foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

Balıkesir 

Paris

Kral Priamo' un iki oğlu vardır. Bunlardan Paris doğmadan önce anası, düşünde karnında alevlerin çıktığını ve bu alevlerin kenti sardığını görür. Yorumcular, bunun doğacak çocuğun "kentin yanıp yıkılmasına  neden olacağı" anlamına geldiğini söyler. Çocuk doğduğunda Priamos onu çocuğuyla İda dağı' na bıraktırır. Orada yaşamayacağı, böylece felaketin önleneceği düşünülür. Ama bir dişi ayı beş gün çocuğu emzirir. Altıncı gün dağa gelen çoban çocuğu görünce alır eve götürür.

Paris büyür gelişir, klanın ünlü çobanı olur, oinone ile evlenir.

Dünyanın İlk güzellik Yarışması

Tanrılar, Deniz tanrısı Neraus'un kızı thetis'in düğünü için Olympos'ta toplanırlar. Düğün aslında belli dengelerin bozulmamasını amaçlamaktadır. Thetis bir ölümsüz olmasına karşın, bir ölümlü ile phthia kralı Peleus'la evlendirilmektedir. Bunu istememektedir ama karar Zeus'tan geldiği içi sesini çıkaramaz. Düğünde bir tatsızlık çıkmaması için Kavga-Nifak tanrısı Eris törene çağrılmaz. Eris buna çok gücenir. Yiğit Heraklis' in "Akşam kızları" (Hesperides) nın bahçesinden çaldığı altın elmalardan biri Eris'in eline geçer. O da üstüne "En Güzele " yazarak elmayı, şölen sofrasına atar.

Tanrılar ne edeceklerini şaşır. Zeus zor durumdadır. Elmayı kime verse bir sorun çıkacaktır. Karısı Hera elmayı kapar, Athena ile Aphrodite buna razı olmaz.

Zeus şöyle bir çözüm bulur:" En güzeli" İda çobanı Paris seçecektir. Hermes üç güzelle İda dağının yolunu tutar.

Zeus'un buyruğu Paris'i şaşırtır. Tanrıçaların üçü de birbirinden güzeldir. Üstelik her biri kendisini seçmesi için bir şey vaat etmektedir. Hera "Elmayı bana verirsen  Asya ve Avrupa krallığı senin olur." Athena" Beni seçersen savaşta dünyanın en yararlı, en başarılı yiğidi olursun. İnsanüstü bir akıl bağışlarım sana" Aphrodite ise, gülümseyerek "Benden san en güzel kadının sevgisi" der

Paris elmayı Aphrodite 'e uzatır. Böylece ilk güzellik yarışması sonuçlanır. Paris Troya ya geçer. Zamanla Kral Priamos' un oğlu olduğu anlaşılır. Ama ailesiyle geçinemez. Yaşantısı değişmiş, güzellik peşinde koşar olmuştur ve gemileriyle denize açılır.

Sarı kız

Mitolojide Önemli bir yeri olan Kaz dağı İslam dininden sonra da efsanelere konu olmuştur. Sarı Kız bunlardan biridir.

Edremit'in Küre Köyü'nde yaşayan Sarıkız, çok güzel, güzel olduğu kadar da iyi  yürekli, yardımsever bir kızdır. Bu özellikleri nedeniyle çekemeyenleri de çoktur. Yaşantısı çeşitli söylencelere konu olur. Çıkarılan söylenceler babayı çok üzer, ama elinden bir şey gelmez. Sarıkız’ın önüne bir kaç kaz atarak dağa çıkarır. Orada yaşamını sürdürebilmesi onun iyi bir insan olduğunu gösterecektir. Sarıkız sessizce katlanır. Bir gün babası onu görmeye gelir. Dağa çıkarken yorulur ve kızından su ister Sarıkız'ın dağın tepesinden uzanarak körfezden tasını doldurup, kendisine uzatmasıyla adamcağız şaşkına döner. Kızının erdiğini anlar, önünde namaz kılar ancak sırrının anlaşılması ile  Sarıkız oracıkta ölür. Baba çok üzülür. Oralardan gitmek üzere uzaklaşır. O da bir tepe üzerinde can verir. Kaz Dağı adının bu söylenceden geldiği öne sürülmektedir. Dağın en yüksek doruğu "Sarı kız tepesi", babasının öldüğü yer de "baba dağı" olarak anılmaktadır.

Sarıkız'ın mezarı Sarıkız tepesindedir. Bu gömü Türkmenlerce kutsal sayılmaktadır. Her yıl eylül ayında ziyaret edilmektedir.

Sarıkız efsanesi

Yüzlerce yıl önce bölgede yaşayan baba ile kızın öyküsünü anlatan "Sarıkız Efsanesi" ne göre; Sarıkız, fakir babasıyla birlikte Edremit’in Güre köyünde yaşar.

Sarıkız ile evlenmek isteyen gençler, "yüz bulamayınca" onun hakkında dedikodular yayıp hakaret etmeye başlarlar.

Yöre halkı, bunun üzerine babadan kızını öldürmesini ya da köyden kovmasını ister. Çaresiz olarak kızını Kaz Dağları’nın bir tepesine bırakıp köye dönen baba, birkaç hafta geçince "Gidip bir bakayım, hiç olmazsa belki ölüsünü bulur, ona mezar yaparım" diyerek dağa çıkar. Ancak kızını bıraktığı vahşi ormanda kaz güderken bulur.

Burada abdest almak istediği suyun tuzlu olduğunu fark eden baba, çevrede deniz bulunmamasına rağmen "Suyu uzanıp denizden doldurduğunu" söyleyen kızının "ermiş" olduğuna inanır ve onunla birlikte dağlarda yaşamaya başlar.

Yıllar sonra ölen babasını, Kazdağıları’ nın en yüksek tepesi olan ve halen "Baba Dağı" olarak anılan tepeye gömen Sarıkız da bir süre sonra ölür. Baba Dağı’nın yakınındaki ’Sarıkız Tepesi" ne gömülen genç kız adına türbe yapılır.

Bilecik

Kral'ın kızı söylencesi

Yarhisar Tekfurunun Holophira ya da Olivera (Nilüfer Hatun) adında bir kızı vardır. Bu kız, Bilecik Tekfuru' yla nişanlıdır. Günün birinde, Osman Gazi'nin oğlu Orhan Bey, saray önünden geçerken kuyudan su çekmekte olan kızı görür. Kız da onu görmüştür. Birbirlerine tutulurlar.

Söğüt'ün erenleri

Bilecik Tekfuru, Yarhisar Tekfuru'nun kızı Holophira (Nilüfer Hatun)    la evlenecektir. Bunu fırsat sayan tekfurlar gün geçtikçe güçlenen Osman Gazi'yi  bir tuzakla yok etmeyi kurarlar. Osman Gazi iyi ilişkiler içinde olduğu Harmankaya Tekfuru Köse Mihal 'den durumu öğrenir. Önlemini alır: Kadın kılığında götürdüğü askerlerle Çakırpınar' daki düğünü dağıtır. Bilecik tekfuru öldürülür. Holophira yı (Nilüfer Hatun'u) da kaçırırlar.

Ertuğrul Gazi'nin Kılıcı ve Kumral Dede Söylencesi

Söylenceye göre, Osman Bey bir düş görür, düşünde göğsünden bir ağaç çıkarak büyüdüğünü dal budak salarak  her yeri kapladığını görür heyecanla uyanır, Bu düşü Karamaneli'nden Ahi Şeyhi Edebali yorumlar. Buna göre Osman Bey Padişah olacaktır. Şeyh Edebali bunu söylerken Kumral Dede adlı bir müridi de yanındadır. Kumral Dede, bu muştuya karşılık Osman Bey'den bir kentin gelirini ister. Dileği kabul eden Osman Bey, yazı bilmediği için, Babası Ertuğrul Gazi'den kalan kılıcı güvence olarak verir.


Bingöl

Karakoyun Söylencesi

Anadolu'da yaygın olan bu söylenceye göre Olayın Bingöl'de geçtiği söylenir. Çoban ağanın güzel  kızı Peri'ye vurulur. Bir süre sonra da Peri de çobana tutulur ve iki genç sevişirler. Ağa kızını isteyen çobanla alay eder. Yoksulluğun bakmadan kızını istemesine kızar. Çobandan olmayacak bir iş isteyerek alaya devam eder. Derki:" susamış sürüyü suya indirip damla su içirmeden geri getirirsen kız senindir."

Gün gelir, ağa devamlı kara koyuna bol bol  tuz verir. Çoban halkın önünde sürüyü suya indirir. Kara koyun suya yönelir. Çoban kara koyunun su içmesini engellemek için sürekli yalvarır. Çobanın duygulu kaval çalışı kara koyunu etkiler ve suya eğilmişken başını kaldırıp geri döner. Ağa kızını çobana vermek zorunda kalır. Suyun adı da "Peri suyu" kalır.

Kral kızı söylencesi

Efsaneye göre kralın kızı Bingöl'ün Koğ Tepesi'nde günümüzde yıkıntı olarak duran kaleyi, nişanlısı için ölen kızı için yaptırmıştır. Üzüntüden dünyadan elini eteğini çeken kız, iki hizmetçisi ile yiyeceğini alarak, kaleye kapanmıştır. Kışın Bingöl dağlarının fırtına sesinden, uğultusundan ürken kız ölmüş. Bıraktığı yazıda: "Baba bilesin ki ben açlıktan susuzluktan değil, dağların korkunç uğultusundan ölüyorum." der. Diğer bir söylence ise:

Sofi Selim'in ineği ortadan kaybolmuş, Selim ineği araya araya dağlara çıkmış. Derken bir tepede karşısına bir kale çıkar. Kapı açıktır, Sofi Selim kaleye girer. İneğini avluda geviş getirirken görür. Meraklanıp kaleyi gezmeye başlar. Tüm odalar boştur son bir odaya girince şaşırır. Burası çil çil altınlar la doludur, alabildiği kadarını alır. Buraya geldiğine neden olan ineğine borçluluk duyar. Kaleden çıkıp gitmek isteyince açık olan kapıların kapandığını görür. Uğraşır ama açamaz. İçinden bir ses bunun altınlar yüzünden olduğunu söyler. Geri döner altınları yerine bırakırken birini dilinin altına saklar fakat yine kapılar açılmaz. Onu da bırakır bakar ki kapılar açılmış. İneğini alarak oradan ayrılır.

Şare ile Çoban

Şarık ile Şivan Diyarbakır'da çobanlık yapan iki kardeşmiş. Günün birinde ağa hayvanlarından gelen kokunun ta.. Bingöl Akdağ’ının kokusu olduğunu hissederek şaşırırmış. Durumu karısını da anlatmış. Akdağ’ın gidilemeyecek kadar uzak olduğunu düşünüp şaşırırlarmış. Ağa bir gün belli etmeden sürünün arkasına takılır. İki kardeş köyün dışına çıkınca arı olup uçmuş ve Akdağ'ın tepesine konmuş. Ağa da atını sürüp oraya gitmiş. Çoban Şarık dağın tepesinde sürüyü otlatırken kardeşi Şivan da topraktan fışkıran sular ve toprakları taşıyarak yamaçta bir cami yapıyormuş. Ağa birden karşılarına çıkınca, iki kardeş yoklara karışmışlar ve bir daha görünmemişler.(Günümüzde dağın yamacında bişr cami kalıntısı vardır, dağın tepesi de ziyaret yeridir.)

Uzun Hasan

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan, ordusuyla Mik-Bulak (Bin-Pınar) denen göller başında konaklamış. Hizmetçilerden biri göllerden birinde kesilmiş bir ördeği yıkarken ördek canlanıvermiş ve uçup gitmiş. Böylece gölün ab-ı hayat olduğu anlaşılmış, ancak göllerin sayısı çok olduğundan Uzun Hasan hangisinin ab-ı hayat olduğunu anlayamamış buraya da Bingöl adını vermiş.

Bitlis

Bitlis adına söylence

İskender Asya seferinde Bitlis Çayı yöresinde konaklar. Başından yaralıdır. İyi olur düşüncesiyle mendilini çaya batırarak yaraya bastırır. İyi geldiğini görünce kaynağa doğru gider. Kentin şimdiki yerine gelince çayın iki kola ayrıldığını görür. Öce sağdaki Rabat çayı' nı izler. Rabat Çayı'nın suyu yarasına iyi gelmez. Bu kez şimdiki Hüsrev Paşa Çayı'na izler. Hem içip, hem başını daldırdıkça sızısı geçer, yarası iyileşir. Çayın kaynağına varıp çadırını buraya kurar. Ertesi gün kumandanlarından Badlis'e buraya seferden dönene dek kendisinin bile alamayacağı bir kale yapılmasını emreder.

İskender'in ayrılışından bir süre sonra, kale tamamlanır. Sefer dönüşünde İskender, kale kapılarının kapalı olduğunu görür, açılmasını ister. Badlis kaleyi açmayacağını bildirir. Öfkelenen İskender kaleye saldırır, ancak bir türlü alamaz. pek çok asker ölür. Sonunda çekilmek zorunda kalır. Hacılar Çayı'na geldiğinde, Badlis ve komutanlarının kendisini karşıladığını görür. İskender öfkeyle davranışının nedenini sorar. Badlis’de "sizin bile alamayacağınız bir kale yaptırmanızı söylemiştiniz, buyruğunu yerine getirdim. Yaptırdığım kaleyi siz bile alamadınız. Buyurun kalenin anahtarlarını” der. İskender komutanını bağışlar ve o günden sonra kale çevresindeki kente Badlis adı verilir.

Altın Kalbur Söylencesi

Bitlis'in Zeylan Mahallesi’nde Altın kalbur denilen bir su kaynağı vardır. Bu su ile ilgili söylence ise:

İnanışa göre kaynağın bulunduğu tepenin yaslandığı dağlarda yaşlı bir kadın yaşar. Kadın koyunlarının sütü, yağıyla geçinir, ama koyunlarını sulayabileceği bir akarsu yoktur. Bir gün uzak bir kaynaktan getirdiği suyla hamur yoğururken, susuz kalmış koyunların suya bakışını görür. Onların durumuna acıyarak Tanrı'ya yalvarır:

—Ulu Tanrım, şu hayvanların ateşini söndür. Nineyi de unutma, şu un kalburunu da altına döndür, der.

Dileği kabul olur. Yamaçtan buz gibi sular akmaya başlar. Önündeki un kalburu da altına dönüşmüştür. Yaşlı kadın bu kez dövünmeye başlar:  “keşke bakracın, teknenin, taşın, toprağın da altına dönüşmesini isteseydim" der. O zamanda koyunları, kalburu, teknesiyle birlikte taş kesilir. Yöredeki taşların bu olayın kalıntısı olduğu söylenir.

İskender'in boynuzları söylencesi

Efsaneye göre İskender'in boynuzları vardır bunu bilinmemesi içinde kendisini tıraş eden berberleri öldürürmüş. Berberin birine genç ve yakışıklı olduğu için bir türlü kıyamaz. Sırrını söylememek şartıyla onu bağışlar. Berber de yeminine uyacağına ant içer.

Aradan uzun bir zaman geçer berber hastalanır. Kimse derdine çare bulamaz. Günün birinde karşısına yaşlı bir adam çıkar, hastalığının sakladığı bir sırdan ileri geldiğini söyler. Bu sırrı açıklamazsa günün birinde  öleceğini söyler. Kimseye açıklamayacaksa bir suya açıklamasını söyler. Berber de öyle yapar bir göl kenarına gelerek üç kez "İskender'in boynuzlar var" diye fısıldar. Fısıldamasıyla göldeki tüm canlılar "İskender'in boynuzları var diye bağırmaya başlayınca şaşkına döner.

Bunu duyan İskender öfkeyle berberi çağırtır. Berber başından geçenleri anlatınca İskender onu bağışlar ve:

—Yazık oldu kıydığım canlara. Hiç bir sır gizli kalmazmış, diye hayıflanır.

Hüt hüt kuşları söylencesi

İshak ve Pubbu adında iki kardeş vardır. Anneleri ölmüştür. Çok zalim bir üvey anneleri vardır. Üvey anne bunları çaya "çul" yıkamaya gönderir. Bacı kardeş hem söyleşir, hem çulları yıkarlar. Nasılsa su, çullardan birini alıp götürür. İshak tüm çabalarına karşın çulu yakalayamaz. Korkudan eve dönemezken, Tanrı’ya yakarır. Çili bulabilmek için kuş olmayı dilerler. Dilekleri yerine gelir. O gün bu gündür ötüşerek birbirlerine "İshak çulu buldun mu? Pubbu çulu buldun mu? Diye sordukları söylenir.

Bolu

Softalar mezarlığı söylencesi

Bolu'daki Köroğlu Dağı'nın (Kayasının) aşağısında Devren yolunun geçtiği yerde, bir dizi mezar vardır.
Söylenceye göre, kırk softa, Köroğlu'nun eşkıyalığından usanarak onu öldürmeye karar verirler. Dağa varmadan Köroğlu tümünü öldürür. Şimdiki Softalar Mezarlığı'nın olduğu yere yuvarlar. Bu mezarların o softaların mezarları olduğu sanılır.

Efteni Gölü Söylencesi

Bolu Ormanları’nda irili ufaklı pek çok göl vardır. Bunlardan Efteni Gölü'nün oluşumu bir söylenceye konu olmuştur. Efteni Gölü'ne   Melen Gölü’nde denir. Düzce yakınlarındadır. Söylenceye göre, bu gölün bulunduğu yerde önceleri bir köy varmış, Hızır A.S.ın yolu bu köye düşer. Evlerden birinin kapısını çalar. Bir parça ekmek ister. Kapıya çıkan kadın "yok" diyerek ekmeği vermez. Çaldığı öbür kapılardan da aynı cevabı alır.

Hızır köyden ayrılırken: "Allah bu köyü suya gark etsin"  diye ilenir. Zamanla köy sular altında kalır. Efteni gölü oluşur.

Gölde avlananlar bugün bile, su altındaki minarenin zaman zaman küreklerine değdiğine inanırlar.

Bursa

Cennet Bursa Söylencesi

Hazreti Süleyman'ın alnında Peygamberlik nuru yanar, başında hükümdarlık tacı parlar. Tanrı ona "Mühr'ü Süleyman" denen, tılsımlı bir mühür bağışlamıştır. Bu mühürle dağa taşa hükmeder, kurda kuşa söz geçirir. Oturduğu taht ta tılsımlıdır. Onunla dünyanın dört bir yanını dolaşır.
Bir gün sağ yanına sağ vezirini, sol yanına sol vezirini alır ve dolaşmaya çıkar. Uludağ'ın bir tepeciğine iner. Doğanın güzelliği karşısında şaşırır. Sağ vezirine dönerek:

"A benim vezirim der, sen çok gezdin, çok gördün. Dünya gözüyle bakınca buralara ne dersin?"
Sağ veziri soruyu şu şekilde cevaplar:


"Ey benim sultanım efendim. Tanrı her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar?"

Hz. Süleyman bu kez sol vezirine sorar:
"A benim vezirim, sen çok yaşadın, çok bilirsin. Dünyada  bu güzelliklerden üstün bir güzellik var mı? "
"Var sultanım var. Dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını saran insan sesi, daha güzeldir. Burcu burcu kokan güller güzeldir ama, hiçbiri gül yanakların gibi domur domur açılmaz. Şu uçsuz bucaksız mavi su güzeldir ama, bir damla göz yaşının, yanan yüreklere verdiği ferahlığı vermez. Şu prıl prıl gökyüzü güzeldir ama hiçbiri ayın ondördü sultan gibi ay ile bahsedip gün ile doğmaz"

Hz. Süleyman:
Ey benim vezirlerim ikinizde ağzı öpülecek insanlarsınız. Bu yerlerin bir insan eksiği var. Dediğiniz gibi, bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaydı ya dile getiri ya da tele getirir de, böyle kaybolup gitmezdi. Üstelik bunlara bir de her güzellikten öte insan güzelliği katılırdı. Şimdi biz buraları yurt edinelim. Saray yaptıralım köşkü  beraber, içinde bahçesi, sarayı beraber olsun. Bu saraya güzeller güzeli Belkıs'ın tahtını kuralım. Bu bahçeye de dilediği gülü bülbülü konduralım, ve lakin anahtarı bende kalsın " der.

Bunun üzerine, dağ, taş "Belkıs, Belkıs" diye inlemeye koyulur. Hz. Süleyman hemen perilerini toplar ve onlarla konuşacak olur. Ama bir peri niyetini gözünden okuyup ağızsız, dilsiz şunları anlatır.:

"Ya Süleyman, can kavmi derler  bir kavim vaktiyle buraya şehir kurmuştu. Ama cin kavmi denen kavimde bu şehre göz koymuştu. Bin yıl dövüştüler durdular ama onlara hayır getirmedi. Tufan gelip şehri sular altında bıraktı. İşte bu dağın eteğindeki göl, göl değil o tufanda göllenip kalmış sulardır. O şehirde bu suların altında yatıyor."

Hz. Süleyman bunu üzerine, Su perilerini suya salar. Gölleri boşaltıp "can şehri" ni ortaya çıkarır. Dağ perilerini de dağlara salar, mermerden bir saray yaptırır. Bu arada Hz. Süleyman'da kuşların kanatlarıyla haber salıp tüm ela gözlüleri "Buyur" eder. Nerede var nerede  yok tüm ela gözlüler gelir, kente yerleşir. Belkıs Sultan'da gelir saraya yerleşir. Sağ vezir bu güzellikleri izlerken:

-Cennet burası, diye duygularını dile getirir. Sol vezirinse kulağı ağır işitir. Bu nedenle sözü "cennet Buresa" şeklinde anlar. O günden bu yana yörenin adı "Bursa " kalır.

Annibal Söylencesi

Bursa adına ait bir söylencede Ünlü Kartaca komutanı Annibal ile ilgilidir.
Annibal karşısına çıkan orduları yene yene Avrupa'ya yayılır. Roma kapılarına dayanır. Kardeşi Asurbal'ın Kartaca da bozguna uğratıldığı haberini alır. Afrika'ya dönmek zorunda kalır.

Ülkesine vardığında, Kartaca'nın düşmek üzere olduğunu görür. Scipion komutasındaki ordulara yenik düşer. Canını zor kurtarır kaçar ve Anadolu'ya gelir. Ünlü kumandan  önce Efes Kralı Antiokhos' tan yardım ister. Daha sonra Bitinya kralı Prusias onu yanına alarak korur

Prusias büyük bir konukseverlikle Annibal'ı karşılar, sonrada yurt kurup yerleşmesi için Uludağ eteklerinde yer gösterir. Annibal ordusundan kalanlar la burada güzel bir kent kurar. Kral Prusias' a duyduğu minnetin ifadesi olarak da kentin adını "Prusia" koyar.

Ancak, Kral Prusias, bir süre sonra Annibal'e yurtluk vermekle Romalıların düşmanlığını kazanacağını düşünerek pişman olur. Anibal'ı onlara teslim etmeyi kurar. Romalılar ‘la anlaşır.

Annibal Prusias'ın hazırladığı oyunu haber alınca, kılık değiştirerek, birkaç sadık adamıyla Prusia'dan ayrılır. Bir sandalla karşı kıyıya ulaşmaya çalışır. Umutsuzdur, artık sığınabileceği, yaşamını sürdürebileceği bir yer kalmamıştır, yüzüğündeki zehiri içerek yaşamına son verir. Adamları onu karşıya geçirip Gebze dolaylarında toprağa verir.

"Prusia" adının değişime uğrayarak zamanımıza Bursa olarak ulaştığı öne sürülür.

Ajas' ın Çıldırması ve kendini Öldürmesi

Ajas Salamine Kralı Telemon'un oğludur. Yiğit bir kişidir. Ünü her yana yayılmıştır.
Troya savaşları sırasında yarı ölümsüz Akhilleus tek ölümlü yeri olan topuğundan vurularak ölür. Aşil'in ölmezler arasındaki anası, gümüş ayaklı güzel Thetis, Tanrı Hephaitos'un yaptığı ve Aşil'in kullandığı sihirli silahları önüne koyarak şöyle der:


"Oğlumun ölüsünü kim düşmana kaptırmadıysa, bu şanlı silahlar onun olacaktır. "Bunun üzerine, bu diyarda kahramanca dövüşen Ajas ve Odysseus, hak ettikleri ödülü almak için ileri atılır.İkisi de silahların kendisine verilmesini söyleyerek birbirine girerler. Ancak bir türlü sonuç alınamaz. Gerçeğin ortaya çıkması için, Troya'lı tutsaklara danışmaya karar verilir.Düşman olduklarından ,yan tutmayacakları düşünülmektedir. Tutsaklara göre Aşil'in ölüsünü Odysseus kurtarmıştır. Silahlar ona verilir. Ajas buna çok üzülür.


Yenilgiye bir türlü katlanamaz. Çılgına döner. Gün doğarken bir koyun sürüsüne rastlar; Odysseus'un savaşçıları diye saldırır. Bir bölümünü öldürür. Büyük bir koçu da Odysseus sanarak ağaca bağlayıp işkence eder. Bir süre sonra kendine gelir. Geçici çılgınlığını onursuzluk sayar. Uludağ eteklerinde yaşamına son verir.

Karagöz ile Hacivat'la ilgili Söylence

Karagöz, Batı Trakya'da Smakol adlı bir kentte yaşar. Demircidir. Sonradan Kırklareli'ne gelir. İstanbul'a geçer ve iş arar. Hoş sözlü ve nükteden kişidir. Bizans İmparator'u ile görüşmeyi başarır. Ancak iş bulamaz. İmparator onu, Türk olduğu için, Konya'ya Selçuklu Sultanı Alaeddin'e gönderir. Karagöz, saray hokkabazları aracılığıyla sultanla görüşür. Yine bir iş bulamadan Kırklareli'ne gönderir. Aradan yıllar geçer. Selçuklu devleti yıkılır. Orhan Bey Bursa'yı alır.

Bunu duyan Karagöz, eşini ve çocuklarını alarak Bursa'ya varır. Demirtaş köyüne yerleşir. Demirci olduğu için yapı taşlarını birbirine bağlayan demirleri yapmakta da ustadır.

Orhan Bey Bursa da bir cami yapmasını buyurur. Ustabaşılığını, Hacı İvaz Ağa (Hacivat) adında birine verilir. Karagöz görevlendirilir. İlk günler, sessiz sedasız, çalışır. Öbür çalışanlarla yakınlık kurunca, nükteli konuşmalarıyla çevresini eğlendirmeye başlar. Bir süre sonra, Hacı İvaz Ağa ile de yakınlık kurar. Eğlenceli söyleşilere başlar. Onlar konuşurken tüm çalışanlar izler ve işler kalır.

Orhan Bey, bir gün yapım alanına gelir, kimseyi göremez. Tüm çalışanlar, Karagöz ile Hacı İvaz Ağa'nın önüne toplanmış kahkahalarla onların konuşmasını izlemektedirler. Cami yapımı gecikmiştir. Duruma çok kızar. Karagöz'ün başını vurur. Karagöz, Çekirge yakınlarına gömülür.

Şeyh Küşteri Söylencesi

Orhan Bey, bir zaman sonra Karagöz'ü öldürttüğüne pişman olur. Olay halk arasında da hoşnutsuzluk yaratmıştır. Hacı İvaz'ı aratır. Hacı İvaz, Karagöz'ün başına gelenlerden korkarak Hac'ca gitmiş, yolda eşkıyalarca öldürülmüştür. Malları, Şam’da satılır. Katiller köpeğinin yardımıyla bulunur ve asılır.

Orhan Gazi Şeyh Küşteri, adında bir kişinin Karagöz ve Hacivat'ı tanıdığını, konuşmalarını bildiğini öğrenir. Şeyh Küşteri'yi çağırtır, aralarında şöyle bir konuşma geçer:
-Siz Karagöz'le Hacivat' tanıyormuşsunuz

—Evet
-Bunların hallerini bana anlatın.

—İzin verirseniz size onların hallerini bir oyunla canlandırayım.

Bundan şeyh Küşteri, bir çanak, bir kül, biraz zeytinyağı ve bir de Ak tülbent ister. Kül ve zeytinyağını bir çanağa koyarak bir meşale yapıp, yakar. Tülbendi gerer ve ışıkla perdenin arkasına geçer. Sağ pabucuyla Karagöz’ü, sol Pabucuyla Hacivat'ı canlandırır. Önce Hacivat'ı perdeye getirir. Osmanlıca Farsça bir dille konuşturur. Karagöz Hacivat'ın sözlerini anlamaz, ters ters yanıtlar verir. Söyleşileri böylece sürüp gider.
Orhan Gazi bu söyleşileri çok beğenir. Her zaman oynanmasını buyurur. Şeyh Küşteri bundan sonraki oyunlarda, Karagöz ve Hacivat'ı eski giysilerle, deri üzerine işler ve böyle oynatır.

Geyikli baba söylencesi

Bursa'nın alınışı sırasında kimi ermişlerin düşmanı yararak askerlere yol gösterdiği inancı yörede yaygındır. Bu ermişlerden biri de Geyikli Baba dır. Geyikli Baba Azerbaycan'ın Huy Kasabası'ndandır. Bir geyiğin sırtında Bursa 'ya girmiştir. Altmış okkalık kılıcıyla düşmanı yararak askerlere yol açar. Bursa alınıncaya kadar savaşı sürdürür. Gün batarken Bir kestane ağacının yanında yiter. Savaşa nasıl katıldığı anlaşılamaz. Bursa alındıktan sonra Uludağ'da geyiklerle yaşadığı söylenir.
Orhan Bey iki yük rakı ve iki yük şarap göndererek, onu huzuruna çağırtır. Geyikli baba bunları bir kazanda kaynatır. içine pirinç atarak zerde yapar. Bir çanak ta Orhan Bey'e göndererek gelemeyeceğini bildirir. Nedenini de şöyle açıklar:
-Dervişler göz ehlidir, gözetirler. Vaktinde giderler ki duaları makbul ola.
Bir süre sonra bir kavak fidanıyla Bursa'ya gelir. Onu saray avlusuna diker. Durum Orhan Bey'e haber verilir. Orhan Bey gelir ve dikilen fidanı görür.


Geyikli baba şöyle der:


-Uğur saymamızdır. Durdukça dervişlerin duası sana ve soyuna makbuldür.
Sözünü bitirir bitirmez oradan ayrılır. Orhan Bey de ardından giderek oturduğu yere varır.eliyle İnegöl yöresini göstererek:


—Geyikli baba: Bu İnegöl çevresi tümüyle senin olsun, der.


—Mülk mal Allah’ındır. Ehline verir. Biz onun ehli değiliz, diyerek kabul etmez.


Orhan Bey:


-Ehli kimdir? diye sorar.


Geyikli baba


-Hak Teâlâ dünya mülkünü senin gibi hanlara ısmarladı. Malı da iş ehline ısmarladı ki birbirleriyle iş görsünler. Bizlere gün yeni, nasip olan rızk daha yeni, karşılığını verir.
Bu arada bir tepeciği göstererek, oranın dervişler avlusu olmasını ister.
Aradan uzun yıllar geçer, derviş ölür. Orhan Bey ona kubbeli bir mezar yanına da bir tekke ve bir mescit yaptırır. Yöre halkının atak yeri olan tekke, Geyikli baba tekkesi olarak anılmaktadır.

Çekirge Sultan söylencesi

Çekirge yoksul bir adamdır. Akşamlara kadar hamam kapılarında avuç acar. Günün birinde hamamdan çıkan bir kadın küpelerini yitirdiğini anlar ve ah vaah etmeye başlar, durumu anlayan çekirge kadına küpelerini yıkandığı kurnanın yanındaki delikte saçlarına sarılı vaziyette bulunduğunu söyler.

Gerçekten de küpeler söylenen yerde bulunur zamanla çekirgenin namı Bursa'ya yayılır. Sultan Murad Çekirge' yi çağırtır. Bilincini sınamak için ona iki soru sorar ikisini de bilir, sonra da avucunda ne olduğunu sorar çekirge durur ve bir sıçrarsın çekirge iki sıçrarsın çekirge derken onu da bilir. Padişah tarafından ödüllendirilir ve kendisine "Sultan" unvanı verilir. Sultan’ın bilicisi olur.

Sarı Kız söylencesi

Sarı kız annesiyle oturmakta ve çobanlık yapmaktadır. Günün birinde dağlarda hayvanlarını otlatırken bir ses duyar dinler:
Sarı kız sarı kız geleyim mi? Kız korkar eve gelir. Anasına bir şey söylemez. Aynı ses  ard arda üç gün devam eder. Sonunda annesine açılır. Annesi buna bir anlam veremez. "gel deyiver, bakalım ne olacak" der. Kız ertesi gün "gel" deyiverir. Ses yine sorar "harlayarak mı Gürleyerek mi geleyim?"
-"Harlayarak gel" der demez yamaçtan sıcak sular akmaya başlar. Meşhur Bursa kaplıcaları böyle oluştuğu söylenir.

Kara Demirtaş Hamamı

Demirtaş köyünde bir hamam vardır. Hamamın sahibi Hacca gitmek ister oğluna :
-Bizim hamamı tılsımlı bir yılan ısıtır. Her gün şuraya bir tas süt bırak. Kesinlikle dönüp ardına bakma, der.
Oğlan ilk günler babasının sözünü ilk günlerde tutar. Ama daha sonra merakı ağır basar. Sütü koyduktan sonra gözetlemeye başlar. Büyükçe bir yılanın sütü içmeye geldiğini görünce korkar. Bir taş atarak yılanın kuyruğunu yaralar yılanda oğlanı sokar ve öldürür.
Adam Hac' dan dönünce oğlunun öldüğünü görür. Zamanla tekrar hamama giderek hamamı ısıtması için yılana yalvarır ama yılan gelmez. Adamın  ısrarlı beklemeleri ve yalvarmaları üzerine Bir gün tekrar yılan gözükür adam yine dost olalım sözü üzerine yılan:
-Sende evlat acısı bende de bu kuyruk acısı olduğu sürece biz bir daha dost olamayız,   iyisi mi sen var rızkını başka işte ara der ve ortadan kaybolur.


.....

..

....

lütfen paylaşalım