foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

Allah erkeği yarattı

Rivayet bu ya isteyen doğru desin isteyen yanlış. Fakat halk arasında anlatılan bir hikâye bu, Rivayete göre:


Allah eşeği yarattı ve ona dedi ki: Sen bir eşeksin. Sabahtan aksama kadar yorulmadan çalışacaksın ve ağır yükleri sırtında taşıyacaksın. Ot yiyeceksin, az akıllı olacaksın ve 50 yıl yasayacaksın. Eşek cevap verdi: 50 sene böyle bir hayat için çok çok fazla, lütfen bana 30 yıldan fazla verme! Ve böyle oldu...

Sonra Allah köpeği yarattı ve ona dedi ki: Sen bir köpeksin. İnsanların mallarını koruyacaksın, onların en yakın dostu olacaksın. İnsanlardan geriye kalan artıkları yiyeceksin ve 25 yıl yasayacaksın. Köpek cevap verdi: Allah’ım, 25 yıl böyle yasamak çok fazla. Bana 10 yıl ver yeter! Ve böyle oldu...

Daha sonra Allah maymunu yarattı ve ona dedi ki: Sen bir maymunsun. Ağaçtan ağaca salınacak ve bir aptal gibi davranacaksın. İnsanları eğlendireceksin ve 20 yıl yasayacaksın. Maymun cevap verdi: 20 sene dünyanın palyaçosu olarak yasamak çok fazla. Bana 10 seneden fazla verme! Ve böyle oldu...

En sonunda Allah erkeği yarattı ve ona dedi ki: Sen erkeksin, dünyada yasayacak tek rasyonel düşünen canlı sen olacaksın. Diğer yaratılmışlara zekânı kullanarak hükmedeceksin. Dünyayı yöneteceksin ve 20 yıl yasayacaksın. Erkek cevap verdi: Allah’ım erkek olmak için 20 yıl yetmez. Lütfen bana eşekten artan 20 yılı, köpekten artan 15 yılı ve maymunun 10 yılını da ver...

Allah bunu kabul etti ve erkek 20 yıl erkek olarak yasadı, sonra evlendi ve 20 sene eşek olarak sabahtan aksama kadar çalıştı ve ağır yükleri taşıdı. Sonra çocukları oldu ve 15 yıl köpek gibi yaşadı, evi korudu, aileden artanları yedi. Sonra ilerleyen yaşında 10 yıl maymun olarak yaşadı, aptal gibi davrandı ve torunlarını eğlendirdi. Bugüne kadar böyle geldi...

Adana

Lokman Hekim Efsanesi

Lokman bütün otların ve çiçeklerin dilinden anlarmış. Çiçekler otlar hangi hastalığı iyi edeceğini Lokman'a söylermiş. O da her hastalığı iyi eden ilaçlar yaparmış. Bütün dünyayı dolaşan lokman Çukurova'nın bereketli topraklarında her şeyin yetiştiğini görünce, Seyhan Nehri'nin kenarında Adana ile Ceyhan arasında ve günümüzde bir bucak merkezi olan Misis kentine (Yakapınar) yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyi etmiş. Hastalıksız yaşamaya başlayan insanlar, Lokman’a başvurarak bu kez de bir ölümsüzlük ilacı bulmasını istemişler. Lokman Çukurova'yı adım adım dolaşarak ölümsüzlük ilacı yapılacak bitkiyi bulmaya çalışmış Bir gece Ulu bir çınarın altında uyuya kalmış. Uykusunda bir ses duyup uyanmış "Lokman bunca zamandır arayıp taraman bitsin. Ben ölümün ilacıyım. Bundan sonra insanlara da hayvanlara da ölüm yok." diye seslenen otun yanına koşmuş ve ilacın nasıl yapılacağı konusunda söylenenleri bir bir yazmış. Otu da kopararak düşmüş yola. Misis’e gelince altında Koca Ceyhan Nehri'nin ağır ağır aktığı köprü üzerinde durmuş. Defterine yazdıklarına göre, ölüm ilacını yapmaya koyulmuş. Tam bitireceği sırada görünmez bir el, bir vuruşta defteri de, otu da uçurarak suya düşürmüş. Lokman bu yüzden ölüme çare olacak ilacı yapamamış. Otlar da bundan böle ondan küsmüşler.

Şahmeran Efsanesi

Bölge halkının dilinde "Misis yılanla, Ceyhan yelle, Adana selle gidecek" diye bir tekerleme dolaşır. Bu tekerleme üstüne efsaneler vardır. En yaygınlarından bir de şudur:

Adana, Seyhan nehri yanı başında bir düzlükte kurulmuş  Eskiden nehir sık sık taşar, evleri, köyleri yıkar, tarlaları su altında bırakırmış. Ceyhan’ın evleri çok eskiden topraktan ve kamıştan yapılırmış. Her yanı açık olduğu için bir kuvvetli rüzgar esince bu evlerden bir çoğu yıkılıp gidermiş. Misis’in yılanla gitmesine gelince: Misis yakınında küçük bir dağın tepesinde kurulmuş "Yılan kale" denen bir kale vardır. Söylendiğine göre bu kalede çok yılan varmış. Yılanlar sütle beslenirmiş günün birinde sütsüz kalacaklar ve kaleden çıkıp Misis'e inerek orada yaşayanları sokacaklarmış. "Yılanla gidecek" demenin nedeni buymuş. "yılanla gidecek" denmesiyle ilgili başka bir efsane de şöyle: Çevre de yaşayan beylerden biri, çaresiz bir derde düşer. Yapılan ilaçlar fayda etmez. Bir doktor beyi iyi edebilecek ilacın yılanlar Şahı Şahmeran'ın gözleri olduğunu söyler. Ama kimse Şahmeran'ı bulamaz. Yılanlar Padişahı insanoğullarından birine büyük bir iyilikte bulunarak, onu yılanların sokup öldürmesinden kurtarmıştır. İşte bu insanoğlu Şahmeran'ın saklandığı yeri haber verir. Yılanlar padişahı Misis'te ki bir hamamda saklanmaktadır. Şahmeran'ı yakalarlar ve öldürürler gözlerini oyarlar. Bu gözleri yiyen bey iyi olur. İşte bu yüzden yılanlar Misis'i basacaklar denilmektedir.

Amasya

Lokman Hekim Söylencesi

Lokman Hekim tüm hastalıkların ve ölümün çaresini bulunca bunlardan bir kitap oluşturmuş. Amasya'dan Kunç köprüsü üzerinden geçerken, Cebrail gelmiş kitaba vurarak ölümün çaresinin yazdığı sayfayı suya düşürmüş ve "artık ölüme çare bulamayacaksın" diyerek uzaklaşmış. Bu ırmağın suladığı arpa tarlaları, bu yüzden şifalı sayılır ve arpa suyu şifa da şifa için içilirmiş.

Lokman Hekim  ölüme karşı, baş su, orta su ve son su adını verdiği üç çeşit su bulmuş. Daha sonra kendi vücuduna göre bir kalıp yaptırıp, çırağına kendisini kesip, parçalamasını, parçaları kalıba dökmesini ve sonunda da suları sırasıyla dökerek kendisini canlandırmasını söylemiş. Çırağı söylediklerini yapmış, birinci su etleri toparlamış, ikinci su canlılık verir gibi olmuş, ama çırak tam üçüncü suyu dökeceği sırada Tanrı şişeyi düşürüp kırmış, sular arpa tarlasına akmış. Arpa suyu bu yüzden şifalı sayılırmış.

Ferhat ile Şirin

Vll- Vlll. yy. da yaşayan Sasani Hükümdarı Hüsrev Pervez'le Ermeni hükümdarının yeğeni Şirin arasındaki aşkı konu alan bu öykü, İranlı  Şair Firdevs’i' den Nazım Hikmet'e kadar birçok sanatçıya esin kaynağı olmuştur. Birçok şekilde anlatılan efsane:

Asıl adı "Hüsrev ile Şirin" olan öykü, Ali Şir Nevai, Lemii gibi şairlerin olayın üçüncü kişisi olan Ferhat'ı ön plana çıkararak "Ferhat ile Şirin" adlı mesneviler yazmaları sonucu Anadolu da bu adla tanınmıştır.

Olay Anadolu efsanelerine göre Amasya'da geçmektedir. Ferhat Amasya'da yaşayan bir nakkaştır. Şirin’de Azerbaycan da yaşayan Erzen kentini hükümdarı Mehmene Banu'nun kız kardeşidir. İki genç Ferhat'ın Mehmene Banu'nun Şirin için yaptırdığı sarayın duvarlarını süslemesi sırasında olur. Birbirini seven gençler gizliden gizliye görüşmeye başlar. Bunu duyan Mehmene Banu Ferhat'ı önce Kale-i Ahenin'e hapseder, daha sonra da kentten çıkıp gitmesi şartıyla bağışlar. Bu sırada Amasya'da hüküm sürmekte olan Hürmüz  Şah, Ferhat'ın başından geçenleri duyar ve onu korur. Daha sonra da Şirin'i Mehmene Banu'dan ister. Mehmene Banu'nun bu isteği geri çevirmesi üzerine iki hükümdar arasında savaş başlar. Savaşın sonunda Hürmüz Şah, Şirin’i Amasya'ya götürür. Bu sırada Şirin'e kendisi âşık olur. Bu yüzden Ferhat'a Şirin'i alabilmesi için olmayacak bir işi başarmasını söyler. Elma Dağı'nı delip arkasındaki suyu kente getirmesini söyler, Ferhat dağı deler ancak tam suyollarını tamamlayacağı sırada bir cadı(bazılarına göre Şahın dadısı) Ferhat'ın yanına gelip Şirin'in öldüğünü söyler. Ferhat üzüntüsünden Külüngünü havaya fırlatır ve külüngünün başına düşmesi sonucu ölür. Bu sırada Ferhat'ı görmeye gelen Şirin onun öldüğünü görünce bıçağını çıkarıp kendi canına kıyar. Cadıyı da dağdan inen bir aslan parçalar. Hürmüz Şah Ferhat ile Şirin için bir tören düzenletir ve ikisini de aynı mezara gömdürür. Ancak mezarlarının üstünde bir karaçalı biter.

Ankara

Hüseyin Gazi Söylencesi

Hüseyin Gazi Battal Gazi'nin babasıdır. Ankara'nın İslamlaşmasında önemli bir rolü olan Hüseyin Gazi, "Kâfirlerle" giriştiği bir çarpışmada yaralanır ve günümüzde kendi adıyla anılan dağın doruğuna  tırmanmağa başlar. Hüseyin Gazi doruğa tırmandıkça bastığı çayırlar, kanının damladığı otlar çiçeklenip renklenmektedir. Doruğa yaklaştığında duraksayan Hüseyin Gazi  "Benim için darlık mı var? " deyip asasını toprağa vurur vurmaz da yerden gür bir su fışkırır. Gücü tükendiğinden doruğa varamadan  orada düşüp kalır. Oğlu Battal Gazi babasının şehit edildiğini öğrenince kente saldırıp tüm "kâfirleri" kılıçtan geçirir. Sonra da Afyonkarahisar 'a değin Müslümanlığı yayar. O da günümüz de Seyit Gazi denilen yerde şehit düşer.

İmra -al Kays söylencesi

İmra -al Kays Timurlenk kulesi denilen yerde, tanınmış Arap şairi İmra -al Kays 'ın mezarı olduğu söylenir. Bir Arap beyinin oğlu olan şair, gençliğinde babası ile geçinemediğinden yolculuğa çıkmış. Babasının düşman kabilelerce öldürüldüğünü duymuş, asker toplayıp savaşmış. Ancak, yenip düşüp bir Yahudi kralına sığınmış. Bu sırada Bizans İmparatoru Justinyen kendisini İstanbul'a çağırıp Suriye uç beyliğini önermiş. Şair sarayda bir süre kalmış, sonra da uç beyi  olarak yola çıkmış. İstanbul’dan ayrıldığı sırada bazı kişiler İmparatora şairin prenseslerden birini yada İmparatoriçeyi ayarttığını söylemişler. İmparator öfkelenmiş, zehirli bir gömlek yaptırmış "Bu benim hilatimdir, yolda giysin ki halk kendisinin benim yüksek bir memurum olduğunu anlasın" diyerek arkasından yollamış. Şair de gömleği giyer giymez ölmüş ve kendisini Ankara'da gömmüşler.

Hacı Bayram Veli ve AK Şemseddin’e ait söylence

AK Şemseddin Halep’e  uğradığında bir rüya görür. Boynuna bir zincir takmışlar zorla Ankara'da Hacı Bayram  Hz.lerinin eşiğine bırakmaktalar. Zincirin ucu da Hacı Bayram'ın elindedir.

Bunun üzerine AK Şemseddin Ankara'ya gelir. Bakar ki müritler tarladadır. Burçak topluyorlar. Yanlarına varır. Fakat Hacı Bayram Veli hiç iltifat göstermez, bakmaz.

AK Şemseddin hizmet eder ve çalışmaya başlar. Yemek vakti gelir. Teknelerle yoğurt ve buğday çorbası getirilir, paylaşılır. Herkes nasibince alır. Köpeklere de verilir. Fakat yine AK Şemseddin Hz.lerine dönüp bakmazlar. AK Şemseddin Hz.leri varır köpeklere verilen yemekten beraberce yemeye başlar. Bunu gören Hacı Bayram Veli:

-Köse beni yaktın! Diyerek sofraya çağırır ve sonra da :"Zincirle çağrılanı böyle karşılarlar" der.

Antalya

Bellerophontes Söylencesi

Hipponoes "tanrıların öğünerek yarattıkları" bir erkek güzelidir. Ormanda avlanırken, kazara kardeşi Belleros'u öldürdüğü için kendisine "Belleros'u yiyen "anlamına gelen Bellerephontes  adı verilmiştir. Kardeşini öldürdüğü için ülkesini terk eden Bellerophontes, Tipins kralı Proitos'a sığınır. Kralın karısı Bellerophontes'e âşık olur. Ancak Bellerophontes onunla ilişki kurmayı kabul etmeyince Kraliçe: "Öl ey Proitos ya da gebert Bellerophontes'i. O ki gönlüm olmadan beni aşkı ile sarmak istedi." diyerek, Bellerophontes'e  iftira eder. Ancak Porites kendisine sığınan birini öldürmekten kaçınır ve onu, içinde "Bu mektubu getiren şahsı bu dünyadan kopar. O ki karıma yani senin kızına tecavüz etmek istedi." yazılı olan bir mektupla kayın pederi olan Likya kralı İobates'e yollar. Ancak İobates  mektubu, Bellerophontes  'i dokuz gün ağırladıktan sonra okur ve konuğunu kendisi öldürmek istemez. Ona ölümüne yol açacak bir görev vererek, başı aslan, vücudu keçi, kuyruğu yılan olan ve ağzından durmadan alevler saçan Chimeraadlı canavarı öldürmesini ister.

Bellerophontes bu  işi başarabilmek için tanrıların yardımını ister. Kâhin Polyeidos ona uçan at Pfesos'u yakalayıp ehlileştirmesini öğüt verir. Tanrıça Athena dan da bu ata binmesini sağlayacak gemi alır. Böylece kanatlı atı Pfesos ile Bellerophontes Chimera 'nın alevinden uçarak kaçabilir ve bu sayede canavarı yener mızrağı ile havadan canavarın üzerine öyle bir iner ki mızrağı yiyen Chimera yerin yedi kat dibine gömülür, yalnız alevden dili yeryüzünün dışına çıkabilir.

Bellerophontes 'in öyküsü sürer canavarı yenince İobates ona başka güçlü rakipler bulur. Bölgenin en savaşçı kavimlerinden olan Termessoslu Solymler'in daha sonra da Amazonların üzerine gönderir. Bellerophontes bu iki savaşı da kazanarak güçlenir. Bunun üzerine İobates, Bellerophontes 'a karşı kendi askerlerini gönderir. Bellerophontes Likya ovasında ki bu savaşı da kazanır. Daha sonra Bellerophontes'a kızının iftira ettiğini öğrenir ve kızını ona verip ülke yönetimini onunla paylaşır.

Ancak Bellerophontes başarılarına dayanarak ölümsüzlerin arasında yer almak için kanatlı atı ile tanrılar dağı olan Olympos dağına ulaşmaya çalışır. Zeus bir at sineği yollayarak Pfesos'u ürkütüp Bellerophontes 'i atından düşürür. At gökyüzünde kalarak bir burç haline gelir. Bellerophontes yeryüzüne düşer sakatlanarak eski saygınlığını da yitirir.

Artvin

Kraliçe Tamara Söylencesi

XXll yy. sonunda Gürcü Krallığının başında Tamara adında bir kraliçe vardı. Çoruh yöresinde günümüzde bile anlatılan kraliçenin, yedi bölükten oluşan bir kraliçe alayı vardı. Güzelliği dillere destandı. Trabzon Rum İmparatorluğu'ndan bir prensin kraliçe uğruna intihar ettiği halk arasında anlatılmaktadır.
Kimi kaynaklar Kraliçe Thamar 'ın Xll.yy .da yaşadığını belirtmektedir. Hatta Çubunaşvili, daha da ileri giderek Tamara'nın 1184-1212 arasında kraliçe olduğunu ileri sürmektedir. Başka kaynaklar Tiflis'te David Tepesi’ndeki kilisenin Kraliçe Thamar' ça yaptırıldığını ve kraliçenin halk arasında  söylence leştiğini anlatmaktadır. Gürcistan Krallığı’nın Thamar zamanında en geniş sınırlarına ulaştığı belirtilmektedir.
XlX.yy ortalarında Gürcistan'a arkeolojik bir gezi yapan ve izlenimlerini bir rapor halinde yazan M.Brosset thamara'dan söz etmektedir.

Çubunaşvali , Kutaisi'de bir kilise yaptırmış olan kral lll. Bagrat 'ın 1003 te ülkeyi yönettiğini yazmaktadır. Buna göre kraliçe Thamar ile evlenen Davit Bagrat 'ın bu kral olduğu düşünülebilir.

Ayrıca Borçka'nın bir köyünün Thamar adını taşımasıdır. Bu köyün şimdiki adı "Damar"dır.

Kaftanoğlu Menkıbesi

Ardanuç'un  yol üstü adı ile anılan köyünün kuzey batısında Acı-Elma, Anza ve Çıkçık adlarında üç tepe vardır. Bunlardan Anza' nın güney yamaçlarındaki geniş alanda çeşitli kalıntılar bulunmaktadır. Bu yöreye çevresi ile birlikte Berda denir. Kaftanoğlu menkıbesinde adı geçen Berda adlı yerleşim yerinin  burası olduğu sanılıyor. Kaftanoğlu menkıbesi çeşitli şekillerde anlatılmaktadır.

1.anlatım

-Berda denilen yerde yaşayan Kaftanoğlu heybetli, güçlü, kuvvetli, güzel çehreli, kaytan bıyıklı bir adamdır. Uçan kuşa hükmeder, hatırını saymayan beyleri, ağaları zarı zarı ağlatır. Fakir fukarayı güldürürdü. Malı davarı, atı, atlısı o kadar çok idi ki sofraya oturduklarında şimşir kaşıklarının sesi bir saatlik yoldan duyulurdu. Aman dileyeni bağışlar, erzak isteyenin ambarlarını doldururdu.

Berdanın namı dörtbir yanda bilinir, Kaftanoğlunun şerefi ve şanı Padişah katında da anılırdı. Kaftanoğlunun duyan beyler, ağalar ona gelir, onunla birlikte olduklarını söylerlerdi. Konaklarda ağırlanan beyler, ağalar o kadar çoktu ki onların bir günde içtiği çay, Ardanuç Kale Beyi'nin bir yıllık masrafını karşılardı. Konaklardaki musluklardan koyun, keçi, inek ve camuş sütü ayrı ayrı akar, kürünler dolusu kaymaklar bulunurdu.

Kaftanoğlu o derece gani bir bey idi ki en ufak bir hediyesi bir fakiri zengin ederdi. Onun zamanında değil Berda da, Basa, Cugo, Ançkura köylerinde bile fakir bulunmazdı. Her gün ziyaretçiler dolar taşar, kurbanlar kesilir, mevlitler okunurdu. Ziyaretlerde bulgur pilavına kimse kaşık atmaz, şişek kurbanından yapılmış kavurmalar, pirinç pilavları ile yenirdi. İnsanlar doyar, artanı da kurt kuş yerdi. Kaftanoğlu devrinde güvenlik o derece sağlamdı ki kurt ile kuş birlikte gezerdi. Berda'dan dışarda olan yerlerde ise güvenlik bu derece iyi değildi.

Çık hele Berda' dan dışarı
Görürsün başına neler gelir.

İti, kurdu, insanı mı başarı
Görürsün başına neler geliyor.

Kaftanoğlu yoktur el illerinde
Kurdu yarı gezer cebellerinde
Urbam için öldürürler yollarında
Görürsün başına neler geliyor

Kaftanoğlu'nun hayır hayratı da boldu. "Kaftanoğlu çamı"nın dibinden Anuç'a  Ançkura' ya yol giderdi. Bu yoldan geçenler Kaftanoğlu'nun sofrasında doyar, ondan sonra yola revan olurdu. Onun sofrasını ancak dört kişi çamın dalına asar ve indirebilirdi. Çamın bir dalında koyun, bir dalında sığır eti asılı dururdu. Gelip geçen ister koyun etinden ister, sığır gövdesinden et keser, hazır ocakta pişirir, yer geçerdi. Eğer et yemeden geçerse Kaptanoğlu’na hakaret sayılır, o yolcu temizce dövülürdü. Bunun için kaftanoğlu devrinde zengin le fakir belli olmazdı.

Kaftanoğlu' nun iki sarayı vardı. Biri Çürük taşın üstünde, öteki de Acı Elma Tepesi’ndeydi. Her konakta ki hizmetçiler ayrı idi. İçki içer, saz çaldırırdı. Âşıkları sever bol bol bahşiş verirdi.

Köyleri şehirleri maiyetiyle gezer, Kaftanoğlu’nun ünü, o yere gitmeden duyulurdu. Kendisi kır donlu bir ata biner bunu Köroğlu'nun kır atının torunu olduğunu söylerdi. Maiyeti ile silahlanıp yola çıktı mı, atların nal sesleri bir günlük yoldan duyulur, yollardan kalkan tozlar, göklere direk olurdu.

Her cuma günü Kale'ye gider Cuma namazını eda ederdi. Basa’ da günü unutanlar Kaftanoğlu'nun geçişi ile günün Cuma olduğunu anlardı. Maiyeti ile Hıçan' dan aşağı doludizgin gelişi Basa' da beşikteki çocukları uyandırırdı.

Kaftanoğlu bir başına bire adamdı. Hiç bir padişaha bağlı değildi. O sadece zalimlerin başına topuz indiren bir beydi.

Günler böyle devam etmedi. Berda' ya bir kırgın girdi. Adına "taun"dediler. Berda'yı silip süpürdü. Ne kaftanoğlu kaldı, ne oğul-uşağı, ne de maiyeti. Hepsinin yerinde yeller esti. Ölümden kurtulan tek çocuk oldu. O da çıplaktı. Berda' nın ölülerini çevre köylerden gelenler gömdüler. Bir zaman çıngrak sesleri, koyun kuzu meleyişleri Meşe köyden duyulan Berda' nın o ıssız ve acıklı haline kurtlar kuşlar bile ağladı.

Yıkılmış berda'nın beğleri kalmış
Dünya da beterin beteri varmış
Ağla, dövün, yalvar neye yarar ki
Berda diye boş bir efsane kalmış.

ll .

Kaftanoğlu, Türkmen’in haberi üzerine Derbent Savaşı’na gider. Türkmen’e dönüşünde Berda'nın Gürcülerce basıldığını, ahalinin, çoluk çocuğun kılıçtan geçirildiğini ve pek sevdiği "Bad-ı Saba" adlı karısının da kaçırılıp İstanbul'a getirildiğini öğrenir. İstanbul'a gider. Padişah Kaftanoğlu'nun geldiğini öğrenince, kuşkulanır ve onu zindana attırır. Zindancı Kaftanoğlu' na sorar: "Sen kimsin, nesin, Padişah seni niçin hapsetti?". Kaftanoğlu :

Atlarım var "gök civar" da
Nahırlarım var çevre yanda
Oğul uşak dolar taşar
Askerim var kal'alarda

Ben Derbent'te yarim evde
Kefereler kaçırmışlar
Bad-ı saba'm şimdi nerde
Ararım onu her yerde.

Kaftanoğlu derler bana
Çar köşenin sahibiyim
Beyler ağalar katında  
Köroğlu'nun Şahbazıyım.

Zindancı durumu Padişah'a bildirir. Padişah Kaftanoğlu'nu huzuruna alır, derdini dinler, çare bulamaz. Frengistan' gitmek olmaz çar naçar geri döner.

Badı Saba kaçırdım
Aklımı fikrimi uçurdum
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim

Padişah bile naçare
Ölüme var mı biçare
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim

Kaftanoğlu derler bana  
Ahır ömrümü alsana
Nideyim ah yar nideyim
Alıp başımı gideyim

Berda'ya geldiğinde köyün "taun" dan kırıldığını görür. O da Tanrı'sına yalvararak canını almasını ister. Fakat bu sırada gaipten bir ses duyar. Sese uyanır. Kendisini Peygamber çağırmıştır. Mekke'nin yolunu tutar ve bir daha geri dönmez.

lll

Kaftanoğlu Acem Şahı'nın çok iyi tanıdığı bir beydi. Şah darda kaldı mı Kaptanoğlu’na haber salar onu imdada çağırırdı.

Acemdar bir name gelmiş
Asker ister Leşker ister
Kaftanoğlu emir almış
Gülle ister gürzi ister

Türkmen'de leşker toplanır
Çar köşeden tümenleri eklenir
Sade kaftanoğlumu beklenir
Gider babam giderim hey

 

Aydın

MEANDER (Menderes) SÖYLENCESİ

Anabelen Vadisi'nde Meander adında birisi yaşamaktaydı. Meander Asker ve yiğitliği dolayısıyla komutan seçilir. Bir süre sonra ordusunun başına geçerek Pesinünt Kenti(Friglerin dini merkezi) üzerine yürür. Kanlı bir savaş sonunda Meander'in ordusu yenilir. Yenik düşen Meander tapınaklarındaki hazineleri, değerli eşyalarını ve tüm varlığını askerlerine dağıtır. Tanrıça aklını büsbütün başından alır. Meander iyice çıldırır. Karısını ve oğlunu öldürür, sonra da yüksek bir kayadan kendini Anabelen Irmağı'na atar. Irmak o günden sonra "Meander" Menderes adını alır.

Endimiyon söylencesi

Dünyanın ilk pastoral ozanı olduğu sanılan Teokritos'ça anlatılmıştır. Menderes ırmağı kendi adıyla anılan ovadan gümüş parıltılarla kıvrıla kıvrıla akarak Bafa Gölü'nün sularıyla karışır. Bafa Gölü gümüş kesilmiş ve göle ay Tanrıçası Artemis 'in aynası denilmiştir. Efsane gölün yanı başında yükselen Beşparmak Dağları'nda geçer. Artemis (Diana)çoban Endimiyon'u bu dağlarda uyurken görmüş ve bu insanoğluna vurulmuştur. Artemis, üç kişilikli bir tanrıçadır.

Yeryüzü ‘nün Bereket Tanrıçası iken Artemis; yeraltı ölüler evreninde fırtınalı geceler karanlığında Hekat; aydınlık gecelerin ay ışığında Artemis Selene' dir. Selene her gece ay ışığı ile gelir. Eros (Şafak) günün kapısını açıncaya kadar Endimiyon' la kalırdı. Endimiyon gökten inen ışığı ve üzerine gelen gümüş gövdeyi Dünya gözüyle göremez ama düşler evreninde ay ışığının, yani Selene'nin yanına gelmesinin mutluluğunu hissederdi. Bu efsane Tanrılara insan kurban etme geleneğine bir tepkiydi. Yoksul çoban kurban edilmek şöyle dursun, uyurken İda Dağı'nın doruğuna götürülür ve selene ile evlenirken bütün tanrılar hazır bulunur.

Küpidon ile Psike

Milet, eskiden Büyük  Menderes'in arşipele aktığı yerin yanında bir yarımadaydı. Söylenceye göre, burada yaşayan bir kralın birbirinden güzel üç kızı varmış. En küçükleri Psike ablalarından daha güzelmiş ve herkes ona bir tanrıçaya tapar gibi taparmış. Artık Güzellik kraliçesi Afrodit'in iki beyaz memesi üzerine değil, Psike' nin başı üzerine yemin ediliyormuş. Artık Afrodit'in mihrabına dönüp bakan, ona güvercin ve kumru getiren olmuyormuş. Afrodit bu işe çok kızmış. Hemen oğlu Eros'u çağırmış " O şırfıntının göğsüne sevgi okunu sapla, ama yakışıklı birine değil, insanların en çirkinine aşık olsun" diye buyruk vermiş. Eros bu amaçla uçarak kızı bulmuş. Ancak güzelliğini görünce hayran kalmış ve yanlışlıkla oku kendi yüreğine saplamış. Kıza delicesine tutkunmuş. Psike'nin babası kızının evlenmesi konusunda Apollon' un bir papazına başvurmuş. Papaz kızın Samason dağında bir uçurumun kenarına götürülmesini bir yılanın koca olarak kızı gelip alacağını söylemiş. Daha sonra Meltem(Zefiros) kızı güzel bir yere götürmüş. Orada bir konuttan sesler gelmiş, kızı çağırmış, Psike içeri girmiş. Gece kocası gelmiş: yılan değil insanmış. Her gece geliyor sabahleyin gidiyormuş ve psike onun yüzünü hiç göremiyormuş. Bir süre sonra kocasından ailesini görmek için almış, kıskanan kardeşleri, kocasının bir ejderha olabileceğini, kötülük yapabileceğini söylemişler. Psike bir elinde kandil, bir elinde bıçak kocasının yanına gitmiş ama güzel bir insan olduğunu görünce şaşırmış. Kandilden düşen damla ve bıçağın sesi adamı uyandırmış acı acı bakmış, sonra çıkıp gitmiş. Afrodit yaralı olduğunu görmüş, bağışlanmasını dileyen kızı ise bir sürü sınavdan geçirilmiş: Birbirine karışmış tohumları ayırmak Stiks Irmağı'nın şelalesinden bir kova su getirmek, cehennemden bir kutuyu doldurup getirmek gibi işler istemiş kızdan. Çeşitli hayvanlar ve insanlar acıyıp kıza yardım etmişler. Gelgelelim Psike son seferinde açılmaması gereken güzellik kutusunu açmış ve kutudan çıkan kokuyla uyanılması güç bir uykuya dalmış. Erso kilitlendiği odanın penceresinden kaçarak ambrosiya şarabından içmiş, böylece Psike, yani insan gönlü, ölümsüz olmuş. Eros kızın gözlerinden uykuyu silmiş ve artık birlikte olacaklarını söylemiş. Bu çiftten de gençlik ve sevinç doğmuş.

Karanlık Köprü söylencesi

Bu söylence XVlll yy da geçtiği sanılan bir olayla ilgilidir. Efsane olmamakla birlikte yörede anlatılmaktadır. Karanlık köprü Ramazan Paşa mahallesi ile Zafer mahallesini birbirine bağlayan köprüdür. Aydın muhassılı (Kaymakam) Tahir Paşa'nın eşi, bir terzi karısının üzerinde çok güzel bir elbise görerek kıskanır. Gidip kocasına sitemde bulunur. "Bir terzi karısı benden güzel giyiniyor" der. Tahir Paşa terziyi çağırarak "Karın Aydın da israfa neden oluyor, bu ne cüret?" diye çıkışır. Daha sonra, karısını kıskandıran elbise halkın gözü önünde yakılır. İleri gidenler araya girerek terzinin bağışlanmasını dilerler. Tahir Paşa "Bağışlarım ama, şu dereye bir köprü yapsın" der Çaresiz kalan terzi ütüsünü, makasını satıp Karanlık köprü' yü yapar ama, geçim bakımından büyük bir çöküntüye uğrar.

 


.....

..

....

lütfen paylaşalım