foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

Ordu

Karadeniz Söylencesi

Yörede "Karadeniz gibi huysuz, konuksevmez" deyişi yaygındır. Buna bağlı olarak da şu söylence anlatılır:

Bir zamanlar Karadeniz'in yerinde Pontos adlı bir ülke vardır. Ülke zengin mi zengindir, ama Pontoslular huysuz, dönek, hırçın insanlardır. Hele de konuğu hiç sevmezler. Bu yüzden ülkeye konuksevmez Pontos anlamında "Pontos Aksinos" da denir. Günün birinde Pontos'a Kafkas Dağları'ndan bir ermiş konuk olur. Her gittiği yere iyilik götüren, insanlara iyiyi, doğruyu öğütleyen bu ulu kişinin, Pontos'ta çaldığı her kapı kötü sözlerle yüzüne kapanır. Kime selam verse, karşılık alamaz. Kimse bu iyi yürekli Tanrı adamına ilgi göstermez.

Ermiş hemen bu ülkeden uzaklaşmak ister. Boztepe'ye çıkıp bir Pontos ülkesine, bir de gerideki yeşil yamaçlara bakar: "Ey bahtı da yüreği de kara Pontos... Sulara gömülüp ettiğini bulasın" diye ilenir.

Sözü biter bitmez, gök bulanır, yer sulanır, koca Pontos ülkesi sular altında kalır, kapkara bir deniz olur. Adına Karadeniz denir. Karadeniz'in huyu, suyu da Pontoslular'a çekmiştir. Hırçınlığı, konuk sevmezliği bu yüzdendir.

Telli Gelin söylencesi

Ordu yakınlarında bir köyde yaşayan Mehmet, evlendiğinin ertesi günü askere alınır. Aradan on beş yıl geçer. Sonunda tezkere alır. Dönerken yolda yaşlı bir adamla karşılaşır. Adam yolculuğun nereden nereye olduğunu sorar. Mehmet de anlatır. "Oğulcuğum sen bunca yıl askerde kalmışsın üç yıl benim yanımda kal da sana hayatın boyunca lazım olacak üç öğüt vereyim." der. Mehmet kabul eder; Birlikte adamın memleketine giderler.

Aradan bir yıl geçer yaşlı adam ilk öğüdünü verir.: "Doğru yol varken eğri yoldan gitme." İkinci yılsonunda "Her yüzüne güleni dost sanma. Aslını öğrenmeden bir karar verme." der. Üçüncü yılsonunda da yaşlı adam "Sabırlı ol sabrın sonu selamettir. "der ve memleketine dönmesine izin verir. Vedalaşıp ayrılırlar.

Mehmet çavuş yola çıkar bir an önce sılaya varma özlemi içerisindedir. Her zaman gittiği yolu bırakıp kısadır diye ormana dalar Burada eşkıyalarla karşılaşır; Canını zor kurtarır. Hem tehlike atlatmış hem de zaman kaybına uğramıştır. Aklına ilk öğüdü gelir. Her zaman gittiği yola döner.

Köyüne yaklaşırken yolda bir atlı görür. Atlıyla söyleşirken, onun kendi köyünden olduğunu anlar. Ailesinden haber sorar. Adamın Mehmet Çavuş'un karısında gözü vardır. Bunun için: "Var git sana yazık olmuştur, Karın bir delikanlıyla birlikte" der. Mehmet Çavuş çok öfkelenmiştir. Atını son hızla sürer. Evine vardığında gün ağarmak üzeredir. Pencereden bakar ki karısının yanında bir delikanlı uyumakta. Hemen tabancasına sarılır. Sonra aklına yaşlı adamın öğüdü gelir.

Araştırınca da gencin kendi oğlu olduğunu öğrenir. Elini kana bulamaktan kurtulmuştur.

Şuayip Tepesi'ne ilişkin söylence

Giresun'da bir karı koca yaşamaktadır ve birbirilerini çok sevmektedir. Fakat zamanla koca verem hastalığına yakalanır kan kusmaktadır. Karısını çağırır ve düşmanları haricinde biri ile evlenmesini vasiyet eder. Kadın çok üzülür ve kocasının kurtulması için Tanrıya gece gündüz yalvarır dua eder.

Kadın bir gece uykuya dalar rüyasında Hızır A.S.ı görür. Hızır a.s.ona "Üzülme Allah'tan umut kesilmez. Kalk Ordu da Ulubey yakınındaki Şuayip Tepesi'ne git orada bir su kaynağı vardır ondan kocana bol bol içir tekrar eski sağlıklı günlerine dönüp mutluluk içinde yaşayın.

Kadın uyanır uyanmaz kocasını alıp Ordu'ya Ulubey'e gelir. Şuayip Tepesi'ndeki  kaynağa kadar kocasını sırtında taşır. Adam sudan kana kana içer ağzından burnundan kan boşanır. Ama iyileşir, tekrar sağlığına kavuşur. Bu yüzden Ulubey'deki Şuayip  Tepesi'nde bulunan suyun hastalara şifa verdiğine inanılır.

Günümüzde de Şuayip Tepesi'ndeki su şifalı olarak bilinir ve insanlar şifa bulmak için buraya gelir.

 

Uzun Kızlar Efsanesi

Yüzlerce yıl önce Mesudiye yöresinde üç Türkmen kardeş yaşarlarmış. Bu kardeşler, kış mevsiminde Mesudiye yöresinin kuytu ve sıcak yerlerinde, yaz mevsiminde de yüksek yaylalarda yaşamlarını sürdürürlermiş. Her üç kardeşin de sürülerce koyunları ve yüzlerce atları varmış. 

Karababa, Karaaslan ve Eriçok adındaki bu üç kardeş, canlı kelekti koyunları, yağız at sürüleriyle mutlu bir şekilde yaşayadururlarken, günlerden bir gün büyük bir düşman ordusu çıkagelmiş. Onların bu mutlu yaşamları da sona ermiş. Sona ermiş ama, Türkmenler hemen teslim olmamışlar. Düşman ordularıyla aralarında denk olmayan ama yiğitçe bir mücadele başlamış. Karababa ve Karaaslan adlı kardeşler, bulundukları mevkide yiğitçe mücadelelerinden sonra şehit düşmüşler. 

Üçüncü ve en kuvvetli kardeşin askeri daha çokmuş. Onun için bu kardeşin bulunduğu tepeye "Eriçok Tepesi" denmiş. Eriçok tepesi müstahkem bir kalenin bulunduğu, bir tarafı kayalık ve uçurum olan yüce bir tepedir. Düşman, bu tepeyi de kuşatmış. Tepenin üzerindeki kalenin önlerinde günlerce savaş olmuş. Düşmanlar tepeyi savaşarak alamayınca beklemeye başlamışlar. Kalede su ve yiyecek bitmiş. Günün birinde kaledeki Türkmenler artık susuz kalamayacaklarını anlayınca Eriçok Tepesi’nin yakınlarında bulunan Kübet çeşmesine su getirmeleri için 12 savaşçı ve iki yiğit kız göndermişler. 

Kızlar çeşmede suyu doldurmuşlar. Savaşçılar da kendilerine saldıran düşmanlarla savaşmaya başlamışlar. 12 savaşçı savaşadursun, kızlar Eriçok tepesine hızla tırmanıyorlarmış. Ama düşman durur mu? 12 yiğidi şehit ettikten sonra kızların peşine düşmüşler. iki yiğit Türkmen kızı, kaleye epeyce yaklaşmışlar. Fakat düşman atlıları peşlerinden yetişmiş. Düşmanın nefesini enselerinde duyan kızlarında başka çareleri kalmamış : 

- Allah'ım demişler... Bizi düşmana teslim etme!.. Yeri yar da yerin içine girelim... Onların eline teslim olmaktansa ölmek daha iyidir. 

Yüce Tanrı onların bu masum isteklerini kırmamış. Yer yarılmış ve onlar bağrına basmış. Kızların öyle uzun, öyle güzel saçları varmış ki, saçlarının bir kısmı dışarıda kalmış. 

Uzun bir mücadeleden sonra Eriçok Tepesi düşmüş. Yerin yarılıp yarılmadığını bilemeyiz ama, Uzun Kızların mezarları ve Eriçok Kalesi'nin önünde binlerce mezar, bugün bile durmaktadır. O civarlar gezildiğinde insanoğlu ister istemez ürpermektedir. Her üç tepede de, yani Eriçok, Karababa ve Karaaslan Tepelerinde bu mübarek zatların mezarları ziyaret edilmektedir.

 

Rize

Kemençeye ilişkin söylence

Rize yöresinde kemençe üzerine çeşitli söylenceler vardır. Bunlardan biride şöyledir.

Rize de kan davalı iki ailenin kız ve erkek çocukları birbirine aşık olur ama aileleri bir türlü onları evlendirmeye razı olmaz. Ailelerine söz geçiremeyeceklerini anlayan gençler aralarında kavilleşip kaçarlar. Sonunda kaçıp bir ormana saklanırlar iyice sıkıştırılırlar kurutulamayacaklarını anlayan gençler kucaklaşıp birlikte Tanrıya yakarırlar: "Bizi bunların elinden kurtar Tanrım. Dal olup bölüşelim, saz olup söyleşelim".

Az sonra köklenmeye, dallanıp budaklanmaya başladıklarını hissederler. Yüzlerinde mutlu bir  gülücükle son kez kucaklaşırlar. Kız limon, delikanlı servi ağacı olmuştur.

Bir süre sonra limon ağacından kemençe, servi ağacından da yay yapılır. Bir araya gelince saz olup söyleşirler. Söz olup sevdalarını dile getirirler. Böylelikle sonsuza dek sevdalarını dile getirmiş olurlar.

  


Sakarya

Sapanca gölü Söylencesi

Günün birinde Sapanca'ya bir ermiş gelir. Selam verir selamını alan olmaz. Konuk olmak ister kimse konuk etmek istemez. Akşama yorgun argın kasabadan dönerken uzaktan ışık sızan küçük bir kulübe görür. Bir adım daha atacak gücü kalmamıştır. Kulübeye varır, kulübede geçimini sapan yaparak sağlayan iyi yürekli bir insan yaşamaktadır. Ermişi güler yüzle karşılar: buyur eder. “Hoş geldin safalar getirdin aşı şimdi ocaktan indirmiştim Tanrıdan bir misafir istiyordum sen geldin" der ve en rahat köşeye misafirini oturtur. İzzeti ikramda bulunur. Daha sonra da yatacak yer gösterip yatırır. Davranışı ermişi çok memnun etmiştir.

Ertesi gün erkenden kalkarlar. Ermiş teşekkür edip izin ister ve yola koyulur. Sapancı da karşı tepelere değin onu uğurlar. Dönüşte aşağıdaki kasabayı göremez. Yerinde kocaman bir göl olmuştur. Küçük kulübesinden başka ev kendisinden başka insan kalmamıştır.

Kasaba tüm kötülükleriyle yok olmuştur. O günden sonra göle Sapancı Gölü denilir. Zamanla da bu Sapanca'ya dönüşür.

Ağaç Baba Söylencesi

Adapazarı'nın Erenler Tepesi'nde Ağaç Baba adlı bir ermiş yaşarmış. Söylenceye göre Ağaç Baba bahar gelince ormana iner, boş tarlalara fidan diker. Ağaç yetiştirir. Ağaç Baba'nın diktiği fidanlara el sürenin, onlara zarar verenin elleri kurur; Başına her türlü kötülük gelir. Bu yüzden kimse ormana el süremez.

Söylenceye göre Ağaç Baba ölüm döşeğinde iken "Benden sonra çocuklarınızın mutlu, topraklarınızın bereketli olmasını isterseniz ağaçlara dokunmayın benim hayır duamı alarak, dünya ve Ahirette mutlu olmak istiyorsanız ağaç dikin" diye vasiyet eder.

Günümüzde de yörede ağaçlara zarar verenlerin kötülük göreceklerine inanılır.

Beş köprü söylencesi

Günün birinde sakar Dede adında bir ermişin yolu bu yöreye düşer. Sakarya üzerindeki Beşköprü'den durdurulup geçiş vergisi istenir. Dede parası olmadığını ve bu parayı ödeyemeyeceğini söyler. Fakat parası yoksa köprüden de geçemeyeceği kendisine söylenince ellerini açıp Tanrı'ya dua eder. Duası bitmeden nehir yer değiştirip ovadan akmaya başlar. Sakar Dede'nin gösterdiği ovadan akmaya başlamıştır.

İnanışa göre o günden sonra nehrin adı sakar diye anılmaya başlar. Bu ad zamanla Sakarya'ya dönüşmüştür. Erenler Tepesi'ndeki ermişin de Sakar Dede olduğuna inanılır.

Şeyhler Köyü'ne ilişkin Söylence

Orhan Gazi Akçakoca'ya doğru ilerlerken Şeyhler Köyü'nün biraz güneyinde mola verir; Konaklar Köyden Şeyh İsmail Askerlerin karnını doyurmayı üstlenmiştir. Karargâha gider, askerlerin önüne, bir kişilik yemek bırakır. Orhan Gazi buna kızar ama, askerler doymuş yemek artmıştır bile Orhan Gazi Şeyhin bu kerameti karşısında elini öper, bir dileği olup olmadığını sorar. Şeyh ezan sesinin duyulduğu alanın kendisine bağışlanmasını ister. Bu dilek yerine getirilir.

İnanışa göre "Hacet Bayramı " , her yıl o günün anısını yaşatmak için düzenlenir. Bu bayramda yemekler ne denli az, konuklar ne denli çok olursa olsun, herkesin karnı doyar.

  


Samsun

Tütüne ilişkin söylence

Çok eski devirlerde amazon denen savaşçı kadınlar yaşarmış Samsun ve çevresinde bunlar kendileri gibi küçük çocuklarını ve başka ülkelerden kaçırdıkları kızı çocuklarını da kendileri gibi yetiştiriyorlarmış.

Günün birinde Karadeniz'den gelen savaşçılar Amazonları yener ve iç kesimlere doğru sürerler onlarda kendilerini kurtarmak için saçlarını keser ve toprağa gömerler .Zamanla bu saçlar filiz verir tütün olurlar.

Bir başka efsaneye göre de Yaylalarda  sürülerini yayan çobanlar ısınmak için kendi kendine yetişip insan eli değmeden kurumuş tütün yapraklarını yakarlar. Oluşan dumanı içerlerine çekerler zamanla bu duman hoşlarına çeker kamış dallarından yaptıkları borularla duman çekme işini büyütürler zamanla kendilerine başkaları da katılır böylelikle bütün dünya tütünü tanımış olur.

Cini Bağdat (Cüneyd-i Bağdadî) Türbesi söylencesi

Terme İlçesindeki Cüneydi Bağdadi türbesine ilişkin söylence aşağıda ki şekilde anlatılmaktadır.

İslam ordularıyla  Samsun önlerine gelen Cüneyd adlı bir yiğit, düzlükte savaşırken bir kolunu yitirir. Savaşa savaşa bir tepede şehit düşer. Kolunun ve bedeninin şehit düştüğü yerlere birer türbe  yaptırılır. Daha sonra kol, gövdenin yanına gömülür. Ama ertesi gün kolun eski yerine döndüğü görülür.

Burası günümüzde de bir adak ve ziyaret yeridir. Dileğinin gerçekleşmesini isteyenler burayı ziyaret ederler.

Eğri Kale söylencesi

Söylenceye göre Terme ilçesinin Kırgıl köyünde  bulunan kale insan yapısı değildir. Bu Kale Nuh Tufan’ında Nuh Peygamberin gemilerini bağlaması için Tanrı yaratmıştır. İlk kar buraya yağar üzerine duman çökerse havanın bozacağına inanılır.

Söylenceye göre bir zamanlar Çarşamba ve Terme ovaları denizle kaplıdır. Kale o zamanlar çok yüksek olduğu için gemilerin iskelesi durumundadır. Halk su ihtiyacını buradaki sarnıçlardan karşılamaktadır.

Zaman sonra toprak yarılır İstanbul boğazı oluşur. Denizlerin birbirine karışmasıyla kalenin bulunduğu yerdeki sularda çekilir ve Samsun ovası ortaya çıkar.

Günümüzde de su biraz kazıldığında su kum ve midye kabukları çıkmaktadır.

 


Siirt

Cudi Dağı'na ilişkin söylence

Siirt'in güneyinde Hakkâri sınırlarındaki Cudi Dağı, Nuh Peygamber'in gemisinin tufandan sonra karaya çıktığı yerdir. Şirnak İli'nin güneyindeki dağdan inen Nuh Peygamber ve oğulları yaşamı yeniden burada başlatmışlardır. Nuh Peygamber'in Cudi Dağı'nı aşıp Şırnak'ı da kurduğu söylenir. Bir zamanlar Şehrin Şehr-i Nuh adıyla anılması bundandır. Günümüzde Haziran ve temmuz aylarında Cudi Dağları'na çıkılır. Geminin oturduğuna inanılan tepe ziyaret edilir. Söylenceye göre Nuh'un Karaya çıktığı vakit kurban kestiği yerde burasıdır.

Şeyh Fakirullah ve Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya ilişkin söylence

Bir zamanlar Erzurum Hasan Kale yöresinde çok sevilen, sayılan hürmet edilen Osman efendi adında bir ermiş yaşamaktadır. Osman Efendi bir akşam namazı kılar ve İstihareye yatar. Rüyasında ak saçlı biri ona mürşidini aramak üzere yola çıkmasını söyler.

Ertesi gün Osman Efendi'nin bir oğlu olur adını İbrahim Hakkı koyar. Çocuk büyür, gelişir, çevresi tarafından çok sevilmekte ve neşe kaynağı olmaktadır. Osman Efendi rüyasını unutamamakta çevrisinin ısrarına rağmen hazırlığını tamamlar ve  bir gece gizlice yola çıkar. Erzurum'a gelir. Burada bir yandan Gümrükçü Derviş Efendi'nin oğluna ders vermekte bir yandan kendini geliştirmek için derslere devam etmektedir. Bir yandan da da Lala Paşa camisinde İmamlık yapmaktadır. Burada Erzurum'a gelen Eyüp Efendi adlı bir dervişle dost olur. Ama hala mürşidini aramaktadır. Sonunda Siirtli Şeyh Fakirullah ile tanışınca "oh aradığımı buldum" der. Onunla Siirt'e gidip ona hizmet etmeye başlar.

Aradan yıllar geçer bir gün Siirt'ten Erzurum Hasankale'ye bir haber gelir. Osman Efendi oğlu İbrahim Hakkı'yı Siirt'e istemektedir. İbrahim Hakkı amcasıyla Siirt'e gelir. Amcalarının elinde iyi bir eğitim görmüş bilgili akıllı bir çocuktur. Babası oğlunun halini görünce hem şaşırır hem de sevinir.

O günden sonra oğlunun eğitim ve öğretimiyle ilgilenir ve bir yandan da Şeyh Fakirullah delikanlıyı eğitmekle ilgilenir.

İbrahim Hakkı günün birinde telaşla babasının yanına varır. Düşünde ak serçe sürüsünü görmüştür. Serçeler halka saldırmaktadır. Üzerine gelenleri kovalar ama bir tanesi sağ omuz unun üzerine konmuştur. Babasından bu düşü yorumlamasını ister. Osman efendi heyecanlanır. Elini oğlunun başına koyar. Ateşi vardır, hastadır. Şeyh Fakirullah ile birlikte başından ayrılmaz. İyileşmesi için Tanrıya yalvarırlar. Ertesi gün Şeyh Fakirullah Osman Efendi'ye dönerek "Geçmiş olsun, kurtuldu, İbrahim'in işi bitmişti. Ama hak onu bize bağışladı. Çünkü O bu dünya için gereklidir seçilmişlerdendir" der.

Sözünü bitirirken İbrahim Hakkı gözünü açar :

Hak Şerleri Hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Arif Anı seyreyler
Mevla görelim neyler 
Neylerse güzel eyler, diye fısıldamaya başlar. Şeyh Fakirullah hoşnuttur. "Ektiğimiz tohumlar yeşermeye başladı "der.

Sinop

Bey kızı söylencesi

Sinop Beylerinden çok güzel bir kızı vardır. Dönemin ünlü bilginlerinden ders alan kız, ilmiyle çevresinin ilgi ve hayranlığını kazanmıştır.

Günün birinde bey, kızını evlendirmeye karar verir. Ülkesinin her yanına tellallar salar:

"Kızımla evlenecek yiğit, kızım gibi bilgili olmalıdır. Üç ay sonra yapılacak sınavda kızım tek soru soracak, bilen damadım olacaktır.

Ülkenin kendine güvenen beyleri delikanlıları büyük bir hazırlığa girişir. Gün gelir çatar herkes kızın karşısına dizilmiştir. Aralarında saz benli bir delikanlı dikkatini çekmiştir. Herkesin heyecanına karşın delikanlı bir an gözlerini kızdan ayırmaz, kız da onu görmüş ve dikkatini çekmiştir.

Sınav başlar kız sorusunu sorar "Evrende bilgiden üstün ne vardır?" Herkes sırayla yanıtlar. Sıra saz benizli delikanlıya geldiğinde gözlerini kızın gözlerinden ayırmadan "Sevda vardır, sevda sultanım" der. "Bilgiden de üstün Sevda vardır, Bilim sözdür, sözde kalır, bilim bilgidir, öğrenilir, Sayıysa sayı, Ölçüyse ölçüdür. Ama sevdan ne gözde ne kitaplardadır. Şu anda ben oyum. Sevdanın ta kendisiyim. Bunu benden başka kimse bilemez, kimse de okumakla öğrenmekle benim gibi olamaz."

Sınavı kazanmıştır, görkemli bir törenle evlenip muradına ereler.

Sarı kum gölü söylencesi

Bir zamanlar, günümüzdeki Sarıkum Gölü'nün yerinde bir köy vardır. Günün birinde köye bir derviş gelir. Bir kaç kapı dolaştıktan sonra evinin önünü süpüren bir  kadına "Açım beni doyur" der. Kadın kocasının değirmene gittiğini, unları, katıkları bulunmadığını çocuklarını kandırmak için ateşe külden çörek attığını söyleyince ermiş onu getirmesini söyler. Kadın getirir. Ermiş çöreği kırar, Çörek mis gibi buğday ekmeği olmuştur. "Çocuklarına ver yesinler" deyip kadını atının terkisine alır. Ardına bakmamasını söyler. Biraz gittikten sonra kadının aklına çocukları gelir. Dönüp bakar ki köy sular altında. Ağlayıp dövünmeye başlar. Sözünü tutmadığı için ermiş "taş ol" diye onu kargışlar. Kadın attan düşer, taş olur, köyün yerinde de Sarıkum Gölü oluşur.

Gazidere Çayı üzerindeki Kayalara ilişkin söylence

Sinop'tan Boyabat'a Gazi Dere Çayı Üzerindeki bir köprüden geçilerek girilir. Köprünün batısında birbirine çok yakın iki kaya kütlesi dikkati çeker Gazi dere çayı bu iki kaya arasından sıkışarak geçiyor gibidir. Soldaki daha eğimli ve alçak kayaya ilişkin söylence şudur:

Düşmanlardan kaçan Hz. Ali bu kayanın önlerine gelir. Kaya geçit vermez. Düşmanlar yaklaşmaktadır. Hz.Ali Kılıcını çekip vurur, yarılan yerden karşıya geçer. Düşmanları öte yanda kalmıştır. Daha alçak kayadaki at izlerinin o günden kaldığına inanılır.

 

Sivas

Şeyh Merzuban Söylencesi

Söylenceye göre Şeyh Merzuban, Xlll. yy ın ikinci ayrısında yaşamış XlV. yy. başında ölmüştür. Buraya şeyhinin buyruğuyla Horasan'dan gelmiştir. Asıl adı Mahmud Ra Mazruban' dır. Amacı insanları doğru yola çağırmak onlara iyiyi doğruyu göstermektir.

Selçuklu sultanı Alaeedin Keykubat Doğu seferine çıkmıştır. Bir süre kışla denilen yerde konaklar. Geceleri uzaktan uzağa yanan bir ışık ilgisini çekmiştir. Halka sorar Şeyhi sevmeyenlerden biri "Sultanım orada sarhoş bir Şeyh oturur. Gece Gündüz demez içer. Çıra o nedenle sönmüyor." der.

Sultan daha da ilgilenir. Ertesi gün iki deveye şarap yükler ve Şeyhe gönderir. Devret yakınlarında develerin bir adım bile atmadıkları huzursuzlandıkları görülür. Askerlerde develeri kımıldatamazlar. Sonunda: "Bari gidip Şeyhe söyleyelim de yardım etsin." derler.

Yanına vardıklarında ilk kez Şeyh konuşur: "Sultana selam söyleyin, bize öyle şey gerekmez. Bazısı kuvvetli, kılıcı keskin olsun, Develerdeki yüklerin bir dengi yağ, bir dengi bal olsun, cümlesini askere yedirsin taam olsun" der.

Askerler dönüp olanları Sultan anlatırlar, Develerin yükü açıldığında bir dengi yağ, bir denginin bal olduğu görülür. Bunlarla orduya helva pişirilir. Tüm askerler doyar, gene de tükenmez. Bunu üzerine Sultan, Şeyhi tanımak ister. Yanına varıp duasını alır. Yola koyulur. Düşmanla yüz yüze gelirler. Düşman çok güçlüdür. Sultan yenilmek üzereyken, Şeyh Merzuban' ın sözü aklına gelir. "Bana yardım edecekti kavlimiz böylemiydi?" diye içinden geçirir. Sağ yanına döndüğünde Şeyhin Yanı başındaki çayda abdest aldığını görür. İşi bitince ayağa kalkar: "sultanım kalbini bozma, zafer senindir" deyip atına atlar; yalın kılıç düşman üstüne varır. Sultanın askerleri de ardından gider. Düşman bozguna uğrar.

Seferden dönüşte, sultan gene Şeyhe uğrar. Tekke ile zara arasına boş bir alana toprak yığdırıp koskoca bir tepe yaptırır.(günümüzde bu tepeye sadaka tepesi denmektedir) Şeyhi buraya çıkarıp, gözünün gördüğü yerleri bağışlayacağını söyler. Divriği yönünü isteyen şeyh, buraları tekkenin malı yapar. Günümüzde de bu topraklar  Şeyh Merzuban Tekesi' nindir.

Günün birinde Alaeddin Keykubad'ın canı kahve ister. Cariye kahveyi pişirip tepsiye koyduğunda eline sürekli iki fincan gelir. Ayırıp tek fincan koyar, dönüp baktığında tepside yine iki fincan vardır. Bu durum birkaç kez yinelenince durumu sultana anlatır. Sözünü bitirmeden kapı açılır. Şeyh Merzuban girer. Şeyh Merzuban günümüzde de bir ziyaret yeridir.

Kösdoğan Söylencesi

Divriği kalesinin egemeni Mengücükoğlu Şahin Şah 'ın Ertuğrul adlı yiğit bir oğlu vardır. Ertuğrul günün birinde geyik avına çıkar, av izlerken karşı yakaya geçer. Osırada adamlarıyla birlikte oradan geçen Belkıs ile karşılaşır. Kız öyle güzeldir ki içine ateş düşer. Belkıs ta bu yiğit delikanlıdan hoşlanmıştır.

Ertuğrul atını sürüp babasının yanına varır, Belkısla evlenmek istediğini söyler; kızın babası din ayrımı gözetip kızı vermezse savaş açmasını ister. Şah Ermeni kralına adamlarıyla durumu bildirir. Kral elçileri güler yüzle karşılar, ikramlarda bulunur. Şahı reddetmeyi hemen göze alamadığından :"Savaş da neymiş? Hiç şahlar şahı kızımı ister de ben vermez miyim? Yalnız hemen cevaplamam olmaz kızımla da bir konuşayım" der.

Belkıs çoktan razıdır. Ertuğrul Bey gün batımlarında kalenin burcuna çıkar, okunun ucuna bağladığı mektubu, Belkıs’a fırlatır. Belkıs da iki gün sonra aynı yolla cevabını yollar. Zamanla Belkıs'ın cevabı gecikmeye başlar. Ertuğrul Bey Babasından bir kez daha elçiler göndermesini ister. Bu kez Kral: Kızımla konuştum o da istekli, ama kızım çok gururludur. Erkek çocuğum olmadığından onu bir erkek gibi yetiştirdim. Şimdi o da "ben şahın oğluna varmak isterim, dillerini de dinlerini de kabul ederim, ancak varacağım erkeğinde ne denli yiğit olduğunu görmeliyim diyor." der. Elçiler biz ağızdan: “şahınızın oğlu dilediğinizden de yiğit, dilediğinizden de merttir. Dileğiniz nedir?" diye sorar. Kral da "Kalenizin burcundan kalın bir halat gerile Bu halat üç gün üç gece iç yağıyla yağlanan Şahımızın  oğlu huzurumuzda bu halata tutunarak boğazı geçip bizim kalemize vara. Bunu başarırsa kızımı veririm “der.

Elçiler durumu Şaha anlatır. Şah bunu kabul etmek istemez oğlunu vazgeçirmek için yalvarmaları fayda etmez Ertuğrul Bey  Belkıs'a kavuşmak için her şeyi kabul eder.

Hazırlıklar tamamlanır, büyük gün gelir çatar. Ertuğrul halata tutunup karşıya geçmeye çalışır Belkıs'ın yüreği ağzındadır. Ertuğrul Bey büyük bir gayretle karşıya geçmeye çalışmaktadır. Tam kale burcuna tutunacağı sırada  Ermeni kral yanındaki Pehlivanına "kes doğan" diye seslenir. Pehlivanın halatı kesmesiyle Ertuğrul Bey uçuruma yuvarlanıp parçalanır durumu gören Belkıs ta kendini burçtan atar.

Şahin Şah ordusuyla Belkıs Kalesi'ne yürür. Kaleyi alır. Kral kaçmayı başarır. Olaydan sonra kalenin adı Kesdoğan olarak anılır. Günümüzde kalenin duvarlarında kan lekesine benzeyen lekeler vardır bunların aşıkların kanı olduğuna inanılır.

Sultan Gölü söylencesi

Bir zamanlar Şarkışla'da oturan Ağca  Bey adlı varsıl bir kişi Yazları Sultan Gölü’nün üst yanındaki Akdağ Tepeleri' nde geçirmektedir. Çok istediği halde bir erkek çocuğu olmamıştır. Tek kızı Sultan'ın üstüne titrer. Sultan da çok güzel biridir. Yöredeki tüm beylerin gözü üzerindedir. Babası bakar ki kızını beylerden kurtarmanın yolu yoktur onu erkek kılığına sokar karısıyla kendi ölünceye kadar onu evlendirmemeye karar verir. Cirit, güreş, at koşturma da kızın üstüne yoktur. Kızı tanınmasın diye bey temelli buraya yerleşir; Akçakışla adlı bir köy kurar.

Bahar gelince Kayseri, Karamandan Avşarlar  yöreye gelirler. Akdağ'ın üstü Avşarların çadırlarıyla renklenir. Günün birinde sürülerini Akdağ çıkaran Avşarlar, Akçakışla' ya yakın bir yerde gecelerler. Herkesin uykuya daldığı aylı bir gecede çobanlardan Külahçıoğlu kavalını öyle bir üfler ki, dağ taş kulak kesilir. Sultan'da sese uyanmış, kendinden geçmiştir. Hemen atına atlayıp sese doğru gider. Çobanı bulur. Bir süre söyleşirler. Sultan çobana sevdalanmıştır. Adını sorar; "Adımıza Külahçıoğlu derler Avşarlardanız" der. Kız :"bu tepenin adı Külahçıoğlu koydum. Her Bahar burada bir gece kal ve kaval çal. Al şu çevre sana armağanım olsun, beni andıkça kokla. Ben kızım, adımda Sultan. Gönlümün ağası oldun. Sen de beni göğsüne sultan et" der. Atına atlayıp gider. Çoban ardından var gücüyle bağırırsa da işittiremez. Yoksul bir çoban olduğu düşüncesiyle Sultan'ın kendisine varmayacağı düşüncesiyle günden güne erir. Diyar diyar dolaşır. Derdini kavalına döker. Ertesi yıl yine Akçadağ'a gelir. Sultan Külahçıoğlu'nun kavalını duyar duymaz atına atlayıp yanına varır. Söyleşir koklaşırlar. Bu böyle devam ederken bey durumu öğrenip çok kızar. Kızını bir odaya kapatır. Külahçıoğlu Sultan'ın gelmediğini görünce onu aramaya başlar dağ demez taş demez sonunda yaşlı bir kadın onu Sultana götürür. Sarılıp koklaşırlar ve "Akdağlar'ın namlı karı erirse, Kızılırmak boz bulanık akarsa, kekiklerin tavşanların kokmaya başladığı zaman kaçalım" diye sözleşirler.

Sonunda gün gelir Sultan'ın kulağı kavalın sesindedir. Fırtınalı bir günde kavalın sesini duyar atına atlayıp sese doğru gider ama ses her defasında değişik yerden gelmektedir. Rüzgârın oyunundan şaşıran sultan atını bir sağa bir sola sürer. Sonunda sesin Turna Dağı'ndan geldiğine karar verir ve o yana gider. Dağ ulaşmak için Kızılırmak'ı geçmek gerekmektedir Oysa Kızılırmak coşmuş kabarmıştır. Sultan atını sürer, sulara kapılır bir türlü karşıya varamaz. Sonunda atı havalanır gibi olup kızı karşıya atar. At sakatlanmıştır. Kaval sesi gitgide uzaklaşmaktadır. Sultan deliye döner. Turna Dağı'na yönelir. Bir uçurum başına varır. Aşağıda da bir ırmak çağıldamaktadır. Ses uzaklaştıkça sultan umutsuzluğa kapılır, otları tırnaklaya tırnaklaya yol almaya çalışır. Tam yaklaştığında ayağı kayar, Kızılırmak'ın sularına kapılır. Ertesi gün buralarda gezen avcılar sultanın cansız cesedine rastlarlar. Külahçıoğlu'da yiter gider, bir daha kimse ondan haber alamaz. Bundan sonra Sultan'ın düştüğü su Sultan Gölü, yar da Sultan Yar'ı adıyla anılır.

Dikilitaş söylencesi

Zara'nın varsıl ailelerinden Hacı Ahmet oğlunu evlendirmektedir. Düğün evinde her şey boldur. Herkes yiyip içmekte gülüp eğlenmektedir.

Ertesi gün düğün alayı hazırlanır; güvey samenbaşının elini öper, yola çıkılır. İş beklemeye kalmıştır. Güvey merak içindedir. Arkadaşları güveyi samenin gelişini izlemek için dikilitaş Tepesi'ne çıkarır.

Bir süre sonra samenler görünür. Geleneklere göre samen havaya ateş ederken güveyi vurur. Cansız bedeni yere yuvarlanır. Düğün evi bir anda yasa bürünür. Haberi alan gelin kendini Kızılırmak'ın serin sularına atar. Bir süre sonra Kızılırmak tan çıkarılan ceset güveyin yanına gömülür. İkisi yan yana gömülüdür. Dikilitaş tepesindeki bu mezar günümüzde de kavuşamayanların ziyaret yeridir. 


.....

..

....

lütfen paylaşalım