foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

İstanbul

İstanbul'un kuruluşuna ilişkin söylence

Megaralı Bizans, Kendi halkı için bir kent kurmaya niyetlenir. Delf bilicisine başvurarak yer sorar. Bilici şöyle der: "Bu kenti körler ülkesinin karşısına kur."

Bizans bilicisinin söylediği yeri bulmak için hazırlıklara girişir, göç başlar. Günün birinde Sarayburnu'na gelirler. Buradan çevreyi seyrederken, Kadıköy'de kurulmuş kenti görür. "Bu kenti neden halşen benim bulunduğum yere değil de karşıki çorak yere kurmuşlar. Bu adamlar kör mü" diye düşünür. Birden bilicinin sözlerini hatırlar. Aradığı yeri bulmuştur. Kentini bulunduğu kıyıdaki yemyeşil yedi tepe üzerine kuracaktır. Kısa sürede kurulan kente Bizans adı verilir.

İstanbul'un Fethine  ilişkin söylence ll

İstanbul'un fethine ilişkin bir söylence de şudur: Fatih Padişah olunca İstanbul'un fethini görüşür devlet yetkilileriyle fakat kimse bu işe rıza göstermez. Hulefai Raşidin'e nasip olmayan fetih ancak Mehdi Hazretlerine nasip olur derler fakat Ak Şemseddin "Konstantiniyyeyi Muhammed Han Fetheder, sonra Beni asfar alır."der.

Devlet ileri gelenleri bu söze pek rağbet etmezlerse de Fatih inanır. Adamlarını gönderip tekrara tekrar sordurur. Sonunda da "Bu yılın Rebiülevvel ayının yirminci günü seher vakti ihlas ve gayretle falan falan taraftan yürünür o gün fetih olunur, Konstantiniyye Ezan sesleriyle dolar" dedi.

Savaşa devam edildiği bir esnada Fatih bir ara AK Şemseddin’i davet eder. Fakat AK Şemseddin çadırına kimsenin alınmamasını talebelerine tembih ettiğinden kimse yanına varamaz. Gelmeyince Fatih hiddetlenir. Kendi gelir fakat bakar ki çadırı örtülmüş vaziyette kapalı. Kılıcını çekerek yarar ve içeri girer. Görür ki içeride hiç bir şey yok AK Şemseddin sadece toprak üzerinde secdeye kapanmış, tacı mübarek başından yuvarlanmış, başının ak sacı ve sakalı parlamakta ..Ak sacını ve sakalını toprağa sürmüş toprak olmuş, gözlerinden boşanan yaşlar yeri ıslatmış. Allah'a yalvarmakta..

Fatih bu durumu görünce dönüp makamına gelir. Kaleye bir bakar ki :İslam askeri Hisara yürümüş ..önlerinde ak elbise ( aba) giymiş bir taife hisar gelmektedir. Ardından İslam askeri, derken İstanbul fethedilir.

Fetihten sonra AK Şemseddin’e fethi nasıl bildiğini sorunca o şöyle der:

-Kardeşim Hızır'la İlm-i ledünde Konstantiniyye'nin fethini istihraç etmiştik. Kale fetholunduğu gün Hızır'ı gördüm, aba giymiş velilerle askerin önünde Hisara girmişti. Kalenin fethinden sonra da Hızır kardeşim kale duvarının üzerine çıkmış ayaklarını sarmış oturuyordu. Cevabını verir.

Fetihten sonra da Fatih AK Şemseddin’i aratır, bulamazlar. Nihayet Edirnekapı'da  bir eski oda da ibadet ederken bulurlar.

İstanbul'da bulunduğu sürece AK Şemseddin o evde oturur. Oraya bir mescit yapmıştır. Halen oraya AK Şemseddin Mahallesi denir.

Külhanbeyi Söylencesi

Külhanbeyliğin ilk baş gösterisi, sonradan «külhanbeyi» şeklinde telâffuz edilen «külhanbeyi» tabirinin de kaynağı olarak bir hamam vakasına bağlıyorlar. Bu tabir ve tip, ilk defa bir hamamdan, Gedik paşa hamamından çıkmış... Her halde yeniçeri artıklarından veya artıklarının artıklarından bazı işsiz, zamane külhanbeylerinin «berduş» dediği başıboş kimseler bu hamamda zorla keselenirmiş... Bir müddet sonra bu tipler, mahut hamamda sade kendilerine bedava bir sığınak bulmakla kalmamış hamama gelip gidenleri de haraca bağlar, elbise ve çamaşırlarının da üstüne oturur olmuşlar. Biri ağzını açıp iki lâf edecek olsa üstelik bir de temiz dayak yemek ve şerefli insanlara çamur atmanın suçunu kabullenmek mevkiinden...

İşte hamamın külhanına izafetle «külhanbeyi» tabiri ve tipi böylece doğmuş...

Yeniçeri N. Fazıl Kısakürek alınmıştır

Eyüp Sultan'a ait söylence

Söylenceye göre Peygamberimizin müjdesini duyan Emevi orduları İstanbul'u fethetmek için kuşatır fakat bir türlü fethedemez. Kuşatma orduları içinde Peygamberimizin sancaktarı Eyüp Sultan Hz.leri de vardır. Sefer sırasında ağır hastalanır. Çevresindekilere ölünce surlara en yakın yere gömülmesini vasiyet eder. Ölünce de gerçekten de en yakın bir yere gömülür. Gece olduğunda kabrinden çıkan nur Bizans İmparatoru’nun dikkatini çeker ve durumu araştırıp öğrenir ve buraya bir türbe yaptırarak dört kandil yakılmasını emreder. Böylece Eyüp Sultan'ın kabri Bizanslılarca da kutsal kabul edilir.

Eyüp Sultan'ın kabrinin bulunuşuna ilişkin birçok söylence vardır. Bunlardan biri de şöyledir.

Fatih İstanbul'u fethettikten sonra Hocası AK Şemseddin ile beraber Eyüp Sultan tarafına gider at üzerinde ki yolculuk bugünkü Eyüp Sultan'ın kabrinin bulunduğu yere  gelince AK Şemseddin:

-Hünkârım bugünkü yolculuğumuz buraya kadar olsun, der ve yere iki çınar dalı sokar. Gece fatih vezirini çağırıp çınar dallarının yerini değiştirmesini ve kimseye söylememesini emreder.

Sabahleyin yine aynı yere geldiklerinde AK Şemseddin atından iner ve:

-Hünkârım bizim çınar dalları yerlerini değiştirdi der ve yerin kazılmasını ister. Bir müddet kazıldıktan sonra Eyüp Sultan'ın kabri bulunur. Yıkanıp temizlendikten sonra tekrar gömülür ve bugünkü cami ve türbe yapılır, buradaki çınar dalları bugünkü çınar ağaçları olduğu söylenir.

Ayasofya ya ilişkin Söylence

İmparator Justinianus bir gece düşünde bir aziz görür. Aziz, çevresine bakmakta ve her köşede bir duraklamaktadır. Justinianus hemen yanına varır. Aziz’in elinde gümüş bir levha levhada da şimdiye değin eşi benzeri görülmemiş bir kilise resmi vardır. İmparator:" keşke bu resim bende olsaydı da bu topraklarda aynısını yaptırsaydım" diye düşünür. Aziz resmi imparatora uzatarak " Justinianus, tam şuraya bir  kilise yaptır, adını da Ayasofya koy ",der.

İmparator, ertesi dün çağırttığı mimarın elinde düşündeki yapı resmini görünce çok şaşırır. Aziz Mimarın da düşüne girmiştir. Uyandığında resmi kâğıda döken mimar İmparatorun buyruğuyla Ayasofya'nın yapımına girişir.

Hz. Muhammet'in doğduğu gece İstanbul'da büyük bir zelzele olur. Ayasofya’nın büyük kubbesi yıkılır. Bir türlü onarılamaz. Bunun üzerine Hızır'ın uyarısıyla Mekke'ye 300 keşiş gönderilir. Keşişler Henüz çocuk olan Hz. Muhammet'in tükürüğünden alır, biraz Kâbe toprağı ve zemzem suyuyla İstanbul'a dönerler. Kubbenin onarımında kullanılan harca bunlar katılınca kubbe tutar.

İstanbul fethedildiğinde Fatih "Bu kubbe Peygamberimizin tükürüğüyle yapılmıştır. "diyerek kubbenin ortasına paha biçilmez bir altın top astırmıştır. İnanışa göre bu Hızır'ın makamıdır.40 gün bunun altında namaz kılanlar mutlaka Hızır'ı görürler.

Ayasofya'nın büyük kubbesinin dört yanında birer melek resmi vardır. Bunlardan Cebrail kanat açıp nara atınca, tüm doğu mücevherlerle dolar. İsrafil nara atınca batıda kıtlık olur, Mikail seslenince Kuzeyde bir ermiş kişi ortaya çıkar. Azrail bağırınca da tüm evrende veba salgını başlar. Bir başka söylenceye göre de Cebrail ve İsrafil gelecekte olacakları, Mikail düşman saldırısını ve kıtlığı Azrail'de hükümdarların ölümünü haber verir. Ayasofya’nın orta kapısı üzerinde pirinçten uzun bir sanduka vardır. İnanışa göre içinde kraliçe Sofia'nın mumyası bulunmaktadır. Sanduka' ya el sürülürse korkunç bir gürültü çıkacak ve her yan sarsılacaktır.

Güney kapılarından soldan 10.sunun iç yanında dört köşe bir mermer sütun vardır. Buna "Terler Direk" denir. Sütun kış yaz nemlidir. Buna ilişkin olarak ta: Fatih İstanbul'u fethetmiş, Ayasofya’yı da cami yapmıştır. İş bittiğinde Hızır Cami’yi gezer bakar ki Mihrap Kâbe’ye yönelik değil, Terler Direk' in kaidesini parmağını sokarak  binayı Kâbe’ye çevirir. Terler Direk' te ki delik Hızır'ın parmağını soktuğu yer olarak kabul edilir. Burası birçok hastalıkların çaresi ve dileklerin gerçekleşeceği yer olarak bilinir.

Büyük Kıble kapısının da Tufan'da Nuh'un kullandığı geminin tahtasında yapıldığı görülür. Deniz ticaretiyle uğraşanlar, sefere çıkmadan önce buraya uğrar dualar eder Nuh A.S a dualar okur ve kendilerine iyi geleceğine sağ salim dönüp geleceklerine inanırlar.

Bu kılıcı al ve efendimizin intikamını al söylencesi

Osmanlı askerleri Topkapı-Edirnekapı arasındaki bir yerden şehre girmeye başlayınca Rumlar "şehir düştü" diyerek kaçmaya başladılar.

Şehrin düştüğünü anlayan Rumlar, Ayasofya'ya koşmuşlardı.  Rumlar, Ayasofya'ya 'ya sığınarak kendilerini meleklerin ve azizlerin koruyuculuğuna teslim ettiklerine inanıyorlardı. 

Ayasofya'ya doluşan halk eski bir kehanetin gerçekleşmesini bekliyordu. Kehanete göre Türkler Çemberlitaş'a kadar gelecek, ancak burada bir melek gökten adalet kılıcını indirecekti. 

Melek bu kılıcı Konstantin Sütununun yanında dikilen isimsiz ve gariban bir adama "Bu kılıcı al ve efendimizin intikamını al" diyerek verecekti. 

Bunun üzerine Türkler kaçmaya başlayacaklar, Bizanslılar da  Türkler 'i kovalayıp, şehirden atacaklardı. Ardından da  Türkler 'i İran sınırına kadar kovalayacaklardı. 

Ancak kehanet boşa çıkmış ve 29 Mayıs 1453'te İstanbul tamamen Türkler ‘in eline geçmişti.(Bugün Gzts 27.05.2012)alınmıştır.

  1. Bayezid Camii ne ilişkin söylence

Bayezid camisinin temelleri atıldığında, Mimar Başı Bayezid'e Mihrabı nasıl yerleştirmeleri gerektiğini sorar. Bayezid:

-"Şu ayağıma bas" der Mimar başı denileni yaptığında Kâbe’yi görür ve Mihrabı ona göre yerleştirir.

Ahmed Paşa Camisine ilişkin söylence

Söylenceye göre Hafız Ahmet Paşa Fatih Camiinin yanına bir cami sebil medrese ve çeşme yaptırır. Cami bittikten sonra Paşa bir düş görür ve düşünde Fatih:

-"Camimin yakınında cami yaptırıp neden cemaatimi aldın." diye onu azarlar ve başını vurdurtur. Ahmet Paşa heyecanla uykudan uyanır, düşünü yorumlatır. Yetmiş gün sonra paşa ölür. Cesedi gömülürken lahdin kenarından kopan bir taş başını kılıç gibi keser

Rahime Sultan ve Merkez fendi söylencesi

Sümbül Efendi'nin Rahime adlı bir kızı vardır. Müritlerden Merkez Efendi onunla evlenmek ister. Sümbül efendi kızı vermek istemediğinden ancak kırık deve yükü altın getirirse razı olacağını  söyler. Merkez Efendi günümüzde gömüt ‘ünün bulunduğu yerin arkasından kırk çuval toprak alır. Bunları develere yükleyerek Sümbül Efendi'ye götürür. Çuvallar açıldığında altınla dolu oldukları görülür. Sümbül Efendi onun kerametlerini görünce "Sen artık yetiştin kale dışına çık ve Hakkın sana verdiği görevi yerine getir." der. Bunun üzerine Merkez Efendi şimdi bulunduğu yere yerleşir.

Günün birinde kızıyla damadını ziyarete giden Sümbül Efendi, kapıyı açık bulur. Kızı ayaklarını uzatmış, çıkan ateşle yemek pişirmektedir. Babası ne yaptığını sorar o da odunları olmadığından dervişlere ancak böyle yemek pişirebildiğini söyler. Sümbül Efendi kızının da olgunluğa eriştiğini anlar, bir süre sonra ölür.

Yuşa Peygamber Söylencesi

Yuşa, Hz. Musa'nın kız kardeşinin oğlu ve sancaktarıdır. Musa ölünce İsrail oğullarının başına geçmiş ve onları Filistin'e ulaştırmıştır. Bu arada yapılan savaşların birinde tam savaşı kazanmak üzere iken gün batmaya başlar. Yuşa sol elini havaya kaldırarak güneşi durdurur. Güneş bir saat daha aydınlık kalarak savaşı kazanır.

Söylenceye göre Yuşa İstanbul'da da savaşmış ama Boğaziçi'nde  Sütlüce köyü yakınlarında vurulmuş, bedeni ikiye ayrılmıştır. Belinden aşağısı Sütlüce köyü' nde kalmış üst bölümü ise şimdi gömüt ‘ünün bulunduğu yere dek gelmiş ve burada ruhunu teslim etmiştir. Onyedi metre uzunluğundaki  gömüt ‘ünde, sadece belden yukarısının yattığına inanılır ayaklarının kaldığı yerden fışkıran suyun da şifalı olduğuna inanılır. Ab-ı hayat suyu denir.

Yuşa gömüt ‘ünün başı Kudüs'e doğru iken İslamiyet'in doğuşuyla kendiliğinden Kâbe’ye yönelmiştir. Beykozlular Yuşa'yı koruyucuları ve kurtarıcıları sayar. "Beykozluları önce Allah sonra Yuşa korur" diye söyleniş yaygındır.

Yuşa'nın İsrailoğuları'nın başına geçişi, savaşımı ve güneşi durdurması olayı Kitab-ı Mukaddes'te anlatılmaktadır.

Şeyh Yahya Söylencesi

Kanuni'nin sütkardeşi olan Yahya döneminin en tanınmış müderrislerindendir. Fatih sultan Mehmet Medresesi'ndeki görevinden ayrıldıktan sonra Ortaköy'de günümüzde kendi adıyla anılan toprakları alır. Burada bir ev, medrese, mescit ve çeşme yaptırır. Söylenceye göre en yakın arkadaşı Hızır'dır. Hatta bahçesindeki asmayı da beraber dikmişlerdir.

Kanuni onunla Hızır arasındaki yakınlığı bildiğinden bir gün kendisini de Hızır'la görüştürmesini ister. Günün birinde Padişah'ın saltanat kayığı Ortaköy önlerine gelir. Haberciler Şeyh Yahya'ya hünkârın kendisini çağırdığını bildirince o Hızır’la gelip kayığa biner. Arkadaşını Kanuni'ye tanıtmaz. Padişah'ta sormaz. Biraz ilerlediklerinde Hızır, Parmağındaki yüzüğü işaret ederek "Kerem eder verir misiniz?" der. Padişah uzatır. Hızır yüzüğü suya atıverir. Kanuni bir şey demez ama çok öfkelenmiştir. Hızır Kuruçeşme'de elini suya uzatıp yüzüğü çıkarır: "Buyur Hünkârım çok üzüldün çok ta öfkelendin" der.

Kıyıya çıktıklarında Yahya, Padişah’a yanındakinin kim olduğunu söyler. Padişah daha önce söylemediği için Yahya'ya çıkışır, Hemen ardına dönüp onu arar. Ortada kimseler yoktur. "o sana kimliğini söyledi ama sen anlamadın der".

Baba Haydar'a ilişkin söylence

Şeyh Haydar ünlü bir Rufai şeyhidir. Üsküdar'daki dergâhında yaşar. Yoksuldur, ama gönlü zengindir. Eline geçeni Üsküdar'ın yoksullarıyla paylaşır.

Bir ramazan günü dergâhında toplantı vardır. İstanbul'un her yerinden gelen yoksullar yiyip içecek, dua edecektir. Ama dergâhta yiyeceğin kırıntısı bile yoktur. Haydar'ın kardeşi Ethem Bey bunu görüp endişelenmektedir. Baba Haydar ise hiç aldırış etmez. "şimdi her şey gelecek yolda" diyerek kardeşini  paylar. Ramazan topunun patlamasına beş dakika kala Padişah'ın  adamları tepsiler dolusu yiyeceklerle çıka gelir.

Yeni Kapı Söylencesi

lV. Murat tebdili kıyafet halk arasında dolaşmaktadır. Bir gün yine kıyafet değiştirerek Üsküdar'dan kayığa biner. Yanında bir kiş daha vardır. Boğaz'a doğru yol alırken yanındakine adını sorar O da "bana Üsküdarlı Remmal Ağa derler " der. Ne iş yaptığını sorunca Remmil atıp gaipten haber verdiğini söyler. l.V. Murat Remmil atıp Padişah'ın yerini söylemesini ister. Adam Remil atar ve 1Padişah deniz üstünde görünür der. Yeniden bakınca "Sultan Murat bizimle  beraber, Sultan sizsiniz " diye nara atar. Padişah :"Aferin hüner sahibiymişsin" der. Şimdi bir remil daha at bakalım "ben İstanbul'a hangi kapıdan gireceğim, bilirsen seni ödüllendiririm bilemezsen gerisini sen düşün "der. Adam remilini atmadan önce "padişahım bunu yazıp vereyim siz İstanbul'a girdikten sonra okuyun" der. Padişah kabul eder. Kıyıya gelince lV. Murat adamlarına kayığı kıyıya çekip sur kapısını kırıp İstanbul'a girer. Remil'i açıp okur "Padişahım Yeni Kapınız hayırlı olsun!.." kapının açıldığı semte "Yeni Kapı" adı verilir.

Beşiktaş'a ilişkin söylence

Beşiktaş bölgesi ormanlıkken Yaşka adlı bir papaz bir kilise yaptırır. Hz. İsa'nın Taş Beşiği'ni de Kudüs'ten getirterek buraya yerleştirir. Bu beşik konulunca kiliseye Taş Beşik Kilisesi denmeye başladı. Papaz ölünce beşik Ayasofya'ya götürülür ama semtin adı Taşbeşik' tir. Zamanla bu ad Beşiktaş olarak değişir.

Başak bir söylenceye göre Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e   çıkacağı zaman gemileri burada demir atınca, halatları bağlamak için, kıyıya taştan beş direk diktirir. Bu nedenle buralara Beşiktaş denilir.

Cibali'ye ilişkin söylence

İstanbul'un fethinde ön saflarda çarpışan yiğitlerden biri olan Cebe Ali Mısır sultanının şeyhidir. İstanbul'un fethinde bulunmak istemektedir. Bu amaçla Anadolu'ya gelir. At çulundan bir cebe giydiği için bu adla anılır.

Cebe ali orduyla İstanbul önlerine geldiğinde kendisine Ekmekçibaşı lığı görevi verilir. Binlerce kişilik ordunun ekmeğini hiçbir aksaklığa meydan vermeden pişirir ama sırrını kimsecikler bilemez.

Fatih gemileri karadan denize indirdiğinde Cebe Ali bu gemilere binmez Üç yüz Zeyni Fakiriyle Postlarını denize yayar, def ve küdüm eşliğinde denize açılır. Bunu gören Bizanslılar korkuyla kaçışırlar. Bu günün Cibali kapısı denilen yere geldiklerinde surlara saldırır ve kente girerler. Cebe Ali açıkça keramet gösterdiğinden şehit olur ve kente girdiği yere onun adı verilir. Bu ad zamanla Cibali olur.

Unkapanı'na ilişkin söylence

Sefer Dede adlı şahıs bir gün Unkapanı'nda ki bir fırına girer ve uyur. Fırının en harlı zamanıdır. Bir süre sonra dışarı çıkıp tanıdıklarıyla vedalaşır. Unkapanı’ndan kendini denize atarak yiter. Yedi yıl sonra Cezayir'den gelen bir gemi ile yine Unkapanı'na döner ama dili tutulmuştur. Onu getiren gemiciler Sefere Dede'yi Septe Boğazı'nda bir timsahın üstünde artlarından gelirken görüp gemiye almışlar. Kıyıya ulaşana değin timsah kendilerini izlemiştir. Kıyıya ulaştıklarında timsah ölmüş. Sefer Dede'nin ricasıyla orada gömülmüştür.

Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikâye Hero' nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Hero yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine âşık olan iki genç Leandros' un gece kuleye yüzerek gelmesi ile aşkını kutsarlar. Kız kulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelere tanıklık eder. Leandros' un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir gecede Hero' nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeder. Leandros boğazın sularında boğulur. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero 'da kendini Kızkulesi'nden boğazın sularına bırakır.

Başka bir hikaye de:

Kralın birine çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan prensin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral kızına demirden tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üzerine yerleştirir. Bugün bu tabutun üzerinde iki delik vardır. Yılanın ölümünden sonra onu rahat bırakmadığına dair hikâyeler anlatılır.

Başka bir hikaye de:

Osmanlı dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi'nin askerleri ile Kız Kulesine baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfurunun kızını kaçırdığı ile ilgili hikâyedir. Battal Gazi Tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikâyeden gelir. Bu hikâyeden günümüze gelen bir diğer şeyde küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir.

Kıztaşı söylencesi

Fatih'te, İskender Paşa Mahallesi'nin biraz yukarısında, meydan oluşturan yolların ağzında, İstanbulluların "Kıztaşı" diye bildikleri, ünlü Marcianus (Markianos) anıt sütunu ile ilgili efsaneyi duydunuz mu bilmiyoruz...

Ayasofya'nın yapımı sırasında genç bir kız, efsane bu ya, sırtına yüklediği koca bir sütunla inşaat alanına doğru gitmekteyken, aniden karşısına bir cin çıkmış ve kıza nereye gittiğini sormuş.

"Ayasofya diye bir kilise yapıldığını duydum. Çorbada benim de tuzum bulunsun diye bu sütunu oraya götürüyorum" diye cini yanıtlamış kız.

"Sen geç kalmışsın, kilise çoktan bitti. Sen o taşı aldığın yere bırak" diye kıza karşılık vermiş

cin. Kız üzülerek taşı aldığı yere dikine bırakmış, ancak içine de bir kuşku düşmüş. Kendi gözüyle kiliseyi görmek için yola düşmüş genç kız. Ayasofya'ya varınca bir de ne görsün.

İnşaat bitmek şöyle dursun, daha yanlanmamış bile. O zaman genç kız cinin kendisini kandırdığını anlamış ve taşı geri almak için hemen geri dönmüş.

Ne var ki, dikili duran taşı yerinden kıpırdatamamış. Çünkü genç kız, cinin sözüne uyup taşı bıraktığı için tılsımlı gücünü kaybetmiş. İşte o gündür, bugündür bu sütun "Kıztaşı" olarak anılır olmuş.

iği gibi Yedikule Zindanları 390 yılında imparator I. Theodosius tarafından inşa edilmiştir. Kayıtlarda bu yapının devlet evraklarının saklandığı, yerli ve yabancı esirlerin hapsedildiği bir yapı olduğu yazmaktadır. Ama kayıtlarda yazmayan bir efsane halk arasında dolaşır.

Bu hikâye özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları ile Türkiye cumhuriyetinin ilk 50 yılı süresince halk arasında yaygındı, fakat günümüzde unutulmaya yüz tutmuştur. Hikâyeyi bilenler çoğunlukla yaşlılar olup sayıları çok azdır. 

Efsaneye göre; zindanlara hapsedilen önemli esirler arasında bir pagan da bulunmaktaydı. Fakat ne zindan görevlileri ne de diğer komutan vb. kişiler bu adamın bir pagan olduğunu bilmiyorlardı. Onu Avrupa devletlerinde üst düzey devlet görevlisi bir misyoner sanıyorlardı. Bazı gardiyanlar ise onun casus olduğunu söylemişlerdi. Ve bu yüzden ona türlü işkenceler yaptılar. Hatta işkenceleri abarttılar ve yeni işkence yöntemleri bile denediler bu adamın üzerinde. 

Pagan ise kendini acıyla eğitmiş olduğundan dolayı acıya dayanıklıydı ve ne işkencecilerin istediği itirafları yapıyor, ne de acı dolu çığlıklar atıyordu. Bu da işkencenin dozunun yükselmesine sebep oluyordu her geçen gün. Sonunda pagan bu işkencelere daha fazla dayanamadı; ama ölürken anlaşılmaz bir lisanda, arada antik Latince’ye benzer kelimeler kullanarak dua tarzı sözler söyledi. 

Tabii kimse bu sözleri önemsememişti. Paganın cesedi ise umulmadık bir hızda eriyip gitmişti. Sonradan bu olaylar halkın kulağına gitti ve bazı insanlar paganın lanet okuduğunu anladılar.

Ölen pagan, orada işkence gören insanların ruhlarının, Mesih'in dünyaya geldiği güne kadar zindanların içine ve duvarlarına hapsolmasını, Mesih'in geldiği gün ise; ruhların hesap sormak için serbest kalmasını dilemişti. Mesih'in dünyaya ayak bastığı gün, Yedikule Zindanları’nda işkence görüp ölen bütün insanların ruhları serbest kalacak ve hesap soracaklardı. O yüzden Yedikule Zindanları’nda bazen çığlıklar ve hatta Latinceye benzer bir lisanda söylenen sözler duyulur!

http://www.haber365.com/Haber/Yedikule_Zindanlarinda_Sehir_Efsanesi/ alınmıştır 

İzmir

Yedi Uyurlar

Anadolu'nun birçok yerinde anlatılan söylence İzmir yöresinde de yaygındır. Yapılan bir kısım araştırmalar Yedi Uyurlar gömüt ‘ünün Efes'te olduğu kanısını güçlendirmektedir. Selçuk (Ayasuluğ) halkı arasında söylenen Yedi Uyurlar Söylencesinde Efes yer adlarının geçmesi bunun bir kanıtı olarak nitelenir.

Olay Kuran da da anlatıldığı gibi yeni ortay çıkan Hristiyanlığı benimsedikleri için İmparatorun zulmünden kaçan yedi geçen ve köpekleri Kıtmir, bir mağaraya sığınırlar. İmparator Decius(249-251) döneminde mağaraya girip derin bir uykuya dalan bu yedi kişi ikiyüz yıl burada uyurlar. İmparator ll. Teodisus  döneminde uyandıklarında Hıristiyanlık resmi din olarak benimsenmiştir.

Yedi uyurlar Söylencesinin Selçuk'ta anlatılan biçimi şöyledir. Dakyanus adlı bir oduncu günün birinde yazılı bir taş bulur. Meraklanıp okuma yazma bilen birine bunu okutmak ister. Başvurduğu kasaba bakkalı, önce yazılanları açıklamak istemez. Taşı bulduğu yeri göstermesini, tüm malını mülkünü kendisine vereceğini söyler. Dakyanus ısrar edince, taşı bulduğu yeri kazınca üç küp altın bulacağını, zenginleşip kral olacağını hatta Tanrı ‘lığını ilan edeceğini açıklar. Söylediklerinin tümü gerçekleşir. Üç küp altını bulan oduncu parasının bir bölümüyle halka yardım ettiğinden kral seçilir. Zamanla öyle zengin ve güçlü kral olur ki büyüklenmeye, kendini Tanrı yerine koymaya başlar. Zamanla vezirlerine de kendini Tanrı saymaları yönünde baskı yapar. Vezirler karşı çıkınca onları kovar. Onun zulmünden korkan altı vezir, kent dışına kaçarlar. Şimdiki Kızlar cimnazı' nda (Kızıl Gedik) bir çobanla köpeğine rastlarlar. Çoban da onlara katılır ve birlikte  günümüzde ki Yedi Uyurlar Mağarası'na sığınırlar. Burada derin bir uykuya dalarlar. Uyandıklarında acıkmışlardır. Kente ekmek almaya gönderdikleri arkadaşları eski paralarla alışveriş, yapmaya kalkınca kralın huzuruna çıkarılır. Başlarından geçenleri anlatır. Kral mağarayı görmek ister. Ama mağaranın kapısı Tanrı'nın buyruğuyla kapanır ve bir daha hiç açılmaz.

Sonradan mağaranın yerini bir sığırtmaç bulur. Yedi Uyurların kaç yıl uyuduklarını da her yıl tüy değiştiren köpeğin üst üste duran tüylerinden anlaşılır.

Aç öldüren suyu söylencesi

Bir yıl Bergama da büyük bir kuraklık olur. Halk susuzluktan kırılır. Kral mühendislerini toplayıp Bergama 'ya su getirmenin yolarını arar. Madra dağında bol ve temiz bir su bulunur. Adı aç öldüren suyudur. Öyle bir sudur ki aç karnında içen ölür.

Kral bu suyun Bergama'ya getirilmesin emreder. Ama iş çok güçtür. Mühendisler buna yanaşmaz. Çaresiz kalan kral suyu getirene kızını vereceğini söyler. Mühendislerden en genci cesaretlenip işe girişir.

Aradan yedi yıl geçer. Birçok engel aşılmıştır, su birkaç ay sonra kente akacaktır.

Kralın kızı kale burcundan çalışmaları izlemektedir. Genç mühendiste bir uçurumun kıyısındadır. Birden kızı görür. Kendini yıllardır uğraştıran suya :"yedi yıl tam yedi yıldır didindirdin. Şimdi bir köpek gibi ardımdan geliyorsun ",der. Su birden durur. Bir türlü uçurumun karşısına geçirilemez.

Ümitsizliğe kapılan genç kendini uçuruma atar. Bunu duyan kralın kızı da bu acıya dayanamaz, kendini burçlardan aşağı bırakır. İkisi yan yana gömülür. Kızın baş ucuna ak erkeğin al bir gül fidanı dikilir. Bir süre sonra Bergama'ya getirilen su bu iki fidanı da sular.

Gelin taşı söylencesi

Bergama dikili arasında kaynarca denilen büyük bir bataklık vardır. İçinde yer yer su kaynakları fıkırdar.

Söylenceye göre burası zengin bir ülkedir. Ama insanları töretanımaz olmuştur. Bir ermiş çıkagelir. Halka öğütler verir, doğru yola çağırır. Aldıran olmaz. Ermişte biri altın biri gümüş dolu iki kuyu arasında aç ve susuz hapsedilir. Haline acıyan bir genç kız ona su ve yiyecek getirir.

Günün birinde kızın düğünü olur. Kırk gün kırk gece süren düğünden sonra gelin ata biner, alay yola çıkar. Gelenek gereği gelin, ermişin hapsedildiği kuyular çevresinde üç kez dönecek, kuyunun  suyunda üç kez içecektir. Kız tam suyu içerken ermişi görür. Ermiş arkalarına bakmadan kendisini izlemelerini söyler. Koşarak bir tepeye tırmanırlar.

Gelinle gelenlerden biri duyduğu acı çığlıklara dayanamaz, döner bakar ki tüm ülke sular altında evleri sular kara bir çamur kaplamış. Korkuyla haykırınca öbürleri de döner bakar ve hepsi taş kesilir.

Kurtarmak istediği kızın taş kesilmesine üzülen ermiş doruğa tırmanır ve oracıkta ölür. O zamandan beri de tepeye "Dede Tepesi " eteklerindeki sıra sıra taşlara da "Gelin taşı" denir.

Üçkardeş kanı söylencesi

Bergama'nın Kaplan Köyü'nden Dikili'ye inerken Büveller Köyü başında "üç kardeşkanı" denilen yerde bir tepecik üstünde insan biçiminde üç kaya vardır. Bu kayalar boğazı kesilmiş kanları akan insanlara benzemektedir. Buna ilişkin söylence şöyledir.

Yörede yiğit mi yiğit üç kardeş vardır. Günün birinde Midilli Adası'ndan bir düşman saldırısı olur. Üçkardeş savaşarak düşmanın saldırısını durdurur. O sırada Kralın askerleri de yetişir. Düşman denize dökülür. Üç kardeşin savaşta gösterdikleri yararlılık dillere destan olur. Kal bundan hoşlanmaz. Halkın böylesine sevdiği bu üç kardeşin, günün birinde yerine göz dikebileceğinden korkar. Öldürülmesine karar verir. Üçkardeş saygıyla kralın önünde eğilince üçünün de başı vurulur. Oldukları yerde öylece taş kesilirler. Boyunlarından akan kanlar taşlara da bulaşır.

Bu kayalara günümüzde üç kardeşkanı denmektedir.

Lokman Dede söylencesi

Lokman Dede Bergama'da yaşayan bir ermiş kişidir. Bergamalıların kimi zaman Lokman dede kimi zaman da Kaf Dede'ye yordukları bir yağmur söylencesi vardır. Söylence ye göre:

Bergama da  kuraklık vardır. Ürünler susuzluktan kavrulmuş, hayvanlar perişan olmuştur. Günün birinde Lokman Dede'ye giderler ve :"Dede senin duan kabul olur, gökyüzü kurudu, ekinler kavruldu, perişanız. Himmet et de aracı ol. Hak yağmur versin..." derler. Dede cevap vermez. Hali vakti yerinde olanların biraz zeytinyağı göndermesini ister. Biriken yağları "yağ, yağ "diyerek yoksullara dağıtmaya başlar. O yağ dedikçe yağmur boşalır. Bu kez ortalığı sel basar. Bergamalılar "Dur de şu mübareğe" diye yalvarmaya başlar. Dede bu kez heybesine kuruyemiş doldurur.. Nerede çocuk görse "yağma, yağma" diyerek onlara kuruyemiş dağıtır. O "yağma" dedikçe sular çekilir, ortalık günlük güneşlik olur.


.....

..

....

lütfen paylaşalım