyor. Hayatlarının her dakikası organize edilmezse onun yeteneğini boşa harcıyorlarmış gibi hisseden veliler olduğunu düşünüyorum. Akademik olarak üzerinde baskı hisseden çok fazla üstün yetenekli genç olduğunu hissediyorum. Önlerindeki iki yoldan birini seçiyorlar. Ya kendilerini mükemmel gösterecek olan konular üzerine yoğunlaşacaklar ya da hiçbir şey yapmayacaklar. Çünkü günün birinde birinin gözünde yanlış olmak istemiyorlar. Ve bu ikisi de o çocuk için doğru yol değil. Başarısızlık bir olaydır insan değildir. Eğer üstün yetenekli çocuk bir konuda başarılı olamadıysa ve ellerinden geleni yaptılarsa bu onlar için bir yanlış değil, bir hata değil. Bu onları içten içe üzen eriten bir durum. Üstün yetenekli çocuklar sadece akademik başarı olarak değil de farklı olarak algılanmak durumundalar. Bunu unutmamak lazım."


Onlar porselen bebek değil

Tabii bunu yaparken de dikkatli olmak lazım diyor Delisli ve anne babalara sesleniyor: "Üstün yetenekli çocuklar kendilerine ne yapmaları konusunda ders verilmesinden hoşlanmazlar, fakat ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar onlar hala çocuklar. Bu çocukların anne babaları tarafından belirlenecek sınırlara ihtiyaçları var. Onlara kırılgan porselen bebek gibi davranmayın”

 

Çocuk yaşadığını öğrenir

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,

Kınama ve ayıplamayı öğrenir

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,

Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edip aşağılanmışsa,

Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk devamlı utanç duygusuyla eğitilmişse,

Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetişmişse,

Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse,

Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüşse ve beğenilmişse,

Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkını saygı gösterilerek büyütülmüşse,

g

Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,

İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,

Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,

Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

(Doğan CÜCELOĞLU)

 

Son araştırma: Dâhi doğulmaz, olunur

Zekâ ve yetenek genetik olarak aktarılmıyor, gelişim sonucu ediniliyor

Yeni bilimsel çalışmalar, ‘doğuştan gelen yetenek’ gibi kalıpların geçerliliğini yitirmesini doğuruyor.

Kanada’daki Mc Gill Üniversitesi’nden Michael Meaney, yaptığı araştırmalarda kalıtımla aktarılan özelliklerin gen ve çevrenin karşılıklı etkileşimi sonucu belirlendiğini ortaya koydu.

Doğuştan gelen yetenek” gibi kalıpların geçerliliğini yitirmesini doğuran yeni bulgular, yeteneğin gelişim sonucu ortaya çıkan bir özellik olduğunun ispatına dayanıyor.

Cambridge Üniversitesi’nden Patrick Beaston da canlıların yaşamlarının başlangıcında farklı yolları izlemeyi başarabilecek donanıma sahip olduklarını, bu farklı yolların ise canlının yaşamını sürdürdüğü ortam tarafından belirlendiğini düşünüyor.

http://www.haberturk.com/dunya/haber/591369-son-arastirma-dahi-dogulmaz-olunur alınmıştır

Toplum Psikolojisi Deneyi!

Fransa’da "televizyonun gücünün insanlara neler yaptırabileceğine" ilişkin deney, insanların bir yarışma programı uğruna başkalarına fiziksel işkence edebildiğini gösterdi.


Az Uyuyan Çocuk Başarısız Oluyor

Araştırmalar, uykuları yetersiz olan çocukların okuma, yazma ve problem çözme becerilerinin bozulduğunu ve sağlıklı uyuyanlara göre daha düşük notlar aldıklarını gösteriyor. Amerikan Hastanesi Uyku Kliniği Bölüm Şefi Dr. Sabri Derman, uykunun, vücudun değil, beynin dinlenmesi için şart olduğunu dile getirerek, uykunun beynin ve vücudun en verimli şekilde iş görmesi için olmazsa olmazı olduğunu bildirdi.

Erişkinlerin tam dinlenebilmesi için gerekli olan ideal uyku süresinin kişiye göre değiştiğini ifade eden Derman, ilkokul öncesi küçük çocukların ise 11-13 saat, ilk ve orta öğrenimdeki çocukların 10-11 saat uyumaları gerektiğini kaydetti.

Üniversite döneminde gençlerin uyku gereksiniminin de genelde 8-9 saat olduğunu dile getiren Derman, yetersiz süreli veya kalitesiz uykunun çocukların psikolojik durumlarını bozacağını ve akademik başarılarını etkileyeceğini ifade etti. Bilimsel araştırmalarda, uyku süreleri bir hafta süreyle bir saat bile azalan çocuklarda dikkat, konsantrasyon, öğrenme ve hafıza becerilerinde ölçülebilir belirgin azalmalar olduğunu saptandığını da belirten Derman, şunları dile getirdi:
Haberin devamı ↓reklam


''Uykuları yetersiz olan çocukların okuma, yazma ve matematik problemlerini çözme becerilerinin bozulduğunu ve sağlıklı uyuyanlara göre bu öğrencilerin daha düşük notlar aldığını açıkça gösteren araştırmalar bulunuyor. Araştırmalar, ergenlik yaşındaki gençlerde de uyku problemlerinin ve yetersiz uykunun çok yaygın olduğu göstermekte. Eksik uyku çok belirgin davranış sorunlarına, öğrenme problemlerine ve akademik performans düşmesine yol açar. Bu yaş grubundaki gençlerde sıklıkla gece uykuya dalmakta zorluk, sık uyanma, sabah dinlenmeden uyanma veya çok zor ayılma, gün içinde yorgunluk ve kolayca uykularının gelmesi şikâyetleri görülür. Bu şikâyetlerle davranış bozuklukları, devamsızlık, öğrenme güçlüğü ve akademik başarısızlık arasında da bir ilişki bulunuyor. Anne ve babaların çocuklarının uyku sağlığına en azından beslenmeleri ve genel sağlıkları kadar özen göstermeleri gerekiyor.''

sağlıklı uyku için gerekli kurallar

Derman, sağlıklı bir uyku için dikkat edilmesi gereken genel kuralları da şöyle sıraladı: ''Her sabah aynı saatte uyanarak biyolojik saatinizi koşullandırın. Öğleden sonra ya da okul sonrası şekerleme yaparsanız yarım saati aşmayın. Yatakta okumayın, Chat yapmayın, twitlemeyin, mesajlaşmayın, TV seyretmeyin, telefonla konuşmayın, abur cubur yemeyin. Öğleden sonraları ve akşamları kafeinli, sodalı içecekler kullanmayın. Yatağa aç gitmeyin ama akşam yemeklerini hafif yiyin, gece çok su içmeyin. Egzersizlerinizi yatmadan en az 4 saat önce yapın. Yatak odası sessiz, karanlık, yaklaşık 23-24 ısıda derece olsun. Yatmadan önce yoğun video oyunları, korku filmleri seyretmekten kaçının. Dertleri, sorunları, endişeleri yatağa taşımayın, olumlu düşünün. 20 dakikada uyuyamazsanız kalkıp başka bir odaya geçin, sıkıcı şeyler okuyun, uykunuz gelince yatağa dönün. Okul dışı aktiviteler çok zaman alıyorsa azaltmayı düşünün, ders için gece geç saatlere kadar çalışmanın kalıcı yararı olmadığını unutmayın. Uyku sorunları bir iki haftayı geçerse bunları gözlemleyin, not edin, doktorunuza veya bir uyku uzmanına danışın.'' http://www.haber365.com/Haber/Az_Uyuyan_Cocuk_Basarisiz_Oluyor/


..

 

.....

 

...