foto1
Okul yolu bir Eğitim ve Öğretim Sitesidir
foto1
Öğretmen anıları şiirleri fıkraları planları soru bankası
foto1
İdare gerekli dokuman mevzuat yönetmelik genelge
foto1
Eğitim haberleri belgeselleri videoları filmleri
foto1
Dünyamız ve çevre bilim araştırma
emeklilik işlemleri mevzuat gün ve haftalar anı şiir dokuman belge form rehberlik plan atasözü deyim fıkra biyografi denetim efsaneler dünyanın yedi harikası eski Türk sanatları idareci görev dağılımı çocuk oyunları zümre eba sivil savunma yangın korunma atamalar öğretmen kılavuz ders kitapları hem görev dağılımı öğretmen program nöbet çizelgesi çalışma programı arşiv evrakları osym yok duyuru trafik Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrenciler için Bir Eğitim ve öğretim sitesi

.

 

....

 

webservis

site ekle site ekle  

Çoluk çocuğunun durumu çok perişan

Cihan harbi içinde, Cevat Rıfat’ın Almanlardan milyonlarca lira para aldığı ihbarını nazara alan zamanın idaresi derhal merhumu tevkif ile, askeri mahkemeye sevk etmiş, aylarca mevkuf kaldığı gibi aile efradı da perişan olmuştur. Vaktaki merhum Mareşal Çakmak işe müdahale ile, o zaman genelkurmayda askeri hâkim olan Şevki Mutlugil Paşa'yı tahkikata memur etmiş ve bu faziletli hâkimde derhal İstanbul'a gelip tahkikata el koymuştur. Çok hürmet ettiğim Şevki Mutlugil Paşa'nın kendi ifadesine göre, (etraftan malumat topladım. 

 

Subaylar ile konuştum. Dediler ki milyonlar aldığını bilmeyiz. Ancak burada kendisine verilen tayının bir kısmını kesip dilim yapıyor, kurutup ziyaretine gelen zevcesine veriyor. Evine gittim. Çoluk çocuğunun durumu çok perişan. Hemen tahkikatı bitirip beraat kararı verdim. Karardan bir nüshayı merhum mareşale götürdüm. Okurken gözyaşlarını tutamadı, dosyadaki kararın aslı gözyaşı ile ıslaktır. Biz kimlerle uğraşıyoruz dedi ve 2000 lira hediye gönderdi...) İşte merhum böyle idi. Fakat düşmanları onu nelerle nelere benzetmediler.

“Yahudi casusu Suzy Liberman. General Cevat Rıfat Atilhan “ 


 

İngiliz casusunun i’tirâfları

Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti.

Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile, sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim.

İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.

Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhülislamın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiilerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı. Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır.

İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin.

Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi.

Ben de peki dedim. Zira daha önce, Necef deki Şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mutaassıp olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necis olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet, onlar necisdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler.

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerîf) [Hazret-i Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hatta ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).

Cevaben: (Evet, hakikaten temizlik imandandır. Fakat ne yapalım, Şiî’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi.

Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şîî âliminin cevaplarına tıpa tıp mutâbık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu.

Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutabık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü benim İstanbul’daki hocam Ahmed Efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da numunesi ile görüşebilirsin) dedi.

Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halîfeye itâat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itâat etmek farz olduğu gibi, bu da vâcibdir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim.

Cevâben dedi ki: (Cenâb-ı Allah’ın bu ayetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itâat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medine’yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halife Yezide ve içki içen Velide itaat etmeği emr eder öyle mi?) dedim. Cevâbı şuydu: (Oğlum, Yezîd Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emr etmedi. Sen, Şiilerin yalanlarına inanma!

Kitapları iyi oku! Hatâ yaptı. Sonra tevbe de etti. Medîne-i münevvere yi yağmalamayı helâl edişinde isabet etmiştir. Çünkü Medine halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velîde gelince, evet o fâsık idi. Halîfenin yaptıklarını taklit değil, İslamiyet’e uygun olan emirlerine itaat etmek vâcibdir.) Bunları hocam Ahmet efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım.

Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu usul ile sultanın ve Şii olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin

düşünce kabiliyetlerini öğreniyoruz. Siyasî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücadele etmemize yardımcı tedbirler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perişan edersin. Fakat onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dâir getirecekleri delilleri bilirsen, onların delillerini çürütebilecek karşı deliller hazırlaman mümkün olur ve o karşı delillerle onların akidelerini sarsabilirsin) dedi.

Sonra, adı geçen temsilî beş adamın askerlik, mâliye, maarif ve dînî sahalarla alâkalı aralarında geçen mütalaa ve plânların neticelerini ihtiva eden, bin sahifelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatilim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütalaa ettim.

Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütalaaları sahih gibiydi.

[1] Nisâ sûresi, âyet: 59

İngiliz casusunun itirafları

İngilizlerin İslâm Düşmanlığı M.Sıddîk Gümüş


 

"Osmanlı'yı içki bitirdi"

İslam dünyasının son halifesi, içki içen padişahların devletin sonunu getirdiğini risalesinde anlatıyor.

Türkiye'de son günlerde gündeme gelen "içki" ve "milli içki" tartışmalarına Murat Bardakçı, İslam dünyasının ve Osmanlı İmparatorluğunun son halifesi olan Abdülmecid Efendi'nin risalesinden örnekler verdi.

Bardakçı Haber Türk’teki köşesinde, son halifenin kaleminden dedelerinin öyküsüne yer verdi.
"OSMANLI'YI BİTİREN İÇKİYDİ"

Halife Abdülmecid Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı yayınlanmamış risalesine "Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur" sözleri ile başlıyor.

Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:

İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin oğlu olan İkinci Bayezid, pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya'da yıkılan Emevî Devleti'nin felâketine ve Avrupalıların Müslümanları işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim'in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.

İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdı Şehzade Mustafa'yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi bir sefih bir sarhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.
O zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlıların Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa'da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedakâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.

ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha "Osmanlı Devleti'nin amansız cellâdı" denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti'nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icat etmiştir.

DÖRDÜNCÜ MURAD: Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlıları hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terk ederek dünyadan çekilmişti.

ÜÇÜNCÜ AHMED: Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud'a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.

İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabam İkinci Mahmud'un iktidar yıllarıdır.
Osmanlı Devleti'ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.

Sultan Mahmud'un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!

Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır'ın Mehmed Ali Paşa vasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar'ı mağlûp etmesi, İkinci Mahmud Hazretleri'ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır'da kendisine karşı isyan eden Mehmed Ali Paşa'ya "Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı'yı ihyâ edelim" diyeceği yerde Paşa'yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü "Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!" olmuştu.

SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat'ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı'nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.

Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.

SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah'a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.

Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.

ABDÜLMECİD'İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad'ı, İkinci Abdülhamid'i, Sultan Reşad'ı ve Sultan Vahideddin'i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi'ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

http://www.haber61.net/kredi-kullananlar-yasadi-145876h.htm alınmıştır

  


 

Azrail’in güzelliği

-Onk. Dr. Haluk Nurdaki’ den gerçek bir hatıra

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... Dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz... Dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:



-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...

http://www.haberprogram.com/Haber/34651/2008/03/20-Azrail_in_guzelligi.php alınmıştır


 

İstanbul'daki olası büyük deprem!...

Prof. Ahmet Ercan, İstanbul'daki olası büyük bir depremde en az 60 bin kişinin öleceğini söyledi. İstanbul Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Ercan, ''Kuzey Marmara'da 2040 yılına kadar deprem olasılığı bilimsel olarak yok'' dedi. Ercan, dönemsel olarak 2035'in Türkiye'de deprem yılı olabileceğini söyledi.

CHP İzmit İlçe Başkanlığınca düzenlenen ''Deprem ve Siyaset'' konulu panelde konuşan Ercan, depremlerin siyasetin büyük bir parçası olduğunu söyledi.

''Yer yüzünde 30 ile 50 yılda bir 9 büyüklüğünde, yılda da 12 ile 18 arasında 7-7.9 büyüklüğünde deprem oluyor'' diyen Ercan, merkez üssü Gölcük olan Marmara Depremi'nin de bu depremlerden birisi olduğunu ifade etti.

Ercan, şöyle konuştu:

''Dünyada deprem çekincesi en yüksek olan ülkeler, toprağını genişliğine ve içindeki kırıklara bağlı olarak birinci sırada Rusya, ikinci Endonezya, üçüncü Pakistan, dördüncü Brezilya, beşinci ülke ise Türkiye'dir. Türkiye birinci derece deprem ülkesi değildir, ama Türkiye depremlerin çok fazla yıkım yaptığı ülkelerin başında gelmektedir. Kocaeli'deki depremde aslında yalnızca 1 kişi öldü, o da açılan yarığın içine düşen bekçiydi. Geri kalan 17 bin 999 kişi insanın yaptığı kötü kentler ve kötü yapılaşmayla insan tarafından öldürülmüştür.''

Türkiye'de her 5 yılda bir 7'den daha büyük deprem olduğuna, ama Marmara Depremi'nin ardından bir daha bu büyüklükte deprem olmadığına dikkati çeken Ercan, 1998 yılından beri yer ile uzay arasında bir dengesizlik oluşmaya başladığını savundu.

Ercan, yeryüzünde yılda 3,5-4 milyon deprem olduğunu, yani her yıl 3 bin 250 atom bombasının patlaması kadar bir enerjinin açığa çıktığı anlamına geldiğini kaydetti. Anadolu'da bir yılda olan depremle boşalan enerjinin yaklaşık 30 ile 100 atom bombasına denk olduğuna işaret eden Ercan, şöyle devam etti:

''Bu enerjinin denk geldiği deprem büyüklüğü 7.1 ile 7.5'dir. Yani sanki Anadolu'da her yıl 7.1 ile 7.5 büyüklüğünde bir deprem oluyormuşçasına büyük bir güre (enerji) boşalımı gerçekleşiyor. Gölcük'teki deprem büyüklük olarak yaklaşık 2 adet 7.3'lük, 6 adet 7 büyüklüğünde depreme eşittir. Son 500 yıldır böyle büyüklükte bir deprem olmadı. Marmara Bölgesi ortalama 540 yılda bir bu büyüklükte bir depremi görür. Bulunduğumuz kuşak, Gölcük'teki depremle 7.5 büyüklüğündeki depremi görmüştür. Bundan sonra bu büyüklükte bir depremin en az 2500 yılına kadar görülmeyeceği kanısındayım.''

''2035 YILI TÜRKİYE'NİN DEPREM YILI OLACAKTIR''
Depremlerin yinelendiğine, belli bir yerde, belli bir büyüklükte deprem olmuşsa gelecekte de aynı yerde o büyüklükte bir depremin olacağına dikkati çeken Ercan, ''Deprem olan yıllar 1915, 1945, 1975, 2005 ve 2035'dir. Bu yıllar depremlerin en bol olduğu ve olacağı yıllardır. Depremlerin de bir dönemselliği vardır. 2035 yılı Türkiye'nin deprem yılı olacaktır'' diye konuştu.

Depremlerin nerede gerçekleşeceğini söylemenin mümkün olmadığını ancak gündemde Kuzey Marmara Depremi'nin bulunduğuna değinen Ercan, ''Kuzey Marmara depremine hep 'İstanbul' denir ama aslında adı 'Kuzey Marmara Depremi'dir. Kuzey Marmara'da 2040 yılına kadar deprem olasılığı bilimsel olarak yok. 2005 yılı öngörüsü tuttu, Sumatra'da 9 büyüklüğünde, Pakistan'da 7.6 büyüklüğünde deprem oldu'' dedi.

DEPREMİN MALİYETİ
Her depremin Türkiye Cumhuriyeti devletine maliyetinin 4-5 milyar dolar olduğunu vurgulayan Ercan, Marmara depreminin ardından uygulanan 'deprem Vergisi’yle ilgili şunları söyledi:

''Marmara depreminin ardından uygulanan deprem vergisi akıllıca bir düşünceydi. 2 yıl olarak açıklandı ama kalıcı oldu. Bu vergiyle 45 milyar dolar birikmiş olması gerekirdi ama deprem vergisinin genel bütçeye aktarıldığını öğrendim. İçtiğimiz gazozdan, gittiğimiz sinemaya kadar her harcamamızdan bu vergi halk için alınıyor. Bu para genel bütçeye aktarıldıysa deprem fonuna geri döndürülmeli.''

Prof. Ercan, Marmara depreminde Yalova, Sakarya ve Düzce'de yüzde 5, Kocaeli'de yüzde 7 oranında binaların göçüğe maruz kaldığını, Gölcük'te 20 kişiden, İzmit'te de 100 kişiden birinin öldüğünü ifade ederek, ''İstanbul için beklenen ise her 200 kişiden birinin ölmesidir. Göçüklerde ortalama 3.3 kişi öldü. İstanbul'da 20 ile 75 bin arasında yapının göçmesini bekliyoruz. İstanbul'da olası büyük bir depremde en az 60 bin kişi ölür. İstanbul'da beklenen yaralı sayısı ise 200 bin ile 400 bin olur'' diye konuştu.

TÜRKLER'İN DEPREM EVLERİ
Ercan, depremin gelişmemiş ülkelerin sorunu olduğunu savunarak, ''Marmara Depremi'nin hemen ardından Amerika'nın Los Angeles eyaletinde 7.3 büyüklüğündeki depremde bir kişi kalp krizinden öldü, bir kişinin de kolu kırıldı'' dedi.

''Kırığın üzerinde bile sağlam ev yaparsan yıkılmaz'' diyen Ercan, ''Türkiye bunu biliyor mu? Biliyor tabii ki. Safranbolu evleri, Düzce, Sakarya, Kocaeli'de de benzeri evler. Bunlar Türklerin yarattığı deprem evleridir. Safranbolu'daki, Kastamonu'daki evler güzel olsun diye öyle yapılmamıştır, hepsi birer deprem evidir. Amerika'daki depremin ardından Türkiye, depreme dayanıklı yapıları incelemesi, bilgi alması için bir heyet yolladı. Acaba Safranbolu'ya, Kastamonu'ya kalkan otobüs yok muydu da Amerika'ya heyetimiz gitti.''

www.haber3.com


 

image001

Kaçmak ya da kaçmamak işte bütün mesele

Dünyanın yaşayan en büyük fizikçisi sayılan Stephen Hawking, “Big Think” adlı web sitesine, “Bu dünyadan kaçmazsak, sonumuz pek hayırlı değil” mesajı verdi. Hawking’e göre, doğal kaynakları hızla tüketen insanoğlunun tek çaresi, ilk fırsatta uzaya yayılmak.

DÜNYA son günlerde çeşitli felaketlerle boğuşurken, yaşayan en büyük fizikçi olarak kabul edilen Stephen Hawking, uzaya yayılmadığı takdirde insan neslinin yok olacağını söyledi. “Big Think” adlı web sitesine konuşan Hawking, şunları söyledi:

‘Genlerimiz saldırgan’

“Tarihimizde giderek artan şekilde tehlikeli bir döneme giriyoruz. 1963’teki Küba füze krizi gibi, yok olmamızın an meselesi olduğu zamanlar geçmişte oldu. Bu tür olaylar gelecekte daha sık olacak. Çünkü dünyanın sağladığı doğal kaynakları hızla tüketiyoruz. Genetik kodlarımız bencil ve saldırgan içgüdüleri taşıyor. Uzun vadede var olmak için tek şansımız uzaya yayılmak.”

İyi de, nasıl?

Bilim insanlarına göre, şu anki bilgi ve teknolojiyle, kimyasal yakıtlarla çalışan roketler kullanarak en yakın yıldıza gitmek bile 50 bin yıllık bir zaman alıyor. İnsanın yaşam süresi içinde uzayda yol alabilmesi için ışık hızı ile hareket etmesini ve yolculuk sırasında kozmik radyasyondan korunmasını sağlayacak teknolojiyi elde etmesi gerekiyor.


KİMDİR

EVRENİN temel prensipleri üzerine çalışan Stephen Hawking, 1663 yılında ilk olarak Isaac Barrow sonra da 1669’da tarihin en büyük matematikçisi sayılan Sir Isaac Newton’a verilen Lucasian profesörü oldu.

Hawking, Roger Penrose ile birlikte, Albert Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le %Büyük Patlama’ başlayıp kara deliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.

Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da kara deliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çerçevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/15513141.asp?gid=373 alınmıştır


 

Musevi olduğunu söyleyen Abraham efendi Cem Evi'nde ne yapıyor ?

Ertuğrul Özkök geçen hafta, İsraillilerin Türkiye’de sanıldığı kadar “faal” olmadığını, abartıldığını yazmıştı. Peki Fransız, Bulgar ve İsrail vatandaşı Musevi Abraham Pinchas Bektaşi Dergahında ne arıyor? Güneydoğu’dan doğru Şahkulu Sultan Bektaşi Dergahı’na gelen tuhaf giyimli Yahudi kendini “bilimadamı” diye tanıtıp bölücü sorular sorup ne yapmak istiyor? Sayın Özkök bu konuya da bir açıklık getirseniz büyük “hizmet” olur vallahi…



İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetleri sık sık gündeme gelirken İstanbul Göztepe’deki Şahkulu Sultan Bektaşi Dergâhında ilginç bir olay yaşandı. Geçen ay 3 ayrı ülkenin pasaportunu taşıyan Musevi asıllı Fransız Abraham Pinchas “ben Bektaşi’yim” iddiasıyla dergâhta bulunan vatandaşlar arasında saatler geçirdi, bölücü sorular sordu. Dergâhta çok sayıda doküman toplayıp fotoğrafta çeken garip yabancı, Bektaşiler gibi ana kapıyı ve Şahkulu Sultan’ın mezarını öptü, ağaçlara taş sokup Şahkulu’ndan iman diledi!

3 Pasaportlu Musevi
İstanbul Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergahı’na gelen, geleneksel Bektaşi Giysileri giymiş, yabancı herkesin dikkatini çekti. 1945 Bulgaristan Sofya doğumlu Abraham Pinchas’ın tam 3 pasaportu var; Bulgar, Fransız ve İsrail. Bir tek İsrail pasaportundaki ismi farklı; Abraham Sason Pinchas. Pinchas Paris’te bir üniversite de “sanat tarihi profesörü” olduğunu söylüyor. ”Ben tam bir Bektaşi’yim, onlar gibi giyinip onların felsefesiyle yaşamaktan çok mutluyum. Orta Asya’dan buraya Bektaşi Felsefesini araştırıyorum. Türk tarihi de tam bir derya çok çekici buluyorum. Hele Şamanizm çok hümanist bir felsefe. Aleviler arasında Şamanizmin izini sürüyorum” dedi. Kafasında Bektaşi takkesine benzer bir külah, upuzun bir sakal, belinde kuşak, bacağında şalvar, üzerinde tuhaf taşlardan oluşan takılar, ayaklarında çarık benzeri ayakkabıyla dergahta dolaşıp sorular sordu.
PARİS’Lİ ABRAHAM BEKTAŞ EFENDİ!!!
Şahkulu’nun mezarını, ana kapıyı, cem evinin kapısını öpüyor. Çelişki ve kuşku da işte tam burada; bir Avrupalı bilinen modern kıyafetiyle gelir oturur, konuşur çeker gider. Üstelik İnternette Pinchas’ın Bektaşi olduğuna dair bir iz de bulamadım. Her Pazar dergâha gelip kurban kestikten sonra lokma dağıtan, ardından dergahtaki yatırları ziyaret eden Bektaşileri aynen taklit ediyor, onların ilgisini çekmeye arkadaşlık tesis etmeye çalışıyordu. Bu arada Bektaşi Vatandaşlara tuhaf sorular sormayı da ihmal etmedi: “ Türkiye’de size baskı işkence yapılıyormuş, ibadetiniz engelleniyormuş doğru mu?” şeklinde sorular dergâhtaki vatandaşları oldukça tedirgin etti. Yıllardır dergâha gelip giden Bektaşiler 30 yıldır böyle tuhaf giyimli hele de Musevi kökenli olan ziyaretçi hiç görmedik dediler.



Bektaşi Vatandaşlar Ne Diyor?
Dergah yöneticilerinden Hüseyin Taştekin “ Bize acayip sorular sordu: “size ayrımcılık yapılıyormuş dışarıda gazetelerde okuyor televizyonlarda izliyoruz siz de böyle şeylere muhatap oldunuz mu, hiç işkence gördünüz mü? ”diye sordu. İnanç itibariyle kapılarının herkese açık olduğunu belirten Taştekin “biz inancımızdan mutluyuz memnunuz bizi kimse yolumuzdan çeviremez kimse boşuna uğraşmasın” dedi.

Alevi Cemaatinin ünlü liderlerinden yazar Cemal Şener de: “ Bizi Türk Milleti’nin “en zayıf halkası” olarak görme istidadında olan, maksatlı kişilerin olduğunu biliyoruz. Dergahımızın kapısı kim olursa olsun herkese açıktır. Geçmişte daha çok Hristiyan Misyonerlerin sondajlarına tanık olduk. İlk kez bir Musevi kökenli şahsın ziyaretine tanık oluyoruz. Bir Musevinin Bektaşi olması, balığın kavağa çıkması kadar gariptir ve örneği yoktur. Olacak şey değildir bunu maksatlı olarak değerlendiriyorum. Zaten vatandaşlarımızdan gerekli cevabı da almış. Bu çabalar boşunadır, biz inancımızdan da yaşantımızdan da memnunuz. Aleviler bilinçlidir bu tür oyunlara gelmez”dedi.


Pinchas’ın farklı pasaportlarla defalarca Türkiye’ye girip çıktığı öğrenildi.

Tuhaf davranışlarıyla dikkat çeken bazı vatandaşlara daha önce Türkiye’de yaşadığını da söylemiş. Pinchas’ın birkaç kez Urfa Harran civarında seyahat ettiği, İsrail Pasaportundaki “Sason” adının Siirt’in Sason ilçesinden geldiği, atalarının Mezopotamyalı olduğunu söylediği de iddia edildi.



Ben Bu Filmi Daha Önce De Gördüm
Geçen yazımda da sözetmiştim; ATV için “Mesih İnanlıları” adlı 60 dakikalık program yapmıştım.O programın çekimi sırasında Karacaahmet Cem evine gitmiştim. Bu sefer Bektaşilik hocası olduğunu iddia eden bir Amerikalı vardı. İşi abartıp “Bektaşiye Bektaşilik dersi “ verdiğini söylüyordu. Daha sonra araştırdığımda bu şahsın da Protestan misyoner örgütünden olduğunu ortaya çıkarmıştım.
Ama bu seferki Musevi, bir Musevi kolay kolay din değiştirmez üstelik 3 pasaportuyla Bektaşi kılığında dergaha gelip kışkırtıcı sorular soran birinden kuşkulanmamak için “aşırı saf” olmak gerek.
Şimdi soruyorum: Ben bir Musevi düşmanı değilim, çok sayıda Musevi tanıdığım,dostum da var. Ama bu adam bu dergahta ne yapıyordu, niye Bektaşi kılığında niye kışkırtıcı sorular soruyor? Evet, Sayın Ertuğrul Özkök buna ne diyeceksiniz?


 

Nişantaşı’ndaki binalarda gizli işaretler

Gül ve Haç Örgütü’nün İstanbul'daki bazı binalarda gizli işaretleri var.. 30 Eylül 2010 / 13:17 16. Yüzyılda Katoliklerin baskısından bunalan Protestanlar yeraltına indi ve İstanbul’u merkez seçerek “Gül ve Haç” örgütünü kurdular. İstanbul’da birçok tarihi binanın cephesinin gizli bir yerinde Gül ve Haç işareti vardır. Bu, “Biz burada oturuyoruz” ya da “oturduk” anlamına geliyor.. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina..

Arda Uskan, Takvim gazetesi için sordu, Aytunç Altındal yanıtladı:

İstanbul'un en büyük gizemleri arasında ünlü gizli örgüt Gül ve Haç Kardeşliği de var. İstersen biraz bu konuya yelken açalım...

Gül ve Haç'ın ortaya çıkması 16. Yüzyıla denk geliyor. Parecelsus adlı birinin öğretilerinden yola çıkılıyor. Simya ilminin en önemli isimlerinden biri bu adam.

Bütün Avrupa'yı dolaşan bir gezgin. 1521 yılında İstanbul'a gelip uzun bir süre kalmış. Onun öğretileri Gül ve Haç'ın doğmasına yol açıyor. Yüzyıllardır olageldiği gibi onlar da Katolik kilisesinin korkusundan yeraltındalar! Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşın gizli örgütü bu. Tabii bunlar Protestan.

Katolik kilisesi neden kıllanıyor? Pek çok nedenden...

Bak, Parecelsus şu sözleri söylüyor ve tarih16. Yüzyıl. Diyor ki, "İnsanoğlu, doğal ebeveynlerine sahip olmadan doğurabilir.

Özel bilgiye sahip bir Alşimist'in (simyacı) marifeti aracılığıyla böylesi yaratıklar dişi organizmalarda geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler!"

Adam resmen tüp bebeği tarif etmiş...

Yaaa... Kıllanmaz mı Katolik kilisesi? Modern ekonominin temel taşlarını yaratan düşünceleri de ortaya atmış bu adam. Şöyle diyor, "İnsan tanrının kendisine verdiğini çalışarak öğrenebilir.


Tembel zenginlerin malları elinden alınarak onları çalışmaya zorlansın!" Tabii bu fikirler kilisenin hiç hoşuna gitmiyor.

Onun öğretilerini benimseyen Gül ve Haç örgütü de yeraltına sığınıyor anlaşılan. Bir de şu konuya bir açıklık getirelim, insanların kafası karışmasın. Mason'luk ile Gül ve Haç kardeşliği içi içe geçmiş iki örgüt gibi görünüyor. Önce hangisi var?

Gül ve Haç 1550'de ortaya çıkıyor. Masonluk ise 1717'de. Ayrıca Gül ve Haç'ın başkentinin İstanbul'da olduğu kabul ediliyor. Bunu İtalyan bilim adamları ve araştırmacılar ortaya çıkarmışlar. Prof İo Calvo kitabında anlatıyor. 'Gül ve Haç örgütünün başkenti İstanbul' diyor adam.



Yıl; 1910. Malum yakında savaş çıkacak. 'Biz İstanbul'daki merkezi İtalya'ya oradan da Amerika'ya geçirelim' diyorlar. 1912'de İstanbul'dan büyük bir parti belge ve bilgi götürülüyor. İtalya'nın Milano ve Bari şehirlerine. Oradan da Amerika'ya taşıyorlar ellerindeki bütün gizli belgeleri.

1917'ye kadar burası başkent ama 1914'den itibaren sadece merkez olarak kullanılıyor. Belgelerin hepsi gitmiş durumda.

İstanbul'un Gül ve Haç'ın başkenti olmasının elle tutulur delilleri var mı?


Olmaz mı? 1910-1930 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan birçok binanın dış cephelerinin gizli bir yerinde mutlaka bir işaret vardır. Bunlar Mason da olabilir, Gül ve Haç da. "Biz burada oturuyoruz", ya da "oturduk" anlamına geliyor o işaretler. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina...

Onları biliyorum. Biri İzmir Palas, diğeri karşısındaki meslek lisesi binası...

Evet. O okul öncesinde konaktı. Kont Bernardini konağı. Teşvikiye otobüs durağının arasındaki büyük yapı. Oraya gidip bakarsanız en üst katta yuvarlak büyük pencereler görürsünüz.

Onlara 'rose window' denir, yani gül penceresi.

Bernardini de Gül ve Haç'ın son üstatlarından biri. Ve bu binanın tam karşısındaki binanın tam tepesinde bir mabet vardır. En üstteki iki katın pencereleri ile alttaki katın pencereleri farklıdır. En üstteki pencereler, Gül ve Haç için de, masonlar için de çok önemli olan ışık ve aydınlık anlamına gelen 'Nur' pencereleridir. Kandil penceresidir yani.

Biçimine dikkatle bakarsanız, mum ışığı şeklindedir. O zamanlarda bunları bilmeyen tabii anlamıyordu ama bilen birisi bakıp gördüğü zaman "bizden birilerinin bulunduğu" yer diyordu.

Mutlaka Teşvikiye'den başka yerlerde de vardır!

Var tabii. Bu insanlar bu binalarda1930'lara kadar kalıyorlar. Ama daha öncesinde Gül ve Haç'ın Galata'da bir yeri var. Teşvikiye'deki yerde üstatlar toplanıyor, Galata'daki yerler ise arşiv binaları. Yoksulların bakıldığı yerler var mesela buralarda. Kont Bernarditi 1877'den itibaren bu konakta Gül ve Haç'ın en büyük üstadı olarak yaşıyor. İstanbul dünya başkenti olduğu için...

O konak deyim yerindeyse Gül ve Haç'ın Beyaz Sarayı oluyor...

Bravo... Evet White House diyebiliriz. O dönemde Protestan Avrupalılar var İstanbul'da. Anglikan kilisesinin Protestan kanadına mensup olan Alman, İngiliz ve İsveçliler mesela. Bunların İstanbul'da aldığı çok önemli kararlar var. Bunların başında da, 'Rusya'daki Yahudilerin, Filistin'e göç ettirilmesi projesi' bulunuyor. Bu proje ilk defa 1824 yılında Rus masonları tarafında hazırlanmış.

Daha İsrail'in 'İ'si yokken...

Hiç bir şey yok ortada. Sadece Yahudilerden kurtulmak istiyorlar. 'Osmanlı'ya ait olan Filistin topraklarına göndermek çok başarılı bir siyasi hareket olur' inancındalar. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, "Bizim aklımızda böyle bir şey yoktu, ben Yahudilere, Arjantin'de pampalarda boş bir alanda yer ayrılmasını istiyordum" diyor. Anlayacağın Filistin'e göndererek adamların başını zorla belaya sokmuşlar.

Gül ve Haç'ın İsveçli, Danimarkalı üyeleri hep buradaydı diyorsun o yıllar...

Danimarkalılar özellikle. Bu arada o döneme ait, günümüze kadar gelen bir sözcük vardır; 'Daniska' deriz. 1910'lu yıllarda İstanbul'da yaşayan çok fazla sayıda Rus ve Danimarkalı var. Sözcük Danska'dan geliyor. Danimarkalı demek.

O zaman Danimarkalı kadınlar var, bugün nasıl Nataşa diyorsak Rus kadınlarına, o dönemde de en mahir kadınlar Danimarkalı hanımlar kabul ediliyor!

Gül ve Haç'ın, başkent olarak İstanbul'u seçmesinin nedeni ne?

Yaptıkları araştırmalara göre İstanbul şehrinin üzerinde, gökyüzünde kesişen enerji akımları var. Bunlara radyo akımları deniyor. Dünyanın etrafındaki bu radyo dalgalarıyla 'insan temas kurabilirse bilincin çok yükseğe çıktığına' inanıyorlar.

Dünyada böyle yedi bölge var ve bunlardan biri İstanbul'da. Burada yapılan törenlerde amaç, dünyanın etrafındaki görünmeyen ama kaplayan o enerji dalgalarıyla bütünleşmeyi sağlayabilmek.

1919'dan itibaren aslen Gürcü olan Gurdgieff diye bir adam yönetiyor İstanbul'daki Gül ve Haç'ı. Rusya'dan kaçıp gelmiş, Stalin ile aynı köyden.

Gurdgieff önce Kars'a sonra İstanbul'a geliyor. Bu adam İslami Rufai ve Hurufi tarikatları tarafından yetiştirilmiş bir adam. Bu iki tarikat, İslam'daki okült tarikatları. Gurdgieff, tarikatın öğretilerini en iyi bilen adam.

Gurdgieff efendi nereyi mesken tutuyor?

Taksim Sıraselviler'de bir yer tutuyor kendine ve orada müritler ediniyor. Ortodoks asıllı tarikat şeyhi oluyor. Bunlar Gül ve Haç'ın buradaki temsilcileri oluyorlar. Sonra Paris'e gidiyorlar ve Fontain Bleu diye bir enstitü kuruyorlar. Bu enstitü bugün de var, Gurgdieff ismiyle. Bugün ruhsal terapi ile uğraşan çok ünlü bir sağlık merkezi.



Burada ilişkisi olduğu Türkler yok mu?

Olmaz mı? Bir tanesi çok ilginçtir. Dr. Rıza Nur diye, aslında hayli ilginç bir adamdı. Hatıratı da yayınlanmıştı. Rıza bey aynı zamanda Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa ile birlikte Türkiye'yi temsil eden heyetin ikinci başkanı. Ve Bu Gurdgieff ile de bağlantılı. Fikri bir yakınlıkları var. Rıza Nur ve Gurdgieff'in hayatını inceleyen bizim bir hocamız vardı. Cavit Orhan Tütengil...

Suikasta kurban gitti sonra.

Tabii. Dinle... Tütengil, Cumhuriyet gazetesinde Gurdgieff ve Rıza Nur bağlantısı diye bir yazı yazdı ve bir süre sonra da öldürüldü. Cavit hocanın solculukla- sağcılıkla fazla ilgisi yoktu. Atatürkçü bir adamdı.

Sen öldürülmesini buraya mı bağlıyorsun?

Hayır bağlamıyorum. Ben sadece olayları anlatıyorum, kim ne isterse o sonucu çıkarsın.

Ben nasıl bir sonuç çıkartmalıyım?

Cavit hoca İngiltere'de Rıza Nur ile ilgili bazı belgeleri incelerken, Gurdgieff ile bağlantısını bulmuş. Rıza Nur dengesiz, deli bir adam olarak biliniyor. Mesela hatıralarında diyor ki, "Benim karım bir fahişedir, beni defalarca aldatmıştır, sahtekar aşağılık bir kadındır, maalesef ben buna düştüm!" Bunları diyebilen bir adam. Ama dengesiz olduğu için bazen ak derken kara da diyebiliyor. Ayrıca Gurdgieff'in öğretileri de ruhsal dengeyi bozabilecek öğretiler. Son derece karmaşık, kafayı karıştıran şeyler. Tütengil tesadüfen rastlıyor bu işe ve o yazıyı yazıyor.

Bir Atatürk sevdalısı: Cavit Orhan Tütengil

Bilim adamı, eğitimci, yazar. Tarsus'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve İktisat fakültelerini bitirdi.

1944-1953 arasında öğretmenlik yaptı. Arkadaşları ile Değirmen ve Çizgi adlı dergileri çıkardı. 1960'ta doçent oldu. Rıza Nur'un elyazması kitaplarını ve Ziya Gökalp'in Londra'da yayınlanan 'ilk' yazısını bularak kamuoyuna tanıttı. 1970'te profesörlüğe yükseldi. 7 Aralık 1979'da silahlı saldırıya uğrayarak yaşamını yitirdi. Hayatı boyunca insanlara, batılılaşmanın ideolojik boyutu olarak Atatürkçülüğü önerdi.

Yakın tarihten ilginç bir kişilik: Dr. Rıza Nur

TBMM'de iki dönem Sinop milletvekili olarak yer aldı. Atatürk'ün Lozan'a yolladığı devlet adamlarından biridir. Eğitim Bakanlığı yaptı. 1920'de Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere gönderilen heyete delege olarak katıldı. Çiçerin ve Stalin'le görüştü. Hükümet adına Moskova anlaşmasını Ali Fuat'la birlikte imzaladı. Sakarya savaşına doktor olarak fiilen katıldı. 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazdı. 'İzmir suikastine karışanların idam edilmeleri ve bunların kendisi gibi muhalif olması sebebiyle' yurdu terk etti. Paris'e yerleşti.. Atatürk'ün vefatından sonra Türkiye'ye dönen Rıza Nur, 8 Eylül 1942 yılında ölene kadar Taksim'de bir evde yaşadı.

www.haber3.com dan alınmıştır


 

ESKİDEN

Çember çevrilir,

Su musluktan içilir,

Ağaçlara tırmanılırdı.

Bebekler bezden,

Silahlar tahtadan,

Resimler kömür karasından yapılırdı.

Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin

İsimleri konulur,

Saatli maarif okunurdu.

Komşuda pişen

Bize...

Bizde pişen komşuya düşerdi.

Geceler ayaz,

Sokaklar karanlık,

Yıldızlar parlak olurdu.

Turşu, salça, mantı

Evde yapılır,

Karpuz kuyuda soğutulurdu.

Erik ağacının çiçeği,

Pencere camımıza yaslanır,

Güz yaprakları bahçemize düşerdi.

Kardan adam yapılır,

Evlerde soba yakılır,

Kış gecelerinde masal anlatılırdı.

Merdiven çıkılır,

Aidat ödenmez,

Yönetici seçilmezdi.

Evler badanalı,

Sokaklar lambasız,

Mahalleler bekçili olurdu.

Ajans radyodan dinlenir,

Çizgi roman okunur,

Defterlere kenar süsü yapılırdı.

Hayat,

Arkası yarın gibiydi,

Kesintisizdi.

Her gün yaşanacak bir şey vardı.

Herkes kendi düşünü kurar,

Kendi hayatını oynardı.

ŞİMDİ

Şimdi,

Herkes

Yoğun,

Yorgun

Ve

Tek başına...

CAN DÜNDAR


 

İNGİLİZLER OSMANLI'YA “DUACI” !

Arşivlerinden çıkan bir mektup, İngiltere'nin 400 yıl kadar önce Osmanlı İmparatorluğu sayesinde İspanyol işgalinden kurtulduğunu ortaya çıkardı.

İngiltere'de yayımlanan The Guardian gazetesinin haberine göre, Kraliyet Holloway Koleji öğretim üyesi Jerry Broton, İngiltere'yi 1588'de işgal etmeye hazırlanan İspanya Krallığı donanmasının, Osmanlı donanmasının Akdeniz'deki manevralar nedeniyle ikiye bölündüğünü, böylece İngilizlerin İspanyolları yenebildiğini öne sürdü.

İngiltere'de düzenlenen Hay Tarih Festivali'nde konuşan Broton, kraliyet arşivlerinde Kraliçe Elizabeth'in askeri Danışmanı Sir Francis Walsingham'ın, 1588 başlarında İstanbul'daki İngiliz büyükelçisi William Harborne'a gönderdiği bir mektuba rastladığını ifade etti. Broton, askeri danışman Walsingham'ın, Osmanlı İmparatorluğu'nu İspanyolların "yenilmez armadası" olan donanmasını Doğu Akdeniz'de saldırılarla zayıf düşürmeye teşvik etmesini istediğini belirtti.

Zaferin gizli kahramanı

Broton yaptığı konuşmada, Walsingham'ın planının başarılı olduğunu, Osmanlıların Kuzey Afrika sahillerinde ve o dönem İspanya'ya ait olan İtalya topraklarına denizden yaptıkları saldırılarla, İspanya Kralı 2. Felipe'nin İngiltere'yi işgal etmek için hazırladığı donanmayı ikiye bölmek zorunda bıraktırdığını söyledi.

Jerry Broton, bugüne kadar resmi tarih kayıtlarında İngiltere'nin Sir Francis Drake'in İspanyol donanmasını bozguna uğratması sayesinde işgalden kurtulduğunun belirtildiğini, ancak gerçekte Osmanlıların zaferde büyük rolü olduğunu söyledi.

Kitaplar öyle yazmıyor

Halen İngiltere'deki okullarda öğrencilere, İspanyol bozgununun mimarı olarak, dönemin İngiliz donanmasının önde gelen isimlerinden Sir Drake gösteriliyor. Eski bir korsan olan Drake, Kraliçe Elizabeth tarafından, dönemin en güçlü donanmasına sahip İspanya'nın denizlerdeki hâkimiyetini sekteye uğratması için görevlendirilmişti. Drake, 30 Temmuz 1588'de İspanyol donanmasını Gravelines Savaşı'nda bertaraf etmişti.


Tarihçiler bölündü

İngiltere'nin, 400 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu sayesinde İspanyol işgalinden kurtulduğuna dair Türk tarihçilerin görüşleri şöyle:

Prof. Dr. İlber Ortaylı: "Doğru ve çok hoş bir yorum. O dönem İngiltere'nin baş düşmanı İspanya. İngiltere, İspanya karşısında zayıftı ama İspanya'nın Osmanlılarla kavga ederek kuvveti bölününce rahatladılar. Çok önemli bir olay."
Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay: "Osmanlı donanması her yıl yaz aylarında Akdeniz'e çıkardı. Bu çıkış biraz İtalyan ve Kuzey Afrika sahillerinin talan edilmesine yönelikti. Amaç biraz da köle edinmekti, çünkü kadırgalarda kürek çekecek adam bulmak lazımdı. İspanyollar da her yıl açılırlardı Akdeniz'e. Yani bu denge çok uzun zamandır devam eden bir şeydi. 'Yenilmez armada'nın bölünmesi diye bir şey söz konusu değildir, çünkü 'yenilmez armada' bir bütündür. 'Armada' bir donanmanın bir parçasını ifade eden terimdir. Armada'nın Türkçedeki tam karşılığı donanmadır. O yenilmez armada İngiltere'ye yönelmiştir gerçekten. Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasına yenilerek de ünü yok olmuştur. Yani Osmanlılar İngiltere'nin işgal edilmesini önlediler filan, bunlar çok büyük laflar. Doğru değil. O donanma, 'yenilmez armada', deniz savaşını kazansaydı dahi İspanyolların İngiltere'yi işgal etmek gibi bir niyeti yoktu. Böyle bir niyetleri olsa dahi imkânları yoktu. Hiç tarihi gerçeklerle uyuşmuyor."

Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu (Tarihçi): "Osmanlılar 16. yüzyılda dünyaya yön veriyordu, fakat bu dönemde bütün Avrupa'yı İspanya merkezli bir güç tehdit ediyordu. İspanya o dönem milli devletleri ele geçiriyordu. İngiltere'nin 1500'lerin sonlarında Kraliçe Elizabeth döneminde, büyükelçiler vasıtasıyla Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediğini biliyoruz. Büyükelçilerin, 'Yardım edin' diyen yazışmaları da söz konusudur. Birtakım ticari imtiyazlar karşılığında, Osmanlı direkt olmasa da, donanmasını dolaylı yoldan İspanya sahillerine gönderiyor. Muhtemelen Kuzey Afrika'daki donanması, İspanya kıyılarını bombalıyor. Böylece İspanyol donanmasının gücü azalıyor, Avusturya'ya yapılan baskılar da etkili olunca İngiltere'ye saldıramıyor. Zaten, Avrupa'da Protestanlık Osmanlı desteği sayesinde yaşıyor. Avrupalı tarihçiler, 'Osmanlıların İspanya'ya vurduğu her darbe Protestanlığı yaşattı' diyor. Milli devletler de aynı şekilde yaşamıştır."

Milliyet H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm


 

İşte Türkleri katleden barbar Rumlar

Rumların 1974 yılında gerçekleştirdikleri Türk katliamı gün ışığına çıktı.


20 Ağustos 2007 09:07

Rum Politis gazetesi, EOKA-B çetecilerinin 1974 yılında Türk köylerinde kadınlara tecavüz edip sonra çocuklarıyla birlikte katlettiğini ortaya çıkardı.


İki Rum tanığın anlattığına göre çeteciler önce köylerdeki erkekleri esir alıp Maraş’a gönderdi, sonra da tecavüz ve cinayetlerin tanığı kalmasın diye kadın ve çocukları öldürdü.

KIBRIS’ta 1974’te EOKA-B örgütü mensubu Rumların Gazimağusa’daki üç Türk köyünde günlerce tecavüz ettikleri kadınları, Türk ordusunun yaklaştığını öğrenince iz ve canlı şahit kalmaması için çocukları ile birlikte katlettikleri ortaya çıktı.




Rum Politis gazetesi, adını açıklamadığı ancak "mahkemeye çağrılırlarsa ifade vermeye hazır" olduklarını söyleyen iki Rum’un anlattıklarına dayanarak, 14 Ağustos 1974’te Sandallar, Atlılar ve Muratağa köylerinde meydana gelen katliamın bilinmeyen yönlerini ifşa etti. İşte iki Rum tanığın, tüyler ürperten açıklamaları:

"Türkler Kıbrıs’a girince EOKA-B üyesi 40 kadar palikarya gidip savaşacakları yerde başka şeylerle uğraştılar. Üç Türk köyündeki erkekleri toplayıp esir olarak Maraş’a gönderdiler. Bir okulda topladıkları kadınların ise evlerine dönmelerine izin verdiler. Ardından Türk köylerine giderek ilk başta hayvanları çalmaya başladılar. Bununla yetinmeyip evlere girdiler ve altınlarını çaldıkları kadınlara sarkıntılık ettiler. Sonrasında kadın kız demeden tecavüzlere başladılar. Köylerin kahvelerine giderek yaptıklarını marifetmiş gibi anlattılar. Karşı koyan kadınların şakağına tabancayı dayıyorlardı. Tecavüzler gecelerce sürdü.



EOKA-B’cilerin esir kampına göndermedikleri tek Türk, onlara bilgi veren kahveciydi. Ancak onun kızına da sarkıntılık etiler. Tepki gösterince Türk kahveciyi öldürdüler. (Katil daha sonra ölen F.K)

14 Ağustos şafak vakti Türklerin Maraş’a doğru ilerledikleri haberi gelince palikaryalar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Toplandılar ve işledikleri cinayetleri örtbas etmeleri gerektiğine karar verdiler. Geride iz ve tanık kalmamalı idi. Korunmaları için Gazimağusa’ya götüreceklerini söyleyerek kadınları ve çocukları otobüslere bindirdiler. Otobüsleri tenha yerlerde durdurup indirdikleri kadın ve çocukları katlettiler".

Katillerin isimlerini açıkladılar

POLİTİS gazetesine konuşan iki Rum tanık, Türk köylerindeki katliamlarda yer alan bazı Rumların isimlerini de açıklamaktan çekinmediler. Katillerden biri (P.Z) Aynoroz’da keşiş. Bir diğeri (G.K) Limasol yakınlarında bir köyde yaşayan su tesisatçısı, bir üçüncüsü de (M.S) EOKA-B örgütünün üst düzey yetkililerinden birisini kuzeni.

Hürriyet


 

Deniz Gezmiş neden idam edildi?

Ülkücü camiaya yakınlığıyla bilinen Yeniçağ gazetesinin yazarı, Deniz Gezmişin hareketini yorumladı...

Papa'ya suikast 1977'de yapılacaktı; ertelendi!
Türkiye, 12 Mart'ı atlattıktan sonra, daha yıllarca savaş alanı gibi bir ülke oldu. Sadece Amerikalılar değil, Rus ajanları da Türkiye'de cirit atıyordu. Terör olayları yeniden kızışmaya başladığında, bu defa sadece devrimciler değil, artık ülkücüler de devredeydi. Ülkücüler, komando kamplarında yetiştirilmiş gençlik liderleri tarafından eğitiliyordu.

Önceleri iki grup arasında taşlı sopalı, zincirli çatışmalarla başlayan olaylar günde 30-35 kişinin öldüğü bir cehennem ortamına doğru değişim gösterdi. Ancak, askeri bir müdahale için henüz zemin hazır değildi. Zeminin hazır olması bekleniyor ve devlet hiçbir olaya önceden müdahil olmuyordu!

Halliburton Şirketi
1977 yılında, olaylar tüm hızıyla sürerken daha önce Gladio'nun Mons karargahında eğitim gören Türklerden iki kişi Halliburton Oil Services Ltd. adlı Amerikan petrol şirketi adına çalışıyordu.

Bunlardan biri "arazi stajı" için İtalya'ya, diğeri Mısır'a gönderildi!
İtalya'ya giden Türk, Piacensa şehrinde "Hotel Grand Di Doma"da kaldı! 8 ay boyunca bardaki içki masrafları dahil hiçbir ücret ödemedi. Bu otelde eşi ile birlikte kaldı. Hiçbir eğitim görmediği gibi kendisine maaşı da ödendi. 8 ayın sonuna doğru birtakım Amerikalılar otelde kendisiyle tanışarak Roma''yı bilip bilmediğini, İtalyanca öğrenip öğrenmediğini, Türkiye''deki siyasi bağlantılarını sormaya başladı.

Gladio eğitimi gören Türk, kendisinin özel bir görev için burada tutulduğunu hissetti. Bu arada, otelden ayrılması ve bir ev tutması istendi. Kendisine 3 aylık kira ve masraflar için çekler verilmişti. "Arazi stajı" için İtalya''ya gönderilen bu Türk, çekleri bozdurup eşiyle birlikte trene bindi ve Türkiye''ye döndü!


O sırada, Polonyalı Papa'dan önceki Papa'nın zehirlenerek öldürüldüğü konuşuluyordu. Gladio eğitimi gören Türk kendisinin Papa'ya yönelik bir suikast planı için İtalya'da bulundurulduğuna, 1980 yılında Mehmet Ali Ağca'nın Polonyalı Papa'ya suikast yaptığında kesin kanaat getirdi. İtalya'dan kaçtığına şükretti!

Gladio eğitimi gören bu Türk'e göre, Papa'ya suikast 1977 yılında planlanmıştı. Suikastçının, özellikle Müslüman Türk olması öngörülüyordu. Nitekim, Müslüman-Türk kimliği ile M. Ali Ağca, Papa''ya suikast girişiminde bulunduğu zaman, Hıristiyan alemi ve bütün insanlık Haçlı seferlerini hatırlayacaktı! Türk çocuklarına, özellikle milliyetçi kanattan seçilmiş gençlere bu senaryoda belirli roller verilmişti!

Senaryo, Gladio'ya aitti ve Gladio'yu kuran general Lemnitzer, 33.dereceden masondu! İtalya''daki P-2 mason locasının kontrolündeki uluslararası eroin ticaretinin ortaya çıkması ile birlikte, Papa'ya suikast da kararlaştırılmıştı!
İtalyan savcılar, uzun yıllar boşuna suikastın arkasında Rus-Bulgar parmağı aradı! Sonradan Mehmet Ali Ağca bile, Güneri Civaoğlu'na "CIA''nın kontrolünden çıkmış bir grup bizi kullanmış olabilir" dedi. Ağca, kendisiyle birlikte yargılanan Abdullah Çatlı''nın Kostarika''da eğitim gördüğünü iddia etti. DSP Genel Başkanı iken Bülent Ecevit, "Kostarika demokratik bir cumhuriyettir. Kostarika değil, Korsika demiş olabilir" dedi.

Papa'ya suikast olayına bugünden baktığımız zaman "Medeniyetler Çatışması" tezine daha o zamanlardan zemin hazırlandığı açıkça görülüyor!

Deniz Gezmiş Neden İdam Edildi?
Deniz Gezmiş ve arkadaşları, öğrenci olayları, banka soygunları ve son eylemleri ile 12 Mart'a zemin ve gerekçe hazırlamışlardı! Bir kaşık suda fırtına koparmışlardı! Gladio tarafından kullanıldıklarını bilseler de bilmeseler de yaptıkları işin özeti buydu.

Dev-Genç, polisin değil ama Gladio'nun ardından sürükleniyordu. Maraş milletvekili İbrahim Öztürk''ün önergesindeki ifade doğruydu. Savaş aracı olan silah ve bombalar ancak bir ordunun elinde bulunabilirdi! Hem de Balgat''taki Amerikan ordusunun elinde!

Gezmiş ve arkadaşlarının Balgat ve Ahlatlıbel''deki eylemleri, OSI''nin kontrolündeydi! Öyle ki Ahlatlıbel''deki nöbet değişimi saatini bile kulaklarına fısıldamışlardı!

4 Amerikalının serbest bırakılması için verilen fidye ise bundan sonraki eylemlerin finansında kullanılacaktı!

Babası Erzurum''un Özen köyünden, annesi Rize'nin Cimil köyünden olan ve kendisi de Özen köyünde doğan Deniz Gezmiş, 1971'de 24 yaşlarındaydı. Toplum psikolojisini çok iyi biliyordu. 1968 olaylarının lideriydi. 1966'dan beri eylemlerin içindeydi. Kimbilir, belki de gerçekten Amerikan emperyalizmine şiddetle karşıydı! Fakat bütün yaptıkları, Türkiye'deki Amerikan hegemonyasını artırmaya yaradı!

Yeniçağ
Arslan BULUT


 

Terörü lanetleyen ülkelerden, PKK’ya destek

Hem terörü lanetleyip hem de PKK’yı hangi ülkeler destekliyor biliyor musunuz?

İşte Saygı Öztürk’ün yazısı:

Güneydoğu’da PKK’nın hain pusuları, mayınları, uzaktan kumandalı patlayıcıları yöre insanına, askerliğini yapan gençlerin aileleri için korkulu bir rüya. PKK’nın döşediği mayınların önemli bir bölümü NATO ülkelerinden alınmış. İngiltere’de meydana gelen teröre karşı gösterilen tepki, Türkiye’de şehit olan, ölen vatandaşlarımız için gösterilmiyor. Bir çok ülke, PKK’ya destek vermeye devam ediyor. Onları merak mı ediyorsunuz? İşte ülke ülke yardımlar…

Güneydoğu’da PKK’nın hain pusuları, mayınları, uzaktan kumandalı patlayıcıları yöre insanına, askerliğini yapan aileler için korkulu bir rüya. PKK’nın döşediği mayınların önemli bir bölümü NATO ülkelerinden alınmış. İngiltere’de meydana gelen teröre karşı gösterilen tepki, Türkiye’de şehit olan, ölen vatandaşlarımız için gösterilmiyor. Bir çok ülke, PKK’ya destek vermeye devam ediyor.

İngiltere’de, terörle mücadele konusunda kendisini o kadar güçlü görüyordu ki, terörle mücadele konusunda işbirliği için giden dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ı, kapı önünde bir saate yakın bekletmişlerdi. “Sınır aşan suçlara karşı işbirliği” konusunda o zaman burun kıvıran İngiltere, başkentinde vurulunca terörle mücadelede işbirliğinden söz etmeye başladı.

“Dostumuz” sandığımız bir çok ülke, PKK’ya destek veriyor. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'ne “barış” mesajları veren örgütün, mayınlarını, tuzaklarını, patlayıcılarını duymuyorlar, görmüyorlar. Bir ay önce seçkin kitapçılarda ve büyük Migroslarda satışa sunulan Bir Harf Yayınlarından (0212-5119955) çıkan “KIRMIZI KLASÖR” isimli kitabımda, belgelerle PKK’ya yapılan yardımları ülke ülke açıkladım, PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın jandarma istihbarat subaylarına verdiği ifadede yer alan “ülke ülke Değerlendirmeleri”ne de yer verdim. İşte o kitapta yer alan PKK’ya yapılan yardımlarla ilgili bir özet:

ALMANYA: Bu ülkenin, 1993 yılında PKK'ya koyduğu yasağa rağmen, örgüt faaliyetlerini merkezi Düsseldorf'ta bulunan Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM) güdümündeki 189 oluşum (Dernek, halk merkezi, kültür merkezi, dayanışma merkezi, enformasyon merkezi, enstitü, birlik vb.) vasıtasıyla sürdürüyor. PKK yayın organı Özgür Politika gazetesi, Ağustos 1995 yılından bu yana Frankfurt kentinde günlük olarak yayımlanıyor. Serxwebun, Kürdistan Report dergileriyle birlikte toplam 13 dergi ve gazete PKK güdümünde yayınlarla tabanını genişletmeye çabalıyor.
- Örgüt, Almanya'da; gösteri yürüyüşleri, mitingler, festival ve geceler düzenleyerek örgütsel propaganda faaliyetlerinde bulunuyor. PKK'yı simgeleyen pankartlar ve semboller taşınmasına rağmen, güvenlik güçlerince müdahale edilmiyor, hatta bazı yerel yönetimlerden de destek görüyor. - Almanya'da PKK yasağı göstermelik kalıyor.

AVUSTURYA: Bu ülkede PKK, Kürt Dernekleri Federasyonu güdümünde 9 dernek ve birlik vasıtasıyla faaliyette bulunuyor. Faaliyet gösteren terör örgütü mensupları ve bin 500 kadar sempatizan, zorla para toplama, bildiri dağıtma, afiş asma eylemleri ile propaganda faaliyetlerini devam ettiriyor. Avusturya Sosyalist Partisi, Yeşiller ve Avusturya Komünist Partileri ile ilişki içinde.

BELÇİKA: Kürt derneklerinin üst organı olan "KON-KURD"un merkezi bu ülkede. Kürt Dernekleri Federasyonu güdümündeki 11 dernek, 2 birlik, 1 spor kulübü ve 1 merkez ile faaliyetlerini yürütüyor. Bazı partiler, PKK’ya destek veriyor, konuyu parlamentoya getiriyor.

FRANSA: "Kürt Dernekleri Federasyonu" adı altında teşkilatlanmış. "Paris Kürt Enstitüsü" ise PKK terör örgütü ile dolaylı olarak bağlantılı. PKK Fransa'da; tehditle para toplama, bildiri dağıtma, afiş asma, örgüte eleman kazandırma, gösteri yürüyüşleri gibi etkinliklerin yanı sıra, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gelir getirici faaliyetlerde bulunuyor.

HOLLANDA: PKK, Hollanda Kürt Dernekleri Federasyonu güdümünde 11 dernek, 4 birlik ve 3 merkez ile faaliyet gösteriyor. Masum ve mağdur rolü oynayarak siyasi ve finans desteğini artırmaya çaba gösteriyor. Bu ülkedeki vatandaşlarımızdan zorla para topluyor.
- Heerbug civarında "Spor Eğitim Merkezi" veya çiftlik evi görünümündeki "Eğitim Kampı"nda Avrupa ülkelerinden toplanan sempatizan gençlere, dönemler halinde ideolojik eğitim veriliyor ve PKK'nın silahlı kanadına eleman kazandırılmaya çalışılıyor.

İNGİLTERE: PKK, İngiltere'de Kürt Dernekleri Federasyonu kontrolündeki 9 dernek, 3 birlik, 1 komite ve 2 büro ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Örgütün, çoğu Londra'da olmak üzere 5 bin Kürt asıllı sempatizanı ile 50 kadar teröristi İngiltere'de bulunmaktadır.

Zorla para toplama faaliyetlerinin yanı sıra, muhalif projelere yerel yönetimlerden sağlanan maddi desteği, örgütsel faaliyetlerinde kullanmaktadır. Kürdistan İşçi Derneği Merkezi'nde, gençlere eğitim verilmekte, müteakiben örgütün K.Irak'taki kamplarına gönderilmektedir. Ayrıca, örgütün kadın yapılanması olan Özgür Kadınlar Partisi tarafından haftada 2 gün kadınlara yönelik olarak Londra Halkevi'nde ideolojik eğitim verilmekte ve örgüte eleman temin edilmektedir.

İngiltere'nin; 2001 yılında terör örgütünü yasaklı örgütler listesine almasına rağmen; PKK'nın uzantısı kuruluşları vasıtasıyla gerçekleştirdiği çeşitli sosyal etkinliklere müsamaha ile yaklaştığı ve bu yolla yapılan propaganda ve gösterilere müdahale etmediği izlenmektedir.



İSVİÇRE: PKK İsviçre'de; Kürt Dernekleri Federasyonu kontrolündeki 20 dernek, 5 birlik ve Lozan Kürt Enstitüsü ile faaliyetlerini yürütüyor. İsviçre Hükümeti'nden daha fazla maddi yardım almaya çalışıyorlar.

İTALYA: PKK İtalya'da; Kürt Demokratik Halk Birliği bürosu vasıtasıyla faaliyetlerini yürütmektedir. 3 Dernek, 2 büro ve 1 komite ile bu ülkede propaganda amaçlı faaliyetler yürütmektedirler.

Bu faaliyetleri Azad-Kürtlere Destek Derneği, Toscana ve Ancona Belediye Meclisleri gibi bir kısım aşırı sol görüşlü sivil toplum örgütü ve yerel yönetimlerce çeşitli zamanlarda Türkiye aleyhtarı konferans, toplantı, seminer gibi etkinlikler düzenlenerek terör örgütüne destek sağlanmaktadır.

YUNANİSTAN: PKK merkezi Atina'da bulunan "YDK Balkanlar ve Yunanistan Temsilciliği"ne bağlı, boraları, dayanışma komiteleri ve kültür merkezleri adı altında 10 kadar kuruluş ve Yunanca basılan yayın organları ile faaliyet göstermektedir.

Örgüt mensupları, Yunanistan'da patlayıcı madde ve orman yangınları konusunda eğitim gördükten sonra Türkiye'ye metropollere yönelik eylemler için gönderilmekte, masum sivillere yönelik eylemler gerçekleştirmektedir.

PKK'nın Yunanistan'daki unsurlarının; Atina civarındaki Lavrion Mülteci Kapında barındıkları ve ideolojik eğitim almaya devam ettikleri yönünde bilgiler alınmaktadır.

Anılan kampların örgüte sağladığı lojistik kolaylıkların yanı sıra, propaganda maksatlı sağlanan imkanlar, örgütün güçlenmesine neden olmaktadır.

Lavrion Mülteci Kampı'nda bulunan kaçak Kürt orijinli şahısların, Avrupa ülkelerine geçişlerinin, Atina'da faaliyet gösteren PKK mensuplarının himayesinde İtalya'ya gitmelerine yardımcı olunduğu, örgütün illegal insan kaçakçıları ile iş birliği içinde olduğu gözlenmektedir.

BULGARİSTAN: Bulgaristan'da faaliyet gösteren örgüt mensuplarının Atina'daki YDK Balkanlar Temsilciliğine bağlı olarak; 3 dernek, 1 kültür evi, 1 komite ve 1 merkez ile faaliyetlerini sürdürmektedir.

İllegal olarak tesis ettiği örgüt evleri ve çeşitli ticari işletmeler vasıtasıyla, örgütün Avrupa bağlantılı militan geçişlerine kolaylık sağlamakta, Bulgaristan'daki Türk işadamlarından ve bu ülkeden geçmekte olan TIR'lardan tehditle para toplamakta, bu ülkedeki organize suç örgütleri ile işbirliği içerisinde başta uyuşturucu madde kaçakçılığı olmak üzere illegal faaliyetler yoluyla gelir temin etmekte,

"Yurtsever Kürt Öğrencileri Birliği" ile "Kürt Hemşehri Derneği" gibi legal görünümlü oluşumlar, PKK yan kuruluşu olarak faaliyetlerine devam etmektedir.

ROMANYA: PKK Romanya'da aktif olarak faaliyet gösteren 100-150 kadar mensubunun; Kürt Kültür Derneği (KOMAL), Bükreş Kürtevi, Kürdistan Komitesi, Kültür Merkezi, Enformasyon Bürosu, Doğulu İşadamları Vakfı gibi 6 oluşum bünyesinde; eleman temini, propaganda, ideolojik eğitim, siyasi destek sağlamaya yönelik faaliyet gösterdiği gözlenmektedir.

KOMAL'ın Romen makamlarınca resmen tanındığı ve siyasi büro niteliğine çalışmalarına izin verildiği dikkat çekmektedir. PKK terör örgütü bu ülkeyi; diğer bölgelerden aktardığı patlayıcı madde sevkıyatında bir ara bölge olarak kullanmaktadır. Romanya'dan geçen TIR'lardan zorla haraç topladıkları bilinmektedir.

RUSYA FEDERASYONU: PKK Rusya Federasyonu ve Moskova, Kafkas ülkeleri, Ukrayna ve Kazakistan-Orta Asya Cumhuriyetleri olarak dört bölgeye ayırdığı, Bağımsız Devlet Topluluğu ülkelerindeki faaliyetlerini, Moskova'da bulunan "YDK Doğu Avrupa ve BDT Ülkeleri Temsilciliği" adı altında 9 kadar dernek, komite ve birlik vasıtasıyla yürüttüğü bilinmektedir.

Bölgeden eleman temin etme, Kendisine müzahir kesimler oluşturma, Sözde Kürt sorununu yaygınlaştırma amaçlarını gerçekleştirme gayreti içerisinde olduğu, Rusya'yı Avrupa'dan İran ve Irak'a terörist aktarımlarında bir ara bölge olarak kullandığı gözlenmektedir. Terörist başı A. Öcalan'ın; 1998 yılında Suriye'den ayrılmasını müteakip Rusya Federasyonu'na gittiği 33 gün barındığı, müteakiben gittiği İtalya'da beklentilerinin karşılanmaması üzerine, 16 Ocak 1999 tarihinde tekrar Rusya'ya döndüğü de bilinmektedir.

Moskova/Yaroslovl – Solnechnıy bölgesinde teröristlerin barındığı, burada örgüte sempatizan kitleye ideolojik eğitim yaptırdığı ve örgütün dağ kadrosuna eleman yetiştirildiği, söz konusu teröristlerin mafya tipi faaliyetlerinde (özellikle fidye karşılığı adam kaçırma gibi eylemlerinde) bu kampı kullandıkları bilinmektedir. Örgütün Avrupa'dan Ermenistan-İran-Irak'a terörist aktarımları da bu ülke üzerinden yapılmakta, ayrıca, halen PKK'nın elinde bulunan SA-7 füzeleri Rus orijinli olması dikkat çekici görülmektedir.

Terörü destekleyen ülkeler, kendi başlarına geldiği zaman feryat ediyor. Türkiye’de ne olursa olsun hiç önemli değil… Yazıklar olsun size…

Gözcü [ Saygı ÖZTÜRK ]


 

Rum’dan itiraf: “Çoğumuz pisliğiz !”

Güney Kıbrıs’ta bir Rum yazarın köşe yazısından inanılmaz itiraflar vardı.. 12 Aralık 2006 12:13

Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde yayımlanan Rum Politis gazetesinde dün ilginç bir yorum yazısı çıktı. Yiangos Mikelidis'in imzasını taşıyan yazıda Kıbrıslı Rumların yaptığı mezalime dem vurularak, Rum Kesimi Lideri Tasos Papadopulos'u anlaşmaz tutumuyla III. Makarios'a benzetildi.

Yazısında Rum Kesimini ve Rumları eleştiren Mikelidis, "Hepimiz olmasak da (bunun abartı olacağını kabul etmek zorundayım), çoğunluk olarak pisliğiz" ifadesini kullandı.

Rum Yiangos Mikelidis'in yazısı şöyle devam ediyor:

"Kıbrıslı Rumlar …tir"

Batı Mesarya, 1963. Ay Vasili (Ayvasıl) köyü. Toplumlararası karışıklıklar başladı. Türkler azınlıkta oldukları köyleri terk ediyorlar. Türkler sabahleyin gittiler. Günbatımında ise bizim Elen Ortodoks vatanseverlerimiz Ay. Vasililer, Mammarililer ve Astromeritliler, Türklerin evlerine yaklaşmaya başladılar. Evleri birer birer açıyor ve içindekileri gasp ediyorlardı. Son evlerden birini açtıkları zaman, kendilerine ateş açıldı. Bizimkiler dinamit getirdiler ve evi havaya uçurdular. 8-10 Kıbrıslı Türk dışarı çıktı. Hepsini öldürdüler. Aralarında iki Türk çocuğu da vardı. Ömer ve diğerinin adını artık hatırlamıyorum. Ay. Vasili'nin en iyi çocukları... Nineleri, küçük torunu ile yan taraftaki evde saklanıyordu. Neler olduğunu anlar anlamaz, ölüleri kucaklamak için dışarı fırladı. Bizimkiler, Elen Ortodoks vatanseverler, hem nineyi, hem de küçük kızı öldürdüler. Onları toplu mezara gömdüler. Acelelerinden bir Kıbrıslı Türk'ün elini gökyüzünü gösterir şekilde toprağın dışında bıraktılar. Bu köye bugün Türkeli deniyor. Bu suçtan dolayı hiç kimse cezalandırılmadı. Bu psikopat katillerden hiçbiri hapse atılmadı. Hiçbiri uluslararası Lahey Adalet Divanına çıkartılmadı. Onlara ilham veren ve belki de bu cinayeti emreden komutanlardan hiçbiri de… Acaba bölgedeki köylülere Türk hemşerilerini öldürmeyi öğretenler kimlerdi? Onları Elen ırkının üstün olduğuna, Elen Kıbrıs'ı kirletenleri temizlemeye inanan milliyetçi hayvanlara ve faşistlere dönüştürenler kimlerdi? Doğal olarak Kıbrıs'ın Ortodoks Hıristiyan Kilisesi ve Kilisenin lideri III. Makarios… Onların yarattıkları EOKA ve siyasi örgütü PEKA, ortaokullar ve Başpiskoposluğun nakit parayla kontrol ettiği kitle iletişim araçları. Artık yaşlanmış olan bu katillerin birçoğu, hala 'haysiyetli' vatandaşlar olarak aramızda yaşıyorlar. Liderleri de hala yaşıyor ve Kıbrıs'ı o zamanki gibi yönetiyorlar: Bu kişiler, Tassos ve grubu, birçoğu bu katillerin torunları olan genç etno-faşistlerdir.



Kasım 2006. Lefkoşa. Kukuletalılar (1960'ların maskelilerinin torunları bugün bu şekilde isimlendiriliyorlar), Kıbrıs'ın Oxford'u olan English School'da Türk arkadaşlarını dövüyorlar. Yani Kıbrıs Rum elitlerin okulunda… Düşünün! Orada her Kıbrıslı sonradan görmenin, her Kıbrıslı kendini beğenmişin çocukları okumaktadır. Kıbrıslıların yer kapmak için yarıştıkları bir okul... Bu kasvet fidanlığında Kıbrıslı Türk öğrencileri dövdüler, çünkü güya bir küçük, Haç'ın mistik ve büyülü anlamını inkar etti. Yani sevginin sembolü olarak değil, nefretin, milliyetçiliğin ve cinayetin sembolü olarak kullanılan Haç'ın… 1963'lerin katillerinin torunları, aynı liderlerle, Ortodoks Kilisesi, Tassos ve grubu, tam olarak aynı şeyi yaptılar: Elen Ortodoksluğunun ne anlama geldiğini anlamaları için topuzu pis Türklere vurdular. Daha sonra, 1963 yılında Ay. Vasili'de olanlar oldu. İki yüzlü yavan ve aptalca sözler… Cumhurbaşkanının ve saçma konuşanların sözleri… Sonuç olarak hiçbir şey olmayacak. Ne de şimdi bir şey olacak. Hiç kimse cezalandırılmayacak. Tıpkı 1963 yılında Ay. Vasili'de hiç kimsenin cezalandırılmadığı gibi…

Bir röportajımda, Kıbrıslıların çoğunluk olarak pislik olduğunu söylediğim zaman, birçok kişi bunu protesto etmişti. Ne yazık ki haksızdırlar. Pisliğiz! Tecrübelerimizden ders almıyoruz, yıllar geçtikçe ufkumuzu genişletemiyoruz. Her şeyde, liderliğimizden tutun da English School'daki öğrencilere kadar, 1963'teki gibi olmaya devam ediyoruz.

Hepimiz olmasak da (bunun abartı olacağını kabul etmek zorundayım), çoğunluk olarak pisliğiz!!!."."

Zaman


 

www.haber3.com

ABD Sultanahmet'i bombalayacaktı

Türk-Amerikan ilişkilerinin hasar gördüğü ilk olayın Irak'taki Çuval skandalı olduğunu sananlar yanılıyor. Meğer ABD, Sultanahmet'i bombalamaktan son anda vazgeçmiş.

Yakın tarih konusunda fazlasıyla meraksız gençlerimize ve balık hafızasına sahip kimi yaşlılarımıza soracak olursanız, sizlere, 150 yıllık geçmişe sahip Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi biçimde hasar gördüğü ilk olayın 4 Temmuz 2003'de Kuzey Irak'ta yaşanan "çuval skandalı" olduğunu söyleyeceklerdir.

Oysa gerçekler bambaşka; son 40 yıl içinde Amerikalı "kadim dostlarımız"la en az üç kez çatışmanın eşiğine geldik ve bunlardan en trajik olanı ise Başkan Nixon'un, Beyaz Saray'daki danışmanlarının kışkırtmalarına uyarak Sultanahmet Camii'ni bombalatma kararından son anda dönüşüydü.

Türk-Amerikan ilişkilerinin bilinen ilk başlangıç noktası, Beyaz Saray'ın Kuzey-Güney iç savaşında güneyli ayrılıkçılara karşı lojistik faaliyetlerde kullanmak üzere Osmanlı yönetiminden deve sipariş etmesi ve toplam sayıları yüzü aşan bu "askerî taşıyıcılar"ın İstanbul yönetimi tarafından siyasî bir jest mahiyetinde bedelsiz olarak (ya da önemsiz bir bedel karşılığında) Yeni Dünya'ya gönderilmesidir. Hattâ, ünlü "Camel" sigaralarının üzerindeki deve simgesinin de bu ilk diplomatik ilişkiden doğduğu söylenir.

Dolayısıyla, Beyaz Saray ile 150 yıllık ilişkilerimizin tarihçesinde, ilk askerî yardımın bizim tarafımızdan verilmiş olduğu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya...
Zaman içinde konjonktür değişip, adım adım güçsüzleşen Osmanlı Devleti yerini tarih sahnesinde taze bir başlangıç yapmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakırken, İngiltere ve Fransa'nın yönettiği Eski Dünya'yı ilk etapta uzaktan izlemekle yetinen ABD de 20'nci yüzyılın başlarıyla birlikte "mahallenin yeni ağabeyi" konumuna erişecekti.

Beyaz Saray, 1923 yılında Anadolu'da kurulan genç cumhuriyeti tanımakta ilk anda pek de öyle istekli görünmedi; nitekim Kongre'nin "Türkiye Cumhuriyeti" adlı bu yeni ülkeyle kurulacak diplomatik ilişkileri onaylaması 1929'u bulacaktı. Ama Türklerin ufalanarak yok edilemeyecek kadar inatçı bir millet olduğu anlaşılınca, Washington da zaman içinde bu reddiyeci tavrından vazgeçecek ve Türkiye 1950'li yılların başlarıyla birlikte -sahip olduğu stratejik SSCB sınırı nedeniyle- ABD'nin en gözde müttefiklerinden birine dönüşecekti.

1948-52 yılları arasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan ekonomik zarar gören Avrupa ülkelerine ABD yönetimince dağıtılan ünlü "Marshall Yardımı"ndan -savaşa fiiilen katılmamamıza rağmen- payımıza düşen yaklaşık yarım milyar dolar da taraflar arasında yapılan bu "mantık evliliği"nin bir anlamda yüzüğü oldu. Menderes iktidarının hüküm sürdüğü sonraki on yıl boyunca, iki ülke arasındaki ilişkiler herhangi bir ciddi pürüz yaşanmaksızın kendi rutininde sürüp gitti. Ta ki Türkler girdikleri derin uykudan uyanıp "civar coğrafyalarda tarihî misyonları olan bir devlet" olduklarını yeniden hatırlayana ve Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarına müdahaleye hazırlanana kadar...

Uysallaştırılamayan bir müttefik: Türkiye


Uzun yıllar güllük gülistanlık bir görünüm çizen Türk-Amerikan ilişkileri ilk ciddi darbesini, 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra kurulan İnönü kabinesinin Kıbrıs'taki Rum terörü nedeniyle Ada'ya müdahale hazırlığı yapmasıyla aldı. Suikaste kurban giden John F. Kennedy'nin yerine bu göreve henüz atanmış olan yeni başkan Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964'de Başbakan İnönü'ye gönderdiği -her türlü diplomatik nezaket sınırını aşan- o ünlü uyarı mektubunda, "Aklınızı başınıza alın" diyordu, "Osmanlı dönemi artık kapandı. Bu dünyanın yeni efendileri bizleriz. Beyaz Saray'a danışmadan, öyle kafanıza göre her istediğinizde oraya buraya saldıramazsınız. Siz Kıbrıs'a çıkarma yaptığınızda NATO içinde bir Türk-Yunan Savaşı çıkar ve örgütü krize sürüklersiniz. Ayrıca, şimdiden haber vereyim, bu müdahalenizden sonra SSCB de size saldırırsa hiçbirimiz yardıma gelmeyiz, ona göre!"

"Johnson Mektubu", Türk kamuoyunda büyük infiale yol açtı ve İnönü 13 Haziran'da mektuba, "Türk halkının, bu büyük müttefikinin sergilediği anlayışsız tutum karşısındaki derin hayâl kırıklığını" dile getiren bir cevap gönderdi. Başbakan, hemen ardından da 21 Haziran'da ABD'ye uçtu ve "büyük birader" ile Beyaz Saray'da bu konuyu bir kez de yüzyüze görüştü. Tarihteki uzun varoluş serüveni boyunca başkalarından fırça yemeye hiç alışık olmayan olan Türkiye, ABD'nin bu yöndeki yaklaşımından da hoşlanmamış ve hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirmişti. ABD yönetimi Türkiye'de giderek yoğunlaşan anti-Amerikancı tepkiler karşısında üslûbunu belli ölçüde yumuşatırken, Ankara da olayı daha fazla kangren hâle getirmemek için Kıbrıs'a müdahale planından o anlık vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Bu kez hem 'Kıbrıs', hem de 'afyon' sorunu...

Güçlükle yatıştırılan Türk-Amerikan ilişkilerinde ikinci büyük fırtına ise 1970'lerin başlarında koptu. Ocak 1969'da görev başlayan Başkan Richard Milhous Nixon'u, başta -artık iyice zıvanadan çıkmış durumdaki- Vietnam Savaşı olmak üzere bir sürü uluslararası sorun, yanısıra da bir türlü tam anlamıyla hizaya getirilemeyen Türkler bekliyordu. Üstelik bu kez kriz bir değil, iki ayrı konu başlığına sahipti: Hem Türk ordusunun Kıbrıs'a müdahale olasılığı, hem de Türkiye'deki afyon ekimi... ABD çok uzun bir süredir Türkiye'ye, ülkedeki bütün afyon tarlalarını yok etmesi için bunaltıcı bir baskı yapıyor, bunun karşılığında ise zarara uğrayacak olan Türk çiftçilerini sübvanse edeceğini söylüyordu. Ulusal ilaç endüstrisi için gerekli olan afyon hammaddesi ise geriye kalacak olan tek bir devlet çiftliğinde kontrollü olarak üretilecekti.

ABD'nin bu dayatmacı tavrı Türkiye'de kısa sürede hükümet aleyhine bir iç politika malzemesine dönüştü. Muhalefet, iktidarı "Neyi ekip neye ekmeyeceğimize de Sam Amca mı karar verecek, nedir bu teslimiyetçiliğiniz" sözleriyle köşeye sıkıştırırken, bu sırada binlerce kilometre ötedeki Beyaz Saray'ın oval ovisinde birkaç dış politika danışmanı da küresel sorunlardan boğulmuş durumdaki Nixon'a akıllara zarar bir teklifte bulunuyorlardı:

"Sayın Başkan, bu Türkler artık gerçekten de sabrımızı taşırmaya başladılar, şimdilerde onlara hiçbir konuda söz dinletemiyoruz. Akdeniz'deki jetlerimize emir verelim, uyarı mahiyetinde bir bombardımanla İstanbul'daki Mavi Cami'yi onların başına yıksınlar. Böylelikle, hem Kıbrıs'ta hem de haşhaş konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu anlayacaklardır!"

"Çuval skandalı"ndan yaklaşık 34 yıl önce gündeme gelen bu "müthiş" teklif, bereket versin ki Nixon'u yalnızca tebessüm ettirdi ve kısa bir süre sonra henüz akılları başlarında olan diğer bazı danışmanların kararlı tutumu sonucunda seçenekler arasından çıkartıldı. Nitekim, Türkiye de verilecek olan sübvansiyonlar karşılığında, 29 Ekim 1971'de afyon ekimini yasakladı. Ancak, bu yasak 1974'e kadar sürecek ve Ankara yönetimi. Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra ABD'den gördüğü dışlama politikasına bir tepki olarak hem ülkedeki Amerikan tesislerine el koyacak, hem de afyon ekimini yeniden serbest bırakacaktı. ABD ise bu "isyan"a 5 Şubat 1974-1 Ağustos 1978 tarihleri arasında Türkiye'ye katı bir silah ambargosu uygulayarak karşılık verdi. Ancak, uygulanan ambargo, böylesi bir dost kazığı karşısında hazırlıksız yakalanan Türk ordusunu ilk anda biraz sarsmakla birlikte, sonraki yıllarda bu yalnızlığın çok önemli yararları da görüldü ve hükûmetler benzeri durumlarda kendi ayakları üzerinde rahatça durabilmek için savunma teknolojilerinde giderek daha fazla oranda yerli üretime yöneldiler. Sonuçta, Aselsan ve TAI gibi çok önemli kuruluşlar doğdu.

Ve sivil Nixon Türkiye'de...

Amerikan siyaset çevrelerinde, "Başkanlar hiçbir zaman emekli olamazlar" şeklinde bir deyiş vardır. Eh, beyninde bu denli fazla sayıda sırrı taşıyan birine sistem de emeklilik şansı tanımaz doğal olarak. Nitekim, aslında Nixon'a da başkanlığı bırakmak oldukça yaradı ve istifası sonrasında giderek daha bilge bir kişiliğe dönüştü. Watergate Skandalı'nın yol açtığı saygı erozyonu ilerleyen yıllarda uluslararası kamuoyunun belleğinde yavaş yavaş tedavi edilirken, o da zamanla Amerikan siyaset sahnesindeki "bir bilen"ler arasına katılacak, katıldığı konferanslar ve yazdığı kitaplarla genç kuşakları devlet yönetiminin karmaşık yapısı hakkında aydınlatacaktı. Diğer bir dizi yapıtının yanısıra 1978 yılında kaleme aldığı "The Memoirs of Richard Nixon" (Richard Nixon'ın Anıları), bu alanda gerçekten de bir ders kitabı niteliğindeydi. Nixon, 1960 ve 70'ler boyunca ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan çalkantılara da ilk kez burada yer verdi. Sabık Başkan, o kitabında Kıbrıs ve haşhaş ekimi konularında âsi davranan Türklerin burnunu sürtmek için bir ara danışmanlarının gazına gelerek ünlü Mavi Cami'yi (Batılıların Sultanahmet'e mavi çinilerinden dolayı verdikleri isim) 6. Filo'dan havalanacak jetlerle bombalatmayı düşündüğünü, ancak sonradan bu dehşetengiz fikrin NATO'nun çökmesine kadar varacak bir uluslararası bunalımı başlatacağını farkederek derhal vazgeçtiğini açık yüreklilikle itiraf eder.

Nixon, başkanlığı döneminde Türkiye'ye hiç gelmedi, bu yüzden Türkiye'ye ilişkin bütün bilgi ve algıları da doğal olarak teorik düzlemdeydi. Ancak, Watergate skandalı nedeniyle başkanlığı bırakıp siyaset sahnesinin önde gelen analistlerinden birine dönüştükten sonra sivil kimliğiyle ülkemize bir değil ardarda iki kez geldi. Ki bunlardan özellikle 14 Eylül 1986'da gerçekleşen ilk ziyaret, dünya siyaset tarihine geçecek ölçüde mânidar anlarla doludur. Bir grup Amerikalı işadamıyla birlikte gelen ve amacı daha ziyade danışmanlık yaptığı bazı holdingler için yeni iş olanakları araştırmak olan Nixon'a, dönemin Özal hükûmeti tarafından verilen siyasî randevuların yanısıra ilginç bir de turistik gezi programı hazırlanmıştı. Ve bu programın en hoş bölümü ise hiç kuşkusuz ki İstanbul'daki "Sultanahmet Camii ziyareti"ydi.

Nixon, Türkiye gezisinin üçüncü gününde İstanbul'da ve bu ünlü ibadethanedeydi. Cami görevlilerinin nezaketen yaptıkları "Ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok" uyarısına karşın, o belli ki böyle bir mekâna girişin kuralları konusunda önceden bilgilendirilmişti. Ayakkabılarını çıkarıp korumalarına teslim etti, içeride uzun uzadıya dolaşıp caminin tarihçesi ve özellikle de dünyaca ünlü çinileri hakkında yetkililerden bilgi aldı.

Ziyaretin sonunda basın mensuplarına yaptığı birkaç cümlelik kısa açıklama ise Amerikan başkanlarının Beyaz Saray'da oturarak -tıpkı günümüz Irak'ında olduğu gibi- yerel gerçekliklerini ve iç dinamiklerini zerre kadar bilmedikleri uzak diyarları diledikleri gibi yönetme çabalarının ne denli boş ve anlamsız olduğunun tarihe kazınmış bir deklarasyonuydu âdeta. "Bugün burada muhteşem bir mimarî anıtı gezdim" demişti Nixon cıkışta, "Ve böyle bir eserin sonsuza dek burada, insanlığın nadide kültür miraslarından biri olarak yaşayacağını bilmek insanın içine huzur veriyor."

Ertesi gün Türkiye'deki bütün gazeteler eski başkanın bu ibretlik cami ziyaretine geniş yer ayırarak, onun bu olaydan 15 yıl kadar önceki saldırganca tutumuna atıfta bulundular.

Nixon, daha sonra 20 Mayıs 1987'de Türkiye'ye bir kez daha geldi. Artık Türkiye'nin -ABD liderlerinin Latin Amerika'da görmeye alıştıkları türden- bir "muz cumhuriyeti" olmadığına büyük ölçüde ikna olmuş gibiydi; bu gezisinde de kendisine yine önemli işadamları eşlik etti ve danışmanlığını yaptığı gruplar adına bazı bağlantılar gerçekleştirdi.

ABD'nin 37'nci -ve görevinden istifayla ayrılan yegâne- cumhurbaşkanı Richard Milhous Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde geçirdiği bir felç sonucunda 81 yaşında hayata veda etti. Ama Mimar Sinan'ın çıraklarından Sedefkâr Mehmet Ağa'nın 1617'de ibadete açılan görkemli eseri Sultanahmet Cami, adını verdiği ünlü meydanda hâlâ bütün ihtişamıyla yükseliyor ve tarihleri iki yüzyıl ile sınırlı Amerikalı turistlere "köklü devletler ile gelenekleri" üzerine önemli ipuçları vermeye devam ediyor.




Ali Murat Güven / Yeni Şafak

Stalin'in gizli Türkiye planı!

ABD ve İngiliz belgelerinden çıkan tarihi gerçekler şok etti. Stalin Kars ve Ardahan'ı talep edip Boğazlar'dan da üs istemiş.


01 Aralık 2007 10:20

ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova yönetimiyle yaptığı müzakerelerin tutanakları, "Stalin liderliğindeki Sovyetlerin o dönemde Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiğini ve Boğazlar'da üs istediğini" bizzat Stalin'in ağzından net biçimde ortaya koyuyor.

Belgeler ayrıca, Stalin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri  SSCB'ye getirttiğini ve onları, işgal etmek istediği Doğu Anadolu'ya
yerleştirmeyi amaçladığını, Doğu Anadolu'yu işgaline haklı zemin oluşturma çabası içerisinde SSCB'ye getirttiği Ermenileri kullanmaya
çalıştığını gösteriyor.

Nazilere karşı müttefik olan ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının
tutanakları, Sovyetlerin Türkiye'ye yönelik toprak ve üs taleplerinin en yetkili ağızdan, bizzat Stalin tarafından dile getirildiğini belgeliyor.

Sovyetlerin Türkiye'den toprak ve üs iddialarının varlığı bugüne kadar biliniyordu ancak Türkiye'ye verilen notalarda diplomatik ve belirsiz bir üslup kullanıldığı, talepler ayrıca bir propaganda savaşı biçiminde Sovyet gazetelerince veya Sovyet akademisyenlerince dile getirildiği için, tartışmaya çok açıktı.

Ancak Stalin'in bu talepleri bu kadar açıklıkla ortaya koyduğu bilinmiyordu.

Batı'nın açıkça Türkiye'nin yanında yer almasının da yardımıyla planı başarısızlığa uğrayan Stalin'in ölümünden sonra Sovyet hükümeti,
30 Mayıs 1953'te Ankara'ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliğinin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz"
demiş ve "belirsiz kalmış bir konuyu netleştirmiş" izlenimi yaratmaya çalışarak, aslında Stalin'in net biçimde dile getirdiği iddialarından
geri adım atmıştı.


MOSKOVA KONFERANSI

Tutanaklara göre, Moskova konferansı sırasında İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde, saat 19.10'da Kremlin Sarayı'nda bir görüşme yapıldı.

Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotov olduğu halde,İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve beraberindekileri kabul etti.

İngiltere heyeti, bu görüşmenin tutanaklarını, ertesi gün Amerikan heyetine de verdi ve tutanakları içeren belge, 740.00119 Council/12-1745 kayıt numarası altında Amerikan arşivlerine girdi.

Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers"
adlı yayın (FRUS begeleri) içerisinde kamuoyuna açıldı.

Stalin-Bevin arasında yapılan bu görüşmenin tutanağına göre, toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşuluyor, sonra Türkiye ele alınıyor.

Türkiye konusunu Bevin açıyor ve Stalin'e, "Türkiye ile ilgili sorun nedir?" diye soruyor, "Terim yanlış anlaşılabilir ama bir 'sinir
savaşının' sürdüğünü gösteren belirtiler var" diye devam ediyor. Bevin,"Biz Türkiye'nin müttefikiyiz ve bu sorunu anlamak istiyoruz"
ifadesini kullanıyor.

Bu konuda iki sorunun bulunduğu karşılığını veren Stalin, birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise "Kars ve Ardahan'ı Sovyet
sınırları içerisine katmak istediklerini" söylüyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin, "Boğazlar'da bir Sovyet üssü kurulması konusunda konuşmalar olmuştu" deyince, Stalin bunu teyit
ediyor ve "Boğazlar'da üs istediklerini, bu isteklerinin sürdüğünü"
ifade ediyor.



Kars ve Ardahan ile ilgili olarak da Stalin, buraların, "Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar" olduğunu iddia ediyor, "Bu durum düzeltilsin,
1921 öncesi sınıra geri dönülsün" diyor.

1870'ten itibaren Çarlık Rusyasının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin
mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı.

Stalin dönemindeki Sovyet yönetimi ise "1921'de zayıftık, Türkiye bundan faydalandı, bu haksızlık giderilsin" iddiasını ortaya attı.

STALİN-BEVIN GÖRÜŞMESİNİN METNİ

Stalin-Bevin görüşmesinin tutanakları, "United States Department of State / FRUS: diplomatic papers, 1945. General: political and economic matters Volume II (1945)" adlı cildin 688-691'inci sayfalarında yer alıyor.

Türkiye açısından büyük bir tarihi belge niteliğindeki bu tutanakların ilgili kısmı şu şekilde:
"Sayın Bevin, Başkomutan Stalin'e başka bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Türkiye ile ilgili sorun nedir? Terimin yanlış anlaşılmasını
istemediğini belirterek, bir sinir savaşının devam ettiği görünümünün var olduğunu söyledi. Türk-Sovyet sınırına ilişkin bir sorun olduğu
izlenimine sahip olduğunu, Majestelerinin Hükümetinin (İngiltere Hükümeti) Türkiye'nin müttefiki olduğunu ve bu sorunu anlamayı çok arzu
ettiğini belirtti.

Başkomutan Stalin, iki sorun bulunduğu yanıtını verdi.

Birincisi, Boğazlar. Montrö Sözleşmesine göre, savaş durumu olup olmadığını takdir etme ve buna göre Boğazları kapatıp kapatmama, kontrol altında tutma hakkı Türkiye'ye bırakıldı. Bu durum Rusya açısından güçlük oluşturuyor çünkü Türkiye böylece Sovyetler üzerinde isterse baskı kurma hakkına sahip oluyor. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti,Boğazların serbestliğini korumak istiyor.

İkincisi, Türkiye'de Gürcülerin ve Ermenilerin yerleşik olduğu ancak Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar var. Bu durumun düzeltilmesi, en
azından Çarlar zamanında var olan sınıra geri dönülmesi gerekiyor çünkü Gürcüler ve Ermenilerin iddiaları var. (Ancak) Türkiye'ye karşı savaş gibi bir şeyden söz etmek saçma olur.

Başkomutan Stalin, Sayın Bevin'in, bu sorunun nasıl çözümleneceği sorusuna karşılık, bu sorunun, (Sovyetlerin) ya Türkiye ile ya da
Müttefiklerle (ABD ve İngiltere) yapacağı görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğini belirtti.

Sayın Bevin'in, Sovyet Hükümetinin tam olarak ne istediği sorusuna karşılık olarak Başkomutan Stalin, söz konusu bölgelerde Gürcülere ve
Ermenilere ait kısımları geri alma arzusunda olduğunu, 1921 Antlaşması öncesinde var olan sınıra geri dönülmesini istendiğini söyledi.

Sayın Bevin, bu bölgelerin Rusya'nın elinde uzun süreliğine kalmamış olduğunu söyledi.

Başkomutan Stalin bunu onayladı, ancak Gürcülerle Ermenilerin bu topraklarda her zaman var olduğunu belirtti.

Sayın Bevin, Başkomutan'ın (Stalin) Boğazlar konusunda tam olarak ne istediğini sordu. Daha önce Boğazlar'da bir Sovyet üssünün bulunması yolunda konuşmalar bulunduğunu belirtti.

Başkomutan Stalin, bu yöndeki isteklerinin (Boğazlar'da Sovyet üssü) hala devam ettiğini belirtti."

İNGİLTERE'DEN TÜRKİYE'YE DESTEK

Bevin, Stalin'in tehditleri karşısında Türkiye'nin yanında yer alacaklarının işaretini de verdi.

Belgelere göre, ABD Dışişleri Bakanı James Francis Byrnes ile Moskova'da baş başa bir görüşmesi sırasında Bevin, "Sovyet politikası rahatsız
edici" diyor.

Bevin, Amerikalı muhatabına, "Majestelerinin hükümeti (İngiltere Hükümeti), Rusya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri karşısında tarafsız
kalamaz, Türkiye'nin yanında yer alacaktır. Sovyetlerin Boğazlar'da üs ve Kars-Ardahan talepleriyle mutabık olmamız mümkün değil" diyor.

ERMENİLERİN KULLANILMAYA ÇALIŞILMASI

Stalin, 1945 yılından itibaren planını aşama aşama uygulamaya başlıyor ve işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına Ermenileri yerleştirmek
için, dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtmeye başlıyor.

SSCB lideri Stalin, işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına yerleştirmek, işgale gerekçe olarak
kullanmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtti.

Sovyet yönetimi önce bu politikanın hukuki zeminini hazırladı ve SSCB topraklarına ayak basan her Ermeni'yi, o andan itibaren Sovyet yurttaşı saydı.

ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers" adlı yayın olan FRUS
1947 cilt IV'teki bir nota göre, SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu 19 Ekim 1946'da aldığı kararda, "Sovyet Hükümetinin belirlediği politika
çerçevesinde gelmeleri şartıyla diğer ülkelerden gelen tüm Ermenilerin, SSCB topraklarına ayak basmalarından itibaren doğrudan SSCB vatandaşı sayılmalarını" kabul etti.

Getirilen bu Ermenilerin, yine ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre,"Stalin'in Türkiye'den toprak ilhak etmesinde gerekçe olarak
kullanılmaları" planlanıyordu.



ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson, 19 Aralık 1945'te Washington'a gönderdiği bir mesajda (FRUS, 1945, cilt VIII), bu durum
açıkça belirtiliyor. Büyükelçi, Ermenilerin SSCB'ye götürülmelerinin, "bunların ileride ilhak edilmesi planlanan Türk topraklarına
yerleştirilmesi planının bir parçası olduğunu" belirtiyor.

Büyükelçinin mesajına göre, yalnız ABD, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinden değil, Türkiye'den de Ermenilerin SSCB'ye götürülmesine çalışılıyor.

Büyükelçi, İstanbul'daki SSCB Başkonsolosluğuna yaklaşık 200 Ermeni'nin başvurduğunu belirttiği (22 Aralık'taki mesajında ise başvurunun 1500 dolayında olduğunu belirtiyor) mesajında, şöyle diyor:
"Sovyet planının, çok sayıda Ermeni'yi Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine getirmek ve orada (bunların) yaşamaları için yeterli toprak
bulamayacaklarından hareketle Türkiye'nin doğu bölgelerini ilhak taleplerine zemin hazırlamak olduğu tahmin ediliyor."
Yine aynı ciltteki bir başka belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanlığı 21 Aralık 1945'te Avrupa ve ABD'deki diplomatik misyonlarına (Ankara,
Moskova, Londra, Paris, Beyrut, Şam, Kahire ve Bağdat) şu mesajı geçiyor:
"Türkiye ve İran gibi ülkelerdeki Sovyet Konsoloslukları, Sovyet Ermenistan’ına gitmek isteyen Ermeni kökenlileri kaydetmeye başlamıştır.

Bilgilere göre (Sovyet Ermenistan’ı) çok fazla nüfusu kaldıracak durumda değildir. Böylece yaratılan suni nüfus sorunuyla Türkiye'nin doğu
topraklarına yönelik taleplere (muhtemelen) güç kazandırılmak (zemin hazırlanmak) istenmektedir."

HİKÂYENİN SONU: GETİRİLEN ERMENİLER İŞLERİ BİTİNCE SİBİRYA'YA

Dünyanın çeşitli ülkelerinden SSCB'ye getirilen Ermeniler, işgal planlarının suya düşmesinden sonra bu kez SSCB yönetimi tarafından sorun
olarak görülmeye başlanıyor.

ABD'de yayımlanan "Cold War International History Project Bulletin" adlı derginin "14/15 - Winter 2003-Spring 2004" no'lu sayısında yer
alan bir belgeye göre, getirilen Ermeniler Türkiye'ye yerleştirilemeyince, Moskova yönetimi tarafından, "bunlar Batı ülkelerinden geldi, aralarında casus olabilir" gerekçesiyle Sibirya'ya sürülüyor.

"http://www.wilsoncenter.org" adresinden ulaşılabilen bu bültenin 403'üncü sayfasında, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Komünist Partisi
Sekreteri Grigori Arutinov'un, Stalin'e gönderdiği, 22 Mayıs 1947 tarihli bir mesaj yer alıyor. Bu mesajda, SSCB'den gelen Ermenilerin
sayısının 50 bin 945 olduğu belirtiliyor.

Ermenistan Devlet Arşivlerinin bugünkü Müdürü Karen Haçatriyan'ın sağladığı belirtilen bu belgede, gelenlerin güç koşullar altında
kaldıkları, içlerinde geri dönmek isteyenlerin bulunduğu, hatta 21'inin sınırdan Türkiye'ye kaçtığı kaydediliyor. 400'üncü sayfada yer alan
değerlendirmede de Batı'nın Türkiye'nin yanında yer almasından ötürü işgalin suya düşmesi üzerine, gelen Ermenilerin binlercesinin, Sibirya'ya, Kazakistan'a sürgüne gönderildiği belirtiliyor.

Böylece on binlerce sivil Ermeni bir kez daha, büyük bir ülkenin, büyük politikalarında oyuncak gibi kullanılıyor, planların devri geçince de
Sibirya'ya gönderilerek, bir kenara atılmak isteniyor.


 

Son padişah Vahdettin hain miydi?


Bülent Ecevit uzaktan akrabası olan Padişah Vahdettin’le ilgili şok açıklamalarda bulundu.

Osmanlı döneminde Anadolu halkının durumunu araştıran Ecevit, Zaman’a önemli tespitlerde bulundu. Eski Başbakan, uzaktan akrabası olan Padişah Vahdettin’le ilgili tarihî bir yanılgıyı düzeltti: Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa da belirgin şekilde destek verdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Vahdettin... Kimilerine göre, İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eden bir hain, kimilerine göre ise Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışını onaylayan ve vatanın kaderini Atatürk’e teslim eden bir kahraman... Resmî tarih ile muhalif görüşü savununlar arasındaki tartışma 80 yıldır sürüyor. Türk siyasetinin sembol isimlerinden Bülent Ecevit, olaya yeni bir boyut kazandırdı. Osmanlı’nın son sultanı ile uzaktan akraba olan eski Başbakan, Vahdettin’e ‘vatan haini’ denilmesine karşı çıkıyor: “Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu.”



3 Kasım seçimlerinin ardından aktif siyasete veda eden DSP’nin eski lideri Ecevit, günlerini Or-An Sitesi’ndeki kütüphane evinde geçiriyor. Oluşturduğu ‘Ulusal Uzmanlar Grubu’ aracılığıyla ağırlıklı olarak dış politikayla ilgili çalışmalar yürüten Ecevit, Osmanlı döneminde Anadolu halkının durumunu ele alan bir kitap yazıyor. Zaman’ın sorularını cevaplayan eski Başbakan, Padişah Vahdettin ile uzaktan akraba olduğunu açıklıyor. Vahdettin’in damadı Sadrazam Tevfik Paşa, Ecevit’in annesinin teyzesinin kayınpederi.


Ecevit’in anlatımına göre, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa’dan sonra Tevfik Paşa’yı sadrazamlık makamına getirir. Atatürk’ün öncülüğündeki Milli Mücadele hareketine destek veren Tevfik Paşa’nın iki oğlu vardır; İsmail Hakkı Oktay ve Ali Oktay. İsmail Hakkı, Vahdettin’in kızı Naciye Sultan ile evlenir. Fakat bu evlilik kısa sürer. Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katılan İsmail Hakkı Bey, İstanbul’daki Naciye Hanım’la ayrılır. İsmail Hakkı Bey’in daha sonra hayatını birleştirdiği Ferhande Hanım ise Ecevit’in akrabasıdır. Eski Başbakan bu durumu şöyle anlatıyor: “Ferhande Hanım annemin teyzesidir. Annemle aynı yaşlarda, kardeş gibiydiler. Beni de oğlu gibi severdi. Aynı zamanda Arabistan’da bulunan büyüğümüzün de akrabasıdır.”

Bülent Ecevit, bu sebeple çocukluk döneminde Tevfik Paşa’yı tanıma fırsatı bulur. Tevfik Paşa, Kurtuluş Savaşı’na destek verdiği için saltanatın kaldırılmasından sonra zarar görmez, sürgüne gönderilmez. Erenköy’deki bir konakta hayatını sürdürür. Ecevit, o günleri hâlâ unutmamış: “4-5 yaşlarında idim. Eniştem İsmail Hakkı Bey, babası ile görüşmeye gittiği zaman beni de götürürdü. Tevfik Paşa, benimle ilgilenir, kıvançlandırırdı. Onu ilgi ile izlerdim.”

Bülent Ecevit, Osmanlı padişahları için iyi-kötü ayrımı yapmanın doğru olmadığını, hepsinin farklı yönleri olduğunu vurguluyor. Abdülhamit’in ‘demokratikleşmeyi engelleme ve aydınları yurtdışına gönderme’ gibi tavırlarını eleştiren Ecevit, olumlu bulduğu yanlarını ise şöyle özetliyor: “Hem dinine bağlı birisiydi hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar, köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı.”

Zaman                             www.haber3.com


 

Aradan 3000 yılda geçse zihniyet aynı işte din sömürüsü işte irtica demek için daha ne gerekli    YORUMSUZ

Papa’dan 900 yıl sonra özür!

Almanya’da ayine katılan Papa 16’ncı Benedict, “Haçlı seferleri utancımızdır” dedi.

Papalık görevini devraldıktan sonra ilk yurtdışı gezisine çıkan Papa 16'ncı Benedict, Almanya'da Müslüman temsilcilerle bir araya geldiği toplantıda çarpıcı açıklamalara imza attı. Benedict, ilk kez 1096 yılında yapılan Haçlı Seferleri için İslam dünyasından özür dileyerek, "Bu seferlerde binlerce cinayet işlendi. Tanrı adına bu cinayetlerin işlendiğini söylemek kabul edilemez. Haçlı seferleri bizim utancımızdır" açıklamasını yaptı. Papa, Müslüman dünyasına da çağrıda bulunarak, "Müslümanlar Tanrı adına öldürmekten vazgeçsin. Bir insanın ölümünün Tanrı'yı memnun ettiğini düşünmek imkansızdır. Gelin iki büyük din birleşelim ve teröre karşı ortak mücadele edelim" ifadesinin kullandı. Papa dün de 20'nci Katolik Dünya Gençlik Günü kapsamında 1 milyon gence hitap etti.

Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Başbakan Gerhard Schröder ve eski Başbakan Helmut Kohl'ün de yer aldığı konuşmada Katolikler'in ruhani lideri Hıristiyanlar'ı dinlerini tam olarak yaşamaları konusunda uyardı. "Bazı kuralları uygulayıp bazılarını kabul etmemek dinin özüne uygun değildir" diyen Benedict'in bu sözleri gençleri pek de memnun etmedi. AP ajansının konuştuğu Almanlar, "Papa bize kısaca evlenmeden seks yapmayın demek istiyor. Bu kabul etmesi güç bir kural" yorumunu yaptı.

1 milyon kişinin "günahları bağışlandı"

Vatikan Papa'nın Köln yakınlarında yaptığı konuşmayı dinleyecek olan kişilerin tüm günahlarının bağışlanacağını içeren bir "Endüljans" yayınlamıştı. Dünkü konuşmaya katılan ve aralarında 45 Türk'ün de olduğu 1 milyon Katolik bu 'fırsattan' yararlandı.
Vatan


 

Ateist bir Yahudinin Papa'ya yanıtı

Kendini ateist bir Yahudi olarak tanımlayan İsrailli aydın Avnery, Papa'nın İslamiyet'i hedefleyen sözleri üzerine, 'Muhammed'in kılıcı' makalesini yazdı. İşte o yazı:

Uri Avnery'nin makalesi

MUHAMMED'İN KILICI

Roma İmparatorlarının Hıristiyanları aslanlara attığı günlerden bu yana hükümdarlarla kilise ileri gelenleri arasındaki ilşikiler bir çok değişikliğe uğramıştır.

M.S. 306’da, yani bundan tam 1700 sene önce tahta çıkan Büyük Konstantin Filistin dahil olmak üzere İmparatorluk sınırlari içinde Hıristiyanlık ibadeti yapılmasını cesaretlendirecek bir tutum izledi. Derken, aradan yüzyıllar geçti, kilise Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) olmak üzere ikiye bölündü. Papa ünvanını alan Batıdaki Roma Piskoposu İmparatordan kendi üstünlüğünü tanımasını istedi.

İmparatorlarla Papa arasındaki mücadele Avrupa tarihinde önemli bir rol oynamış ve halkları bölmüştür. Bu mücadelede iniş çıkışlar olmuştur, bazan Hükümdarlar Papayı azletmiş, bazan Papa bir hükümdarı afaroz etmiş ya da görevden almıştır. Bu hükümdarlardan birisi olan IV. Henry [Fransa Kralı] Papa'nın kendisini bağışlaması için onun bulunduğu Canossa tepesine kadar giderek, şatosu önünde karda çıplak ayakla tam üç gün beklemiş, sonuçta Papa afaroz kararını kaldırmıştır.

Ama hükümdarların ve Papaların birbirleriyle barış içinde yaşadıkları zamanlar da olmuştur. Bugün işte böyle bir dönem yaşamaktayız. Şimdiki Papa XVI. Benedict ile günümüz İmparatoru II. George Bush harikûlade bir uyum içindeler. Geçen hafta Papa dünya çapında yankılanan, büyük bir fırtına yaratacak sözler sarfetti, bu sözler “Medeniyetler Çatışması“ savını doğru çıkarırcasına Bush’un “İslam faşizmine“ karşı Haçlı Seferi ilan etmesiyle tam tamına örtüşüyordu. 265. Papa bir Alman üniversitesinde yaptığı konuşmada Hıristiyanlık ile İslam arasında büyük fark bulunduğunu, Hıristiyanlığın akla dayandığını, İslamın ise aklı yadsıdığını söyledi: Hıristiyanlar Tanrının yaptıklarında mantık bulurlarken, Müslümanlar böyle bir mantığın varlığını reddediyorlardı.

Ben ateist bir Yahudi olarak, tartışmanın polemiğine girmek niyetinde değilim. Zaten Papanın mantığını anlayacak kadar yeteneğim de yok. Gelgelelim, “medeniyetler çatışması“ fayının çok yakınında yaşayan bir İsrailli olduğum için beni ilgilendiren bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim.

Papa İslamın kusurunu kanıtlamak için Muhammed Peygamberin taraftarlarına dini kılıçla yaymalarını emrettiğini, böyle bir şeyin akıl dışı olduğunu, çünkü dinin bedenden değil, ruhtan doğduğunu, bu nedenle kılıcın ruhu etkileyemeyeceğini söylüyor.

Savlamasını güçlendirmek için –onca insan arasından— Roma’ya rakip Doğu Kilisesi'ne mensup bir Bizans İmparatorunu tanık seçiyor ve ondan alıntı yapıyor. 14. yy. sonlarında İmparator II. Manuel Paleologos’un ( adını bilmediğimiz ) İranlı bir İslam aydınıyla yazışma yoluyla yaptığı tartışmada kaleme aldığı –veya şifahen söylediği ( bu nokta pek belli değildir )- bir sözü aktarıyor: İmparator tartışmanın harareti içinde muhatabına şöyle demiş:

“Muhammed’in hangi yeniliği getirdiğini bana söyleyin, eğer ararsanız, va’zettiği dini kılıçla yaymayı emretmek gibi kötü ve gayrı insani şeyden başkasını bulamayacaksınız.“

Bu sözlere yakından baktığımızda üç soru akla geliyor:
» a) İmparator niçin öyle demiştir?
» b) Söyledikleri gerçeğe uygun mudur?
» c) Şimdiki Papa durup dururken o sözleri neden tekrarlamıştır?



II. Manuel yukarıda andığımız sözleri yazdığında can çekişmekte olan bir imparatorluğun başındaki kişiydi. 1391’de tahta çıtığında Bizans’ın elinde sadece bir-iki bölge kalmıştı ve onlar da Türklerin eline geçmek üzereydi.

O sıralarda Osmanlı Türkleri Tuna kıyılarına varmış, Bulgaristan’ı, Yunanistan’ın kuzeyini almış ve Avrupa’nın Doğu Roma İmparatorluğunu kurtarmak için yolladığı orduları iki kez yenilgiye uğratmıştı. 29 Mayıs 1453’te, yani Manuel’in ölümünden sadece bir kaç yıl sonra Türkler başkent Konstantinopolis’i ( şimdiki İstanbul’u ) aldılar ve bin yıl kadar süren imparatorluğa son verdiler.

Manuel hükümdarlığı sırasında Avrupa başkentlerini gezdi, onlardan destek istedi. Kiliseleri yeniden birleştireceğine söz verdi. Burada bahsedilern dinsel içerikli mektupların Hıristiyan ülkelerini Türklere karşı kışkırtmak için yazıldığı kesindir. Amaç gayet pratikti; teoloji politikanın hizmetine koşuluyordu.

Bu nedenle, Papanın yaptığı alıntı tam da günümüzün İmparatoru II. George Bush’un ihtiyacına cevap veriyor. Bush Hıristiyan âlemini Müslüman ağırlıklı “Şeytan Üçgeni“ne karşı birleştirme peşinde. Ayrıca, Türkler bir kez daha –ama şimdi barışçı yoldan—Avrupa kapılarına dayanmışlar. Ve herkes Papa’nın Avrupa Birliğine Türkiye’nin girmesine karşı çıkan güçleri desteklediğini biliyor.

MANUEL’in söylediklerinde gerçek payı var mı?

Papa o sözü söylerken kendisini güvenceye almış. Ciddi ve kendini yenileyen bir ilahiyatçı olarak yazılı metinleri tahrif edemeyeceğini elbette biliyordu. Bu nedenle, Kur’anın dini zor yoluyla yaymayı özellikle yasakladığını da konuşmasında belirtmekten geri kalmıyor ve 2. surenin “dinde zorlama olmaz“ diyen 256. ayetinden söz ediyor ( bir papanın yapmaması gereken maddi bir yanlış olarak, 257 yerine 256 demiştir. )
Anlamı bu denli açık bir ifadeyi görmezlikten gelmek tabii ki, mümkün olamazdı. Papa, Peygamberin “dinde zorlama olmaz“ emrini ilk başlarda, yani henüz güçsüz ve zayıf olduğu yıllarda verdiğini, ama sonra kılıcı dinin emrinde kullanmayı emrettiğini ileri sürüyor. Oysa, Kur’anda böyle bir emir yok. Evet doğrudur, Muhammed devletini kurarken Arabistan’da kendisine karşı olan Hıristiyan ve Yahudi kabilelere karşı kılıca başvurma çağrısında bulunmuştur. Ama Muhammed’in o yaptığı siyasi bir davranıştı, toprak kazanmak içindi, dini yaymak için değil...

İsa “başkalarını ne yaptıklarından tanıyacaksınız“ demişti. Biz de öyle yapalım ve İslamı şu soruyu yanıtlayarak değerlendirelim: Müslümanlar bin yıldan fazla hüküm sürdükleri topraklarda dini kılıçla yayacak kadar güçlüyken, başka dinlere öyle mi yaptılar?

Hayır, yapmadılar.

Örneğin, Müslümanlar Yunanlılara yüzyıllarca hükmettiler, Yunanlılar [Rumlar] Müslüman oldular mı? Onları kimse İslamlaştırmaya çalıştı mı?

Hayır çalışmadı.

Tam tersine, Rumlar Hıristiyan oldukları halde Osmanlı yönetiminin en üst kademelerinde görevler aldılar. Bulgarlar, Sırplar, Romenler, Macarlar ve Avrupalı diğer bazı milletler şu veya bu zaman kesitinde Osmanlı idaresi altında yaşadılar, ama Hıristiyan inançlarına bağlı kaldılar.

Arnavutların Müslümanlaştıkları doğrudur, Bosnalıların da. Ama onlar İslamiyeti devletin gözüne girmek ve nimetlerinden yararlanmak için kabul etmişlerdir.

1099’da Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde şehirdeki bütün Müslümanları ve Yahudileri sevecen İsa adına öldürdüler. Filistin 400 yıldır Müslüman egemenliği altındaydı ve Hıristiyanlar nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı.
Bunca uzun zaman zarfında onları İslamiyeti kabule zorlayan hiç bir teşebbüs olmamıştı. Ancak Haçlıların ülkeden atılmalarından sonra çoğunluk Arapçayı ve Müslümanlığı kabule başladılar, bugünkü Filistinlilerin pek çoğunun ataları onlardır.

YAHUDİLERE gelince, Müslümanların dinlerini onlara empoze ettiklerine dair hiç bir kanıt yoktur. Çok iyi bilindiği gibi, İspanya Yahudileri Müslüman idaresi altında o güne değin, hatta nerdeyse bugüne değin, hiç bir yerde olmadığı kadar serpilip geliştiler. Şair Yehuda Halevy şiirlerini Arapça yazdı, büyük Maimonides de öyle. Müslüman İspanya’da Yahudiler bakan oldular, şair oldular, bilimci oldular. Müslüman Toledo’da Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman aydınlar el ele vererek eski Yunan’ın felsefe ve fen metinlerini çevirdiler. O yaşanılan dönem gerçekten de tam bir “Altın Çağ“dı. Bütün bunlar Peygamber’in “dini kılıçla yayın“ buyruğuyla acaba nasıl bağdaştırılabilir?

Sonra neler olduğuna bakmak yukarıda anlattıklarımızdan daha önemli. Katolikler İspanya’yı geri aldıklarında Yahudiler ve Müslümanlar dinsel bir terörle karşılaştılar: ya Hıristiyanlığı kabul edeceklerdi, ya da kitle halinde yok edileceklerdi yahut da İspanya’yı terkedeceklerdi. Hıristiyanlığı kabul etmeyip ülkeden ayrılmak isteyen Yahudiler kendilerine nerede vatan buldular dersiniz? Hemen hemen hepsine Müslüman ülkeler kucak açtı. Sefarad ( “İspanyol“ ) Yahudileri doğuda Fas’tan batıda Irak’a, kuzeyde ( o sırada Osmanlı toprağı olan ) Bulgaristan’dan güneyde Sudan’a kadar İslam dünyasının dört bir yanına yerleştiler, gittikleri hiç bir yerde suçlanmadılar, kovuşturulmadılar. Engizisyon eziyeti çekmediler. Yahudiler pogramlara, kitle halinde korkunç tehcirlere ve Holocoust’a Hıristiyan ülkelerinde maruz kalmışlardır.


NİÇİN BÖYLE?

Çünkü İslamiyet “kitapta yazılı kavimlere“ her hangi bir şekilde baskı yapılmasını yasaklamıştı. İslam toplumunda Yahudilere ve Hıristiyanlara özel yer vardı. Gerçi Müslümanlarla tamamen eşit haklara sahip değildiler, ama onlarla eşite yakın haklardan yararlanabiliyorlardı. Kendilerine kişi başına vergi [kelle vergisi] konulmuştu, ama bunun mukabilinde askerlik hizmetinden muaf tutulmuşlardı ki, Yahudilerin hepsi bu alış-verişten gayet memnundular. Müslüman yönetimler Yahudilerin –güzellikle ve ikna yoluyla bile olsa—İslamlaştırılmasına çok kızıyorlardı, çünkü o durumda devlet vergi kaybına uğruyordu.

Halkının tarihini bilen her dürüst Yahudi kendilerini asıp kesmiş veya “kılıçla“ Hıristiyanlaştırmaya çalışmış Hıristiyan dünyası yanında, Yahudileri elli kuşak boyunca himaye etmiş İslam’a şükranden başka bir şey duyamaz.

“DİNİ kılıçla yaymak“ hikayesi kötü bir tevatürdür, İspanyanın Hıristiyanlarca tekrar fethedilmesi, Haçlı Seferleri ve Türklerin Viyana’yı almalarına ramak kalmışken püskürtülmeleri gibi Müslümanlara karşı yapılmış büyük savaşlar sırasında Avrupa’da yaygınlaştırılmış bir efsanedir. Papanın o masallara inandığını hiç zannetmiyorum. Eskaza inanıyorsa, Katolik âleminin başındaki bu zat başka dinlerin tarihini öğrenmeye hiç çaba sarfetmemiş demektir.

Peki, şu halde Papa neden kamu oyu önünde öyle konuştu? Bush’un ve evanjelist destekçilerinin yeni Haçlı Seferinin ardındaki nedenleri anlamadan bu soruya cevap veremeyiz. Bush ve yandaşlarının sloganı “İslam faşizmi“ ve “Terörizme Karşı Dünya Çapında Savaş“ tır ki, burada “terörizm“ den kasıt Müslümanlardır.

Bush ve hempalarının bu utanmazlıkları dünyanın petrol kaynaklarına hakim olmanın kılıfıdır. Tarihte bir kez daha din kisvesi ekonomik çıkarların üstünü örtmek için kullanılıyor, bir kez daha haydutların seferi bir Haçlı Seferi oluyor.

Papanın konuşması işte bu gayretlere uygun düşüyor. Doğacak korkunç sonuçları ise kimse tahmin edemez.

Kaynak: http://zope.gush-shalom.org/home/en
Çeviri: Yalçın Yusufoğlu



URI AVNERY KİMDİR?

1923’te Beckum’da doğdu. 1933’te Filistin’e giderek Helmut Ostermann olan adını Uri AvneryHaolam Haseh’i çıkardı. İsrail parlamentosu Knesset’te üç dönem (on yıl) milletvekilliği yaptı. Gençliğindeki siyonist fikirleri bıraktı, “Siyonizmsiz Israil” sloganını ortaya attı. 1993’te Gush Shalom ( Barış Bloku ) adlı İsrail barış inisiyatifini kuran. Avnery, yorulmak bilmez bir barış eylemcisi olarak mücadelesine devam etmektedir.

» Aldığı ödüller: Osnabrück Erich-Maria Remarque Barış Ödülü (1995), Aachen Barış Ödülü (Gush Shalom inisiyatifiyle birlikte—1997), Bruno Kreisky İnsan Hakları Ödülü (1997), Nobel Barış Ödülü adaylığı (2001), Carl-Ossietzky Ödülü (2002), Lew-Kopelew Ödülü (Filistinli Sari Nusseibeh’le birlikte—2003).

» Başlıca yapıtları: İbrani Devriminin Çocukluk Hastalığı Terörizm (1945), Sami Bölgesinde Savaş mı,Barış mı? (1947), Madalyanın Öteki Yüzü (1950), Gamalı Haç (1961), Siyonistsiz İsrail (1968), 1’e Karşı119 (Avnery’nin Knesset’teki konuşmaları), Dostum Olan Düşman ( FKÖ ile görüşme--1988), Lenin Artık Burada Oturmuyor (eski SSCB ve eski sosyalist ülkelere gezi notları—1991), İki Halk, İki Devlet (Averny’yle söyleşi--1995), Kudüs Sorunu (Uri Averny ve Azmi Bişara’nın Israilli ve Filistinli 11 tanınmış şahsiyetle söyleşileri –1995), Barışa Adanmış Bir Yaşam (İsrail ve Filistin üzerine dobra dobra yazılar—2003) olarak değiştirdi, siyasi faaliyete girdi. 1938-42 yılları arasında sağcı-siyonist akeri örgüt Irgun’da yeraltı çalışmasında bulundu. 1948 Arap-İsrail savaşına asker olarak katıldı. 1950’den 1990’a kadar sahibi ve başyazarı olduğu

Çeviri: Yalçın Yusufoğlu (www.sesonline.netsitesinden alınmıştır)

Makalenin orijinali:http://zope.gush-shalom.org/home/en


 

Misyonerlerin itirafı

Vatikan ve kiliseler Birliği adına “Dinlerarası diyalog” fikrini ortaya atan misyoner teşkilatının lideri
Louis Messignon’un Misyonerler zirvesinde yaptığı konuşma aynen şöyledir.

Müslümanların herşeyini tahrif ve mahvettik, Dinleri, inançları, ahlakları, dine bağlılıkları ve insani duyguları mahvoldu.
Onların milli manevi değerlerini Batı Medeniyeti botasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur'an Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye tam olarak inanmıyorlar.


Ehl-isünnet itikadı başta gelen düşmanımızdır. Bu itikadı geçmişte  sapık inançlara kanalize ettik. Son yıllarda ise Müslüman görünen bazı ilahiyatçılarla 14 asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik.Derin bir boşluğa düşürdük Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolaylaştı.Maaş bağlayarak ,vize vaadi,yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.

21/01/2004  Türkiye Gazetesi Dış Politika 
Mustafa Necati Özfatura


 

Osmanlı, Rumeli'yi masa başında kaybetti! 

"Tarih tekerrürden ibarettir" sözünün önemi şu günlerde daha da iyi anlaşılmalı..

İşte Hürriyet Pazar yazarı Soner Yalçın'ın bugünkü köşe yazısı:


Türkiye sınır ötesi operasyonu tartışıyor. Bazı çevreler "ABD’yi, AB’yi karşımıza almayalım; sorunu masada çözmeye çalışalım" diyor. Tarih tekerrür mü ediyor? Çünkü benzer olayları Osmanlı Devleti de yaşadı.

Bulgar, Yunan, Sırp çetelerine karşı Avcı Taburları’yla başarılı bir mücadele veren Osmanlı, Avrupa ülkelerini karşısına almamak için Balkan topraklarını birer birer masada kaybetti.

NE bu sayfada ne de kitaplarımda yorum analiz yapmamaya gayret ederim. Olguların-haberlerin ve tarihsel olayların daha öğretici olduğunu düşünürüm. Ama bazen...

Bazen insan soğukkanlılığını kaybediyor. Bazı köşe yazarlarının bu toprakların tarihini, kalemi ellerine aldıkları dönemle başlatmaları artık dayanılmaz boyuta geldi. Neredeyse herkes Türk Silahlı Kuvvetleri’ne "akıl" veriyor:

"Barzani güçleri artık düzenli orduya geçti, aman dikkat!"

"Kuzey Irak’a girdiğimizde ABD ordusu karşımıza çıkarsa ne yapacağımızı hesap etmeliyiz!"

"Askeri operasyondan önce meseleyi masada çözmeye çalışmalıyız!"



’VMRO’ ADINI DUYDUNUZ MU

Bütün mesele tarihi gerçeklerin pek bilinmemesinden kaynaklanıyor aslında. Bilmiyorlar; Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin, terör örgütlerine karşı verilen mücadeleyle eşzamanlı olduğunu. Bu arkadaşlar Abdullah Öcalan adını biliyor. Peki:

Yunanlı Emanuil Ksantos, Nikolaos Sfukos, Anastasyas Çakalof adını duydular mı?

Bulgar Boris Sarafov, Saissij Hilandersky, Sofronij Vraçansky ya da Sırp Miloş Obradoviş ve Damien Gruev ismini hiç işittiler mi?

Balkanlar’ın en etkili terör örgütleri VMRO ve IMRO’dan haberdarlar mı?

Balkanlar’da fitili ateşleyen Konstantin Fotinov’un hem de İzmir’de çıkardığı "Lyubaslovie" adlı yayın organını biliyorlar mı?

Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Romanya’nın (Eflak-Boğdan) nasıl kaybedildiği hakkında bilgi sahibi midirler? Sanmam. Peki:

Unutun yukarıdaki isimleri, çeteleri, yayın organlarını; bugün bazılarının AB üyesi olduğu bu ülkelerin Osmanlı’dan nasıl koptuğunu kısaca anlatmak istiyorum. Bugüne benzerliklerini siz bulun lütfen!


OYUN HEP AYNI

Taktik hep aynıydı:

Önce çeteler kurup isyan başlattılar. Mehmetçik çetelere dünyayı dar edince, "Aman koşun yardım edin, barbar Türkler katliam yapıyor" diye Avrupa’yı ayağa kaldırdılar.

Öyle ya bu insan hakları meselesiydi ve Avrupa bu konuda çok "duyarlıydı". Hemen olaya el koydular. Arka bahçelerini kaybetmek istemiyorlardı. Tabii "el koyma" diplomatik yollardan oluyordu!

Masalar kuruluyor ve diplomatik görüşmeler başlıyordu. İşte mihenk noktası bu masaydı.

Osmanlı masaya oturunca çaresiz kalıveriyordu. Nasıl olmasın, borç batağındaydı. Masada ne kadar kararlı gözükse de isteklerini pek yaptıramıyordu.

TÜRK SOYKIRIMI

Osmanlı Devleti masadan hep reform yapma sözüyle kalkıyordu. Devamlı da reformlar yaptı; Balkan tebaasına her türlü hürriyeti verdi.

Yetmedi.

Ardından özerk prenslikler, imtiyazlı bölge statüleri tanıdı. Yetmedi. Onlar hep daha çok istediler. Bağımsız devlet oldular; yine yetmedi. Bu kez daha çok toprak istediler. Bazen kendilerine güvenip Osmanlı’ya savaş açtılar.

Osmanlı işte o zaman rahatlıyordu; masadan kurtulmuştu. Yunan ordusunu da, Sırp ordusunu da cephede perişan etti. Ama sonuç alabildi mi? Hayır. Her seferinde düvel-i muazzama olaya "el koydu".

Osmanlı yine masaya oturtuldu. Ve o diplomasi masasında sürekli kaybetti. Osmanlı kaybettikçe çeteler azgınlaştı. Oyun tekrar tekrar sahneye kondu.

Mehmetçik yine çeteleri dağıttı; çetelerin Avrupa’daki uzantıları, "Aman yetişin barbar Türkler Hıristiyanları kesiyor" diye ortalığı ayağa kaldırdı.

İnanması zor ama bu oyun her seferinde etkili oldu. Osmanlı şaşkındı. Haklıydı. Ama anlatamıyordu. Sonuçta Balkanlar’ın güvenlik meselesini bile Avrupalılara bıraktı! Sorun çözüldü mü? Hayır.

Bu kez meselenin parlamentoda çözüleceği söylendi. Osmanlı, Yane Sandanski’den İsa Bolatin’e kadar çete liderlerini Osmanlı Meclis-i Mebusan’a taşıdı. Olmadı.

Ne yapsa ne etse yaranamadı Osmanlı.

Aslında bilmediği/görmediği bir gerçek vardı; mesele başkaydı. Mesele, Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasıydı. Öyle olmasa, Balkanlar’da 4.5 milyon Türk öldürülürken insan hakları savunucusu Avrupalıların sesi çıkmaz mıydı?

Oysa uygar Batı kılını bile kıpırdatmadı.

Dün böyleydi; bugün farklı mı? Batı’nın elinde dün olduğu gibi bugün de kendi çizdiği bir harita var ve onu gerçekleştirmek için uğraşıyor.

Demokrasi, özgürlük, insan hakları Batı için aslında sadece laf-ü güzaftır.

Biz bu filmi gördük.

BAĞIMSIZ BATI TRAKYA CUMHURİYETİ

BALKAN Savaşları’nda Osmanlı’nın bozguna uğraması, ülke içindeki dengeleri de değiştirdi. İttihatçılar darbe yaparak iktidarı aldı. Ve kısa zamanda darmadağın olan orduyu savaşacak hale getirdi.

Osmanlı Ordusu 30 Haziran 1913’te Batı Trakya’ya doğru harekete geçti. Keşan, İpsala, Uzunköprü ve Edirne bir hafta içinde geri alındı. Ama ne yazık ki ordu hemen durduruldu. Cephede değil masada durduruldu.

Düvel-i muazzama elçileri Sadrazam Said Halim Paşa’ya koşmuşlar; Osmanlı’nın Londra Antlaşması’nın tek taraflı bozduğunu ve hemen "işgal" ettiği topraklardan çıkmasını söyleyerek, sözlü nota vermişlerdi.

Müzakereler sürerken Enver Paşa, 16 subay ve 100 Mehmetçik’ten oluşan müfrezeyi Bulgar zulmü altındaki Batı Trakya içlerine gönderdi. Kuşçubaşı Eşref komutasındaki müfreze, Edirne’den yola çıkıp Ortaköy’e geldiğinde, 1200 kişilik Bulgar çetesi tarafından vahşice katledilen 400 Türk köylüsünün cesediyle karşılaştı.

Bir gün sonra katliamcı Bulgar çetesi bulundu; darmadağın edildi; 5’i subay 95 kişi esir alındı. 1200 silaha el konuldu. Türk müfrezesi önüne ne gelirse ezip geçti; şiddetli çatışmalardan sonra Mestanlı ve Kırcaali ele geçirildi. Yedi düvelin baskısından bunalan İstanbul Hükümeti, Bulgar cephesindeki Enver Paşa’ya birliklerin çekilmesi emrini verdi.

Enver Paşa emri dinlemedi. Kuşçubaşı Eşref’in yanına Süleyman Askeri Bey komutasında bir birlik daha gönderdi. Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri güçlerini birleştirip Gümülcine ile İskeçe’yi aldılar. Meriç boyunu Bulgarlardan tamamen temizlediler.

İki Türk birliği destan yazıyordu. Düvel-i muazzama ise yıkıyordu ortalığı. Sonunda Enver Paşa da, Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri’ye "durun" demek zorunda bırakıldı.

Durmak yeterli değildi; Avrupalılar Türklerin "işgal" ettiği yerleri hemen boşaltılmasını istiyordu. İşte burada devreye Türk’ün zekâsı girdi. Batı Trakya’yı ele geçiren Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri Bey dünyaya bir açıklama yaptılar: "Bizim Osmanlı ile hiçbir ilgimiz yoktur!"

Ve ardından "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti’nin kurulduğunu duyurdular.



İLK TÜRK CUMHURİYETİ

12 Eylül 1913 tarihinde kurulan bağımsız Türk devletinin yönetim şekli neydi biliyor musunuz; Cumhuriyet!

Devlet Başkanı Süleyman Askeri Bey’di. Genelkurmay Başkanı ise Kuşçubaşı Eşref. Yeni Türk devletinin başşehri Gümülcine’ydi. Bayrağı; ay yıldızlı, yeşil-beyaz-siyah renklerden oluşuyordu. Sözlerini bizzat Süleyman Askeri’nin yazdığı milli marşları bile vardı.

Posta teşkilatı kurup pul bastırdılar. Pasaport sistemi oluşturdular. Öyle herkes elini koluna sallaya sallaya gelemeyecekti yani!

Dünyayla haberleşmek için Batı Trakya Haber Ajansı’nı kurdular. "Özgür" adı verilen resmi gazete ile "Independant" adlı Türkçe-Fransızca gazete çıkarmaya başladılar.

Kısa zamanda 30 bin kişilik ordu oluşturdular. Amaç asker sayısını kısa zamanda 60 bine çıkarmaktı. Öte yandan:

Başta Rusya olmak üzere düvel-i muazzama, eğer bağımsız Türk devleti kendini lağvetmezse Osmanlı’nın doğusunda bağımsız Ermenistan kurdurulacağı tehdidini savurmaya başladı. (Ne rastlantı (!) değil mi, bugün de ellerinde yine Ermeni tasarısı var.)

Sonuçta, Osmanlı Hükümeti zorla masaya oturtuldu ve İstanbul Antlaşması, "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti"nin sonu oldu.

Yeni cumhuriyetin ömrü ancak 55 gün sürebildi. Osmanlı yine diplomasi masasında kaybetmişti. Ayrılık günü, Batı Trakya’da kalanlar da gidenler de gözyaşlarına boğuldu. Son kez hükümet konağı önünde toplu bir fotoğraf çektirildi.

Bugün bazılarımız ne diyor; "Aman masaya oturalım!"

İbret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi?..

Mehmetçik 150 yıldır gerilla savaşı yapıyor

BUGÜN teröristlere karşı mücadele veren Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı özel harpçileri biliyorsunuzdur.

Peki, Avcı Taburları adını duydunuz mu? Çoğumuz bilmez.

Türk Ordusu’nun 25 yıldır gayri nizami harp yaptığı yazılıyor/söyleniyor. Oysa Mehmetçik bu savaşı 150 yıldır yapıyor.

Bu savaşı başlatan Avcı Taburlarıdır.

Ondan doğan örgütün adı Teşkilat-ı Mahsusadır. Bu teşkilatın mirasını devralan ise özel harpçilerdir.

Osmanlı’nın ilk özel harp teşkilatı olarak Avcı Taburlarını gösterebiliriz. Çetelere karşı düzenli orduyla karşılık veremeyeceğini anlayan Osmanlı bu nedenle, tıpkı çeteler gibi dağlarda yaşayan Avcı Taburlarını organize etti.

Avcı Taburları, Rumeli’deki 3’üncü Ordu Komutanlığı’na bağlı kurulmuştu. Bunlar sorumlu oldukları bölgede devamlı hareket halindeydiler. Çeteler hangi yöntemleri kullanıyorsa onlar da aynısını yapıyorlardı. Bu gerilla taburunda genellikle Harp Okulu’ndan mezun olmuş mektepli subaylar görev yapıyordu. Bunun ayrıca özel bir nedeni vardı:

II. Abdülhamid, mektepli subayların İstanbul’da görev yapmasını istemiyordu. "Darbe yaparlar" diye çekiniyordu. Bu nedenle İstanbul’daki Hassa Ordusu’nda (1. Ordu) sadece, Padişah’a bağlı kapıkulu zihniyetindeki eğitimsiz alaylı askerleri tutuyordu.

Avcı Taburları komutanları arasında kimler yoktu ki: Enver, Cemal, Yakup Cemil, Eyüp Sabri, Resneli Niyazi, Cafer Tayyar, Yenibahçeli Şükrü, Mülazım Atıf, Süleyman Askeri, Kuşçubaşı Eşref, Filibeli Halim, Kazım Özalp, Kazım Karabekir ve daha niceleri...

Bu subayların çetelerle mücadelesi pek kolay olmadı. Harp Okulu’nda cephe savaşlarını öğrenmişlerdi; silahları kara tahtaya çizerek! Çünkü okulda silahların bulunması, ateş edilmesi Sultan’ın emriyle yasaktı! Bu şartlar altında mezun olan subaylar kendilerini Balkanlar’ın o zor coğrafi şartlarında ateş çemberi içinde buldular. Yine de hiç yılmadılar.

Giritli Kaptan Skalidis, Bulgar Petso, Rum Pirlepe, Arnavut Istaryalı Kamil, "Vardar Güneşi" adı verilen Apostol gibi onlarca çeteyi yok eden bu Avcı Tabur’larıydı.

Avcı Taburları kısa zamanda gerilla savaşını öğrenmişti. Ama...

Ama yine karşılarında yedi düvel vardı.

Örneğin: Çetelerin silah depoları kiliseler ve papaz-rahip evleriydi. Osmanlı zabitleri aramak için buralara girdiklerinde çete taraftarları feryat ediyordu: "Kilisemizi yakıyorlar!" Sanki Osmanlı 600 yıl kiliseyle barışık olmamış gibi.

Yazdığımız gibi Avcı Tabur’larının kuruluş nedeni Yunan, Bulgar, Sırp vb. çetelere karşı mücadele vermekti. Bu çeteler başta Osmanlı zabitleri olmak üzere karakollara, köylere, yolcu gemilerine, demiryollarına, köprülere saldırılar düzenliyorlardı.

Akla gelecek her yöntemle suikast yapıyorlardı. Olayın trajikomik yanı, bu saldırılardan Avrupalılar zarar görürse onların maddi zararlarını da Osmanlı karşılıyordu. Çeteler bunu bildikleri için yabancı görevlileri kaçırıp fidye istiyorlardı.



Örneğin, Fransız maden müdürü Chevalier için 15 bin; İngiliz rahibe Mrs. Stene için 16 bin altınlık fidye parasını da Osmanlı ödemişti!

Bu arada Avcı Tabur’larındaki subaylar 250 kuruşluk maaşlarını bile alamıyorlardı! Neyse...

Avcı Tabur’larının çetelere karşı mücadelesinde de karşılarındaki güç Batı’ydı.

Örneğin, eli kanlı çete üyesini yakalayıp cezaevlerine koyuyorlardı. Ancak belli bir süre sonra Avrupa’nın baskısıyla bunlara af çıkıyordu. Salıverilen soluğu tekrar dağda alıyordu!

Yani: Başta Ruslar olmak üzere Avrupalılar, Türk askerinin moralini bozmak için ellerinden geleni yapıyordu.

Manastır’daki Rus Konsolosu Rostkovkiy kendisine selam durmadığı için bir Türk askerini kırbaçlayacak; Mehmetçik bu saldırıya dayanamayıp konsolosu öldürecekti.

Aslında Mehmetçik nefsi müdafaa yapmıştı ama Divanı Harpte hemen idam edilivermişti; hem de olaya hiç karışmamış nöbetçi arkadaşıyla birlikte.

Osmanlı’da milliyetçilik/ulusalcılık nasıl doğdu sanıyorsunuz? Sonuç olarak, Osmanlı Avcı Taburları Rumeli Dağları’nda gerilla savaşını öğrendiler. Öyle iyi öğrendiler ki, mirası devralan Teşkilat-ı Mahsusa, I. Dünya Savaşı’nda düşmanları yıldıracak eylemler yaptı.

İşte kökü Avı Taburları’na ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya dayanan özel harpçiler bugün kararlılıkla teröre karşı mücadele vermektedir.

Yani, söylendiği/yazıldığı gibi Türk Silahlı Kuvvetleri gerilla savaşını yeni öğrenmemiştir.

Hürriyet
Soner YALÇIN

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=296478


 

Atatürk'ün şoföründen müthiş iddia: “atatürk 10 kasım'da ölmedi”


11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yapan 100 yaşındaki Seyfettin Yılmaz suskunluğunu bozdu ve ortaya müthiş iddialar koydu… İşte 70 yıllık sırlar:

İşte Dünden Bugüne Tercüman’ın özel haberi:

Seyfettin Yağız 11 yıl Atatürk'ün şoförlüğünü yaptı. Çankaya'daki kavgalara, çekişmelere tanık olmasına rağmen sırlarıyla yaşadı. Şimdi 100 yaşında ve artık konuşmaya karar verdi. Atatürk'ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik.

Tartışma Yaratacak Açıklamalar
Uşaklığı Öğretemedim: Savarona yatında Ürdün Kralı Abdullah'ın üstüne kahve döken benim. Kral, "Yazık, etrafınızda terbiyeli kimse kalmamış" deyince, Ata'nın cevabı şu oldu: Ben bu milleti her şeye alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım.

Atatürk 10 Kasım'da Ölmedi: Gazi yatağa düşünce İnönü'ye, "Paşam Atatürk çok hasta gel" diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. "Geleyim de beni öldürsün değil mi" dedi. Atatürk 10 Kasım'da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana "Tarihi şaşırtıyorsun" derler. Ama doğru.

İsmet Paşa'yı Hiç Sevmezdi: Atatürk'ün en çok sevdiği insanlar Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak'tı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İnönü ile aralarının açılmasının üç sebebi vardır. Biri İzmir suikasti, ikincisi Serbest Fırka olayı. Üçüncüsü Nuri Conker.

İzmir Suikastı Ve Karabekir: Kazım Karabekir'in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit Issız bir yerde bombayı atacaktı. Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat almış. "Gelmeyin paşam" diye telgraf çekti. Bunun üzerine Atatürk "Sür kocaoğlan" dedi. Tam gaz İzmir'e girdik.

4 Bin Askerle Roma'ya Girerim: Mussolini bizden İzmir'i istiyordu. Rodos'a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Çankaya'ya geldi. Atatürk sefire, "Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir'i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma'ya girerim" diye cevap verdi.

Kadının Üstü Aranmaz: 35 yaşlarında bir kadın geldi. Ben üstünü aramaya kalkınca Atatürk kızdı. "Kadın aranmaz" dedi. Kadın kulağına bir şey söyleyip gittikten sonra İsmet Paşa'yı çağırttı. "O kambur Kemal'e söyle (İnönü'nün abisi) aklını başını toplasın. İzmir'e gider kamburunu düzeltirim" dedi.

Atatürk'ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik. Atatürk'ün şoförü Seyfettin bey bugün 100 yaşında. Anlattıkları Atatürk ile ilgili gizli kalmış tüm bilgileri ortaya seriyor. Atatürk'ün ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaşamı boyunca aralarının açık olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor. Bilinen bir çok tarihi gerçeklerin küçük farklılar taşıdığını anlatıyor. Ancak bu anlatım o olayın bilinen seyrini değiştiriyor. Seyfettin bey Atatürk'ün 10 Kasım'dan önce öldüğünü bunu İsmet İnönü'nün sakladığını öne sürüyor. Atatürk'ün İtalyan elçisine verdiği cevap ise oldukça ilginç.

Kimi zaman, Atatürk bir şoför amir ilişkisini de geçerek dost masaları kurduklarını söyleyen Seyfettin Yağız 'ın en ilginç anekdotu ise "Ben bu millete uşaklık yapmayı öğretemedim" sözüyle ilgili. İşte Seyfettin beyin anlatımıyla o meşhur olay. "Ürdün Kralı Abdullah ile Sayonora yatındayız. Kahveyi götürmesi için garson aradık bulamadık. Ben Kahveyi götürmek için Atatürk'ten izin aldım. Kahveyi götürürken ayağım takıldı. Kahveyle beraber kralın üstün düştüm. Bana tek kelime bir şey demedi.

Sonra Arapça, 'Yazık! Atatürk'ün etrafında terbiyeli kimse kalmadı' demiş. Bunun üzerine Atatürk, 'Ben Türk milletine her şeyi alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım' dedi." 4 bin askerle Roma'ya girerim Elbette, Seyfettin beyin Atatürk'ün şoförü olduğu gerçeğini kabul edersek bugünlerde 100 yaşında.

O nedenle anlattığı bir çok olayın doğruluğu tartışılır. Ancak bu yaştaki bir kişinin bu kadar olayı hatırlayabilmesi oldukça ilginç. Ve hayal dünyasını bu kadar çalıştırabilmesi ise imkânsız. Seyfettin Bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını

mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. "Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir'i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk'ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı.

Ben onunla sabaha kadar beraberdim. Bana 'Sor bakalım niye geldi?' dedi. O da 'Eğer 4 ay içinde İzmir'i bize vermezsen, zorla alacağız' diye cevap verdi. Atatürk, 'Ben yarın cevap vereceğim' dedi. Ben İtalyan sefirine, 'Yarın sabah 9'da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek' dedim. Ayakkabısını giydiren ben, çorabını giydiren ben. Yemeğini yapan ben. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9'u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine 'söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir'i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma'ya girerim.' Bir gecede İskenderun'u tak diye aldık.

Bak şimdi Kıbrıs'ı alamıyoruz. “ Anlattıklarıyla beni hayrete düşüren Seyfettin Yağız'ın bundan sonra okuyacağınız anıları dudak uçuklatacak cinsten. Bu yüzden noktasına virgülüne dokunmadan tarihçilerin bilgisine sunuyorum.

İzmir suikastının iç yüzü


"Bunlar o vakit Kazım Karabekir'in evinde toplanıyorlar. Başlarında Ziya Hurşit var. Kazım Karabekir'in Atatürk'e suikast yapıldığından haberi yok. Onun için evini açıyor. İstiklal Mahkemesi Başkanı ve onun yaveri Ali Kılıç, Hüsnü Bey, Avni Bey, Nüri Bey. Bunlar itiraf etti. Kazım Karabekir 'in evinde toplandık dediler. Atatürk ile Kazım Karabekir 'i düşman etmek için. Atatürk bunun üzerine Karabekir'i Moda 'da bir eve hapsetti. İdam ettirmedi. Kazım bey orada sürekli kitap yazdı." Paşam paşam

"Marif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Necati Bey vardı. Atatürk onu çok severdi. Necati bey ölünce İsmet paşa, Atatürk'e danışmadan Adnan Kotan'ı maarif vekili yaptı. Birgün Dolmabahçe Sarayı'ndayız. İri yarı şişman bir adam elinde tavuk, oturuyor. Atatürk dedi ki, 'Git bak bakalım bu adam kim?' Bende adamın yanına gidip, 'Beyefendi siz kimsiniz' diye sordum. Beni azarladı. Bak dedim beni azarlama. O zaman onu masaya çağırdılar. Atatürk ona, 'Marif vekili olmak için ne lazım' diye sordu. Adnan bey de, 'Efendim talebeler olmaz ama.....' Atatürk ona imza attırdı. Onu meclise sokmadı. İsmet Paşa geceleyin geldiğinde şövalye kılıcıyla, 'Paşam paşam ben başvekil olmak istiyorum' dedi. Atatürk de onu halef yaptı. Celal Bayar'ı da selef yaptı.

Paşam Atatürk hasta "Atatürk hastalanıp yatağa düştüğünde İsmet Paşa 'ya haber verdim. 'Paşam Atatürk çok hasta gel.' Gelmedi, 'Geleyim de beni öldürsün değil mi?' dedi. Araları maarif vekili Adnan Kotan yüzünden bozuktu. Bir de son zamanlarda İsmet Paşa, Atatürk'e karşı tavır aldı. Şapkasını çıkarmamaya başladı. Karşısında ayak ayak üstüne attı. 4 defa çağırdım gelmedi. Bir de Serbest Fırka vardı. Bu olaydan sonra tamamen araları açıldı." Kadının üstü aranmaz "Atatürk en çok kuru fasulyeyi ve nohutu severdi. Et yemezdi. Sakız leblebisiyle rakı içerdi. Yenice sigarası içerdi. Bana da kocaoğlan derdi. Birgün 'Kocaoğlan ben ölürsem bu memleket felakete gider. Bu sağır (İsmet Paşa'ya sağır derdi) memleketi yok edecek' dedi. Birgün karşılıklı rakı içiyoruz. Bir kadın geldi 35 yaşlarında. Ben üstünü aramaya kalktım Atatürk kızdı, 'Kadın aranmaz' dedi. Kadın Atatürk'ün kulağına bir şey söyledi ve gitti. O gittikten sonra Atatürk, 'O sağırı bul, hemen yanıma gelsin.' İsmet Paşa geldi. 'İzmir'de bir kambur Kemal varmış. (Kambur Kemal de İsmet Paşa'nın abisi.)Söyle o Kambur Kemal'e aklını başına toplasın. Gider o kamburunu düzeltirim' diye konuştu Atatürk.î Taşı toprağı altın memleket

"Birine kızdığı vakit katiyen yüzüne vurmazdı. Bir gün İngiltere Kralı Edward geldi. Dolmabahçe Sarayı'ndan içeri girerken ayağı kaydı düştü. Benden mendil istedi. Atatürk bana, "Söyle o krala burası Türkiye. Taşı toprağı altın gibi tertemizdir. Mendil istemez" dedi. İnönü'yü sevmemesi için 3 neden

"Atatürk'ün en çok sevdiği insan Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak 'dı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İsmet Paşa ile aralarının bozuk olmasının sebebi, üç şeye dayanıyor. Birincisi İzmir suikastı, ikincisi serbest Fırka. Üçüncüsü Nuri Conker.î İzmir suikastını düzenleyen kimdi?

"Kazım Karabekir 'in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit, Avni bey, Nuri Bey, Sait bey ve Rüştü bey. Biz İzmir'e giderken güzergah belli. Isısız bir yerde bombayı atacaklar ve Atatürk'ü öldürecekler. Fakat İzmir Valisi Kazım Paşa haber alıyor ve Atatürk'e telgraf çekiyor. Biz de Atatürk ile İzmir'e doğru hareket ediyoruz. Telgraf geldi 'Paşam İzmir'e gelmeyin.' Bunun üzerine Atatürk, 'Sür Kocaoğlan İzmir'e' dedi. Tam gaz İzmir'e girdik.î Ata 'nın ölümünü gizledi "Onu çok özlüyorum. O olsaydı ben buralarda olur muydum? Atatürk 10 Kasım'da ölmedi. Söylersem tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe'ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler."

Dünden Bugüne Tercüman haber3 sitesinden alınmıştır.29.09.2004

  


 

Vatikan Temsilcisi tartışma yaratacak..


Vatikan Temsilcisi'nin Hz. Muhammed'le ilgili sözleri Hıristiyan aleminde büyük tartışma yaratacak gibi.. 'in ruhani lideri olan Papa'nın İstanbul'daki temsilcisi George Marovitch'in Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Genç Yaklaşım dergisine verdiği röportaj, büyük tartışmalara yol açacak nitelikte. İşte Vatikan'ın İslam konusundaki resmi pozisyonunun dışına çıkarak Hz. Muhammed'i "Hz. İsa'dan sonra gelen peygamber" olarak tanımlayan, Hz. İsa ve Hz. Meryem ile birlikte her gün dualarında onu da andığını ifade eden Marovitch'in açıklamaları:

İslam-Hıristiyan diyalogu komisyonunun bir üyesiyim. Bu nedenle dini bayramlarda İstanbul müftüsünü ziyaret edip Vatikan'ın bayram mesajını iletiyoruz. Bir önceki müftü bana Gevşen hediye etti. Bu duaya aşık oldum. Ondan sonra yüzlerce Gevşen almaya başladım. Buraya gelen herkese dağıtıyorum.

O da cennete gitmezse...

İnciller, Hz. Muhammed'in doğumundan önce yazılmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlar için islâm bir "acaba" dır. Fakat insan, bir ağacı meyvelerinden tanır. Bakıyoruz ki, Hz. Muhammed gelmiş, oradaki putperestleri Allah'ın yoluna getirmiş, tek Allah inancını yaymıştır. Hz. Muhammed'i Allah'ın peygamberi olarak görüyoruz ama kilise olarak bunu resmen neşredemiyoruz. Madem ki bu kadar insanı Allah'ın sevgisine getirdi, şimdi o cennette değilse kim olacaktır?

Vatan


 

İlk lobicimiz ABD'li bir Müslümandı!..

ABD’deki Ermeni lobisinin Türkleri karalama kampanyalarına tek başına karşı koydu. Hem İslam’ın yayılması hem de Osmanlı için büyük çaba harcadı.

Nisan ayı Dışişleri Bakanlığı çalışanları için dert ayıdır. Her yıl nisanda Ermeni diasporasının gündeme getirdiği soykırımı iddialarıyla sıkıntılı günler geçiren bakanlık çalışanları bu zaman diliminin kazasız belasız atlatılması için çalışır. Ermeni lobisinin güçlü olduğu ABD ve Fransa’da, kongre veya meclisten aleyhte bir karar çıkmaması için kimi zaman siyasî kimi zaman da ticarî ilişkiler kullanılır. Bu da olmazsa ülkedeki Türkiye yandaşı lobilerden (Musevi lobisi gibi) yardım istenir. Tüm bu çabaların sonunda o ay atlatılır ve bir sonraki nisan beklenir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli kilometre taşlarından biri haline gelen Ermeni meselesinin iç yüzünü Amerikan kamuoyuna bir türlü anlatamayan Türkiye’nin yaşadıklarını bir zamanlar Osmanlı Devleti de yaşamıştı. Bir taraftan Anadolu’da açtıkları misyoner okulları ile Ermenistan’ı kurmak için genç kadrolar yetiştiren Protestan rahiplerin yalanları diğer taraftan bu ülkeye kaçan Ermenilerin iftiralarıyla boğuşan Osmanlı hariciyesinin durumu gerçekten içler acısıydı.

O dönemde lobi faaliyetleri için harcanacak milyonlarca dolar da olmadığı için sıkıntılı günler geçiren Osmanlı Devleti en büyük desteği dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlardan alıyordu. İşte bizim kahramanımızın hikâyesi tam burada başlıyor.

ABD’deki Osmanlı aleyhtarı yayınlar 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra yoğunlaşır. Anlaşmayla uluslararası bir sorun haline gelen “Ermeni Meselesi” artık Batı kamuoyunun yakından izlediği konulardan biridir. Devletin gücünün azalmasıyla birlikte imparatorluk sınırları içinde yaşayan Ermenilerin “bağımsız bir devlet” kurma hevesleri artmış, Rusya Çarlığı’nın desteğiyle Doğu Anadolu ve Kilikya’da silahlı örgütlenmeler başlamıştır. Sonraki yıllarda tarih kitaplarına adlarını kanlı harflerle yazdıracak olan “Taşnak” ve “Hınçak” partileri etrafında kümelenen ayrılıkçı Ermenilerin tüm faaliyetleri Sultan II. Abdülhamit’e bağlı “Yıldız İstihbarat” teşkilatı tarafından yakından izlenir. Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bu oluşumlara beklenen desteği vermemeleri ve ülke içinde alınan önlemler neticesinde sıkıntıya düşen ayrılıkçıların imdadına misyoner okulları ve yabancı misyon temsilcilikleri yetişir. Ermeni hareketi o dönemin süper güçleri Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar tarafından açıkça desteklenmektedir.


Göçle başlayan propaganda savaşı

19. yüzyılda tarih sahnesinde henüz küresel bir güç olarak yer bulamayan ABD’nin Ermeni meselesine ilgisi daha çok dinî nedenlerden kaynaklanmaktadır. Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlere 1820’lerden itibaren birçok okul açan Amerikalılar bu sayede Ermenilerle doğrudan irtibat kurarak bu toplumun sempatisini kazanır. Bu okullarda görev yapan misyonerler sayesinde okyanusun diğer tarafındaki ülke hakkında bilgi sahibi olan Ermeniler silahlı ayaklanmaya giriştikleri 1880 yılından itibaren bu ülkeye göç etmeye başlar. Prof. Dr. Kemal Karpat “Amerika’ya Osmanlı göçü (1860-1914)” adlı makalesinde bu göçün en önemli sebepleri arasında ekonomik sorunları gösterse de Osmanlı devlet arşivlerindeki belgeler, Ermenilerin sadece iktisadi sıkıntılar yüzünden ABD’ye gitmediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bunun en iyi göstergesi ‘Yeni Dünya’ya gelen Ermenilerin ilk olarak dernekleşme, yayınlar çıkarma ve bu yayınlarla Osmanlı devleti aleyhinde propaganda yapma gibi faaliyetlere girişmesidir. Yine aynı dönemde Osmanlı toprakları içinde birçok kanlı eyleme imza atan bölücü Taşnak ve Hınçak partilerinin Birleşik Devletler’de büro açması dikkat çekici bir başka husustur. Nedeni ne olursa olsun Birleşik Devletler’e giden Ermeni sayısının giderek artması Babıâli aleyhindeki yayınların da artmasına yol açar.

1880-1914 yılları arasında ABD’ye giden Ermenilerin sayısının 70 bini bulması Ermeni sorununda yeni bir sayfanın açılmasına sebep olur. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek bu durumu şöyle anlatıyor: “Göçler neticesinde sayıları gittikçe artan ve örgütlenen Ermeniler ile Amerikalılar arasında bir köprü kurulur. Yaşadıkları yerlerde Türkiye’ye ve Türkiye’deki sorunlara ilgisini kaybetmeyen diaspora Ermenileri Osmanlı devletinde isyanların başlamasıyla birlikte Türklere karşı her tür örgütlenmeyi ve direnişi desteklemişlerdir. Diaspora Ermenilerinin önderliğindeki bu eylemler neticesinde Osmanlı hükümeti ile ABD karşı karşıya gelmiştir.”

1890’da, hız kazanan göçün de etkisiyle yalan dolu hikâyelerini kamuoyuna daha rahat anlatma imkânı bulan ayrılıkçı Ermeniler gerek kendi çıkardıkları yayınlarla gerekse Amerikan basınını kullanarak Osmanlı Devleti ve padişahı hakkında yalan ve iftira dolu yazılar yayımlar. Washington Post gazetesi Ermenilere dayanarak verdiği bir haberinde Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ermeni nüfusun 3 milyon olduğunu ileri sürerken bu rakam gerçekte sadece 900 bindir. The Daily News gazetesi ise asılsız iddiaları biraz daha ileriye taşır ve Bitlis’te aile reisi tutuklanmamış bir tane bile Ermeni kalmadığını ileri sürer. Hıristiyan Amerikan toplumunun kendilerine duyduğu sempatiyi sonuna kadar kullanan Ermeniler çıkardıkları yayınlarla hep mazlum rolünü oynarlar, yaptıkları tüm bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin haklı gerekçeleri olduğu konusunda kamuoyunu ikna etmeyi başarırlar.

Bu karalama kampanyasına ancak diplomatik yollarla mukabele edebilen Osmanlı Devleti’nin kendisini savunacak ne gücü ne de parası vardır. İşte böylesine zor bir dönemde Osmanlı’nın imdadına Müslüman bir Amerikalı yetişir.

Eğitimli ilk Müslüman

Gerçek adı Alexander Russel Webb olan bu Amerikalı Müslüman 1846 yılında New York’ta gazeteci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Baba Nelson Webb, “Hudson Daily Star” gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış, mesleğinde saygı duyulan bir gazetecidir. Genç Webb de babasının gazetesinde muhabirlik ve editörlük yapar, ardından da gazetenin sahibi olur. Heyecanlı kişiliği onu politikaya iter. Önce Cumhuriyetçi Parti saflarında yer alır. Ardından Demokrat Parti’ye katılır. Bu saf değiştirmenin en önemli nedeni Demokrat Cumhurbaşkanı Grevor Cleveland’ın ahlâkı ön planda tutan bir siyasî anlayışı vaat etmesidir.

Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde kısa zamanda başkanın yakın çevresindeki isimlerden birisi haline gelen Webb, bu dostluğun da etkisiyle kendisini dışişleri bakanlığında bulur. 1887’de tayini çıkan Webb’in ilk görev yeri Filipinlerdir. Manila’ya başkonsolos olarak atanan Webb burada Doğu dinlerini inceler ve resmî işlerinden geri kalan vaktini tefekkür ederek geçirir. Araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde artık adı Muhammed Webb’dir.

Yaşadığı heyecanı diğer insanlarla paylaşmak için harekete geçen eski gazeteci kalemini bu sefer hak ve hakikati anlatmak için eline alır. “Doğu yarımküresinden gelen gerçek inancın Batı yarımküresine yayılma zamanı gelmiştir.” diyerek, New York’ta 1122 Broadway Caddesi’nde bir büro açar. Kurduğu “Oriental Publishing Co.” isimli şirket aracılığıyla Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. İlk olarak Amerikan toplumunu İslam akidesi hakkında bilgilendirmek için bir risale yayımlar.

Bu yayınla “Bilinçli kitleleri Hz. Muhammed’in nasıl bir şahsiyet olduğu ve insanlığa neler öğrettiği konusunda irşad etmek, önyargılı ve bilgisiz bir kısım yazarların asırlardır İslam’a karşı yürüttükleri ve destekledikleri yalanlar ve yanlışlar örgüsüne son vermeyi” amaçlamaktadır. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde İslam dinini anlatan bir tebliğ yayınlar. Açıklamaları Amerikan basınında geniş yer bulur. Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Webb’in açıklamaları Hariciye Nezareti’ne de ulaşır ve büyük yankı uyandırır. Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması bile gündeme gelir. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamit Webb’le alakalı bir araştırma yapılmasını ister.

Osmanlı devleti ile temas

Tarihçi Nurdan Şafak araştırma yapılmasının nedenini “Osmanlı hükümdarı Webb Efendi’nin İslam dini konusundaki samimiyetini öğrenmek istemektedir.” diyerek açıklıyor. Bu araştırma kapsamında kendisini tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşme yapılır ve bunun neticesinde bir rapor hazırlanarak Sultan’a takdim edilir.

Bu arada Webb, New York’ta 458 W. adresinde Amerikan tarihinin ilk Müslüman merkezini açar. Hayatını Hz. Muhammed’in (s.a.v) hayatını, ahlâkını, gayesini ve öğrettiklerini anlatmaya adayan Webb teşkilatlanma çabalarını da sürdürür. Ülkede yaşayan Müslümanları bir çatı altında toplamak için ‘American Moslem Brotherhood’u (Amerikan Müslüman Kardeşliği) kuran Webb, Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için kurulmuş ilk dergi olan ‘The Moslem World’ü (Müslüman Dünya) yayımlamaya başlar.

Webb, Haziran 1894’te “The Voice Of Islam” adıyla bir dergi yayımlar ve ilk sayısını İstanbul’a Sultan II. Abdülhamit’e gönderir. Dergiyle beraber Sultan’a mektup da yazan Webb, maddî yardım talebinde bulunur. Bütün çabasının insanlara hak ve hakikati anlatmak olduğunu açıklayarak, Müslüman olmadan önce maddî durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını anlatır. Bu nedenle dergiyi çıkarırken büyük sıkıntılarla karşılaştığını anlatarak, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğinden bahseder.

Kendisine gelen konferans ve Kuran-ı Kerim taleplerini de imkânsızlıklar nedeniyle karşılayamadığını anlatan Webb’in mektubu Sultan II. Abdülhamit’i çok etkiler. “Osmanlı-Amerikan İlişkileri” isimli kitap çalışmasında bu konuyu ilk kez gündeme getiren tarihçi Nurdan Şafak Webb Efendi’nin yardım talebinin kabul edildiğini belgelerle ortaya koymaktadır. Şafak’ın ortaya çıkardığı belgelere göre Sultan II. Abdülhamit ilk olarak kendi şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir. Bunun dışında Dışişleri Bakanlığı örtülü ödeneğinden İslamî hizmetlerde kullanılmak üzere ayda 2 bin 500 kuruş maaş bağlanmasını emreder.

Abdülhamit’in yardım etmesinin iki sebebi

Araştırmacı Nurdan Şafak, Sultan II. Abdülhamit’in bu yardımı iki önemli nedenle yaptığını düşünüyor: “Birincisi bu Amerikalı Müslüman’ın samimi davranışı ve yardım talebi Sultan’ı derinden etkilemiştir. Yeryüzündeki tüm Müslümanların halifesi olarak böylesi iyi niyetli bir çağrıyı cevapsız bırakması düşünülemezdi. İkincisi, Sultan’ın Webb Efendi’nin yayıncılık konusundaki yeteneklerinden devleti lehine de yararlanmak arzusuydu. 1890’dan itibaren Amerikalı Protestan misyonerlerin de etkisiyle ABD’de esmeye başlayan İslam ve Osmanlı aleyhtarı havayı değiştirmek için iyi Webb’in çalışmaları iyi bir fırsattı.”

Sultan’ın emriyle Osmanlı Hazinesi tarafından yapılan bu ödemelerle maddî anlamda rahatlayan Webb’in hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha çok sorumluluk vardır. Bunun bilincinde hareket eden Webb birçok eyalette konferanslar verir, yazılar yazar, kütüphaneler ve okuma odaları açar. Bu dönemde İslam âleminin tek bağımsız devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için “Ermeni Sorunu ve Sorumlusu-The Armenian Troubles and Where the Responsibility Lies” isimli bir de kitap yayımlar.

Osmanlı belgelerinde “Muhammed Web Efendi” olarak geçen Amerikalı Müslüman lobiciye 1908’e kadar düzenli maddi yardım yapılır. İttihat ve Terakki darbesiyle yönetimin değişmesi yardımların da kesilmesine neden olur. Maddi anlamda tekrar sıkıntı yaşamaya başlayan Webb çalışmalarını herşeye rağmen vefat ettiği 1 Ekim 1916’ya kadar sürdürür. Rutherford New Jersey’de 70 yaşında hayata gözlerini yuman ve Hillside mezarlığına defnedilen bu gayretli adamdan geriye kalan tek şey ise Osmanlı arşivine kaldırılan dergisi ve kendisiyle alakalı resmî yazışmalardır.

(Katkıda bulunan Yasemin İvacık)  


 

Dünyayı ayağa kaldıran fotoğraflar!

İsrail’in durmak bilmeyen saldırılarının ardında kan ve cesetler kalıyor..

Gazze Şeridi'nde Beyt Hanun'da İsrail füzeleri kadın çoluk çocuk dinlemedi. Parçalanan kadın ve bebek cesetleri ile yıkılan evler mezbahaya döndü.

Dünya kamuoyu ajansların geçtiği bu fotoğraflar ile dehşete düştü. Görüntü gerçekten ürkütücüydü. İnsanın kanının donduran bu görüntüler dilsiz insanı bile dile getirecek türdendi..

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=174565 alınmıştır


 

Son yılların en dramatik şiiri

Irak savaşında babası ile annesi ölen ve kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir çocuğun savaşı yöneten ABD'li general Tommy Franks'a yazdığı şiir...

Merhamet hür Dünyaya bu kadar mı Irak ' ta?
Ben Basralı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.
Ve insan hakları Namlularından
Saniyede bilmem kaç adet.
Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.
Annem yoktu zaten
Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya Anlamadım
çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.
Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
İnsan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?
Zenginlik insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
ayaklarımın hastanede Ve giymeye
kıyamadığım pabuçlar Kaldı elimde.
Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları bari ise yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.
Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mi Irak ' tı? size

Şiir: Faruk Hazar

Haber:www.sonsayfa.com


 

Son Osmanlı ilk kez konuştu!

Son Osmanlı Ertuğrul Osman Efendi, II. Abdülhamit’ten kalan bu mirası istemiyor. Neden mi?

  1. Abdülhamit, padişah olmadan önce Kadıköy, Filistin, Irak ve Suriye’de mal mülk edindi. Bugün haneden mensuplarının bir kısmı bu mirası aldı. Ancak Ertuğrul Osman Efendi, II. Abdülhamit’ten kalan bu mirası istemiyor. Bunu ‘O mirasta bir mana görmüyorum’ diye değerlendiriyor.

    Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilişi dramatik oldu. Bu dramdaki asıl hüzün ise hanedan mensuplarının yurt dışına sürülmesiydi. Bunlardan biri, II. Abdülhamit'in oğlu Burhaneddin Efendi'nin ilk çocuğu Ertuğrul Osman. Hanedan ailesinin en kıdemli üyesi olan Ertuğrul Osman, geçen yıl önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, sonra da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi. 80 yıl sonra ‘çok makbule geçti’ dediği Türk vatandaşlığını bu görüşme sonrasında kabul etti.

    92 yaşında, Türk pasaportuyla İstanbul’a ayak bastı. 1991 yılında tanışarak evlendiği 64 yaşındaki eşi Zeynep Tarzi (Afgan kraliyet ailesinden Pakize Tarzi’nin kızı) ile Kuşadası’nda tatil yaptıktan sonra New York’a geri dönecek. Maçka’da, Osmanlı dönemini hatırlatan mobilyalarla döşeli evinde Aksiyon’u kabul eden Ertuğrul Osman, sert bakışları ve açık konuşması ile "hanedan” ağırlığını hissettiriyor.



-1924’ten beri yurt dışındasınız. Türk vatandaşlığı aldığınızda neler hissettiniz?
Çok makbule geçti. Benim açımdan çok farklı oldu. Aslında, pasaportum olmuş olmamış çok önemli değil. Sadece bir resmiyet kazandı. Nitekim 1974 yılında izin vermişlerdi zaten. Türkiye’ye ilk kez 1992’de geldim.

-Sürgün yıllarını hatırlıyor musunuz?
Pek hatırlamıyorum. Bebekken babamla seyahate çıkardık. Avrupa’ya gider, sonra dönerdik. Niye bizi götürürdü bilmezdik. Sonra mektebe gittik kardeşimle beraber. Herkes sürüldüğü zaman biz Viyana’da okuldaydık. Ondan sonra bir daha geri dönüş olmadı. Viyana’da üniversiteye gittim. Hayatımı Paris’te sürdürdüm. Felsefe eğitimi ve politika dersleri aldım. Bu esnada Amerika’ya gelip gitmeye başladım.

Amerika’da 60 sene kadar yaşadım. İlk seyahatimin tarihi 1933’tür. 1940 yılından sonra yerleştim ve bir maden şirketi kurdum. Güney Amerika’da (Venezüella, Şili, Kolombiya) maden ocakları açtım. Altın, taş, demir, hangisi olursa. Hükümetler adına finansman temin ederek maden açıyor ve işletiyorduk. Çıkardıklarımızı hükümet alıyor, ne yaparsa yapıyordu. Ya satıyordu ya da kendisi kullanıyordu.

-Ya babanız?
Hayır, o da benimle Viyana’daydı, geri dönmedi. Diğer aile fertlerinin hepsi Viyana’ya geldi, babam onları karşıladı. Bizimle Fransa’ya gelenler oldu. 3 bin kişi kadar vardık. Gelenlerin hepsi bizim aileden değildi. Biz 50 kişi kadardık. 150’likler, yani idama mahkum olanlar vardı aralarında. Bizim her şehzadenin, sultanın etrafında en az 20-30 kişi vardı. Birlikte hiç yaşamadık; ama birbirimizi görürdük. Aramızdaki bağ her zaman devam etti.

-Hanedan geleneği de sürdü mü?
Elbette, o âdet devam etti. Avrupalılar da öyle görüyordu bizi. Halifenin kızı Şehra Sultan’ın Nice’te büyük bir düğünü oldu. Kuzeni ile aynı anda iki kız alaturka bir düğünle evlendi. Türk olarak yaşantımıza devam ettik. Nice, adeta bir Türk şehri oldu. Şahsen benim işim çoktu. Sürekli seyahat ediyordum. 60 sene New York’ta yaşadım. Asıl yazıhanem New York’taydı. Nerede maden ocağım varsa orada yazıhanem oluyordu. Çok az param olduğundan bankadan borç aldım.

-Ayrılırken babanızın parası var mıydı?
Babamın parası vardı. Çok zengin değildi; ama yine de iyiydi. Çok sıkıntı çekenler oldu. Biz de, başkaları da yardım ettik onlara... Şehzadelerin hepsi zengin değildi. İstanbul’da iken yalıları ve maaşları vardı, o kadar. Burada sıkıntı çeken yoktu; lakin Nice’te vardı. Orada bizim aileden belki 50 kişi oldu. Yardım ediyorduk birbirimize. Kimse aç kalmadı.



-Kimler vardı yardım ettikleriniz arasında?
İsimlerini size vermek niyetinde değilim. Bugün, sıkıntı çeken, bildiğim kadarıyla yok. Herkes iş buldu, yerleşti. Yaşlılar gitti, bir ben kaldım. Şimdi yardımlaşmaya lüzum da yok.

-Hanedan mensuplarından bekçilik yapanlar vardı?
Orhan benim kuzenimdir. Paris’te Amerikan Mezarlığı’nda bekçilik yaparak geçimini sağladığı ortaya atılmıştı. Ama bekçilik değildi o. Bir kere mezarlık kullanılan bir mezarlık değildi. Eski harpten kalma Amerikan askerlerinin mezarlığı. Kimse artık orada bekletilmiyordu. Kapanmıştı. Kimseyi defnetmiyorlardı. Arada nazırlar gelip ziyaret ederdi. Bir de merasimler düzenlenirdi. Orhan da orayı idare eden bir memurdu. Sıkıntı çekiyordu. Zaten sıkıntı çekmese orada çalışmazdı.

-Dedeniz II. Abdülhamit’i görebiliyor muydunuz?
Büyükbabamızı her istediğimizde göremiyorduk. Müsaadeyle gidiliyordu. Zannederim bugün Abdülhamit ile yüz yüze gelen benden başka kimse yoktur. Kendisini iki-üç defa gördüm. Kanepede oturuyordum. Çocukları severdi, sevilirdi. (Bu arada eşi araya girerek şunları söylüyor: Osman Efendi’nin babası Abdülhamit’in çok sevdiği oğluydu. Hatta, kendisinden sonra oğlunu tahta geçirmek için kanunu değiştirecekti diye rivayetler çıkmıştı.) Ama o rivayetti. Değişiklik yapmayacaktı. Öyle bir rivayet vardı, ama hakikat değildi. Babamı padişah yapalım deseler kabul etmezdi. Sürüldükten sonra Suriye ve Arnavut krallığını teklif ettiler; ama hepsini reddetti.


-Dedenize Kızıl Sultan denilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Abdülhamit’in kızıl sultan olarak adlandırılması hep dış kaynaklıdır. İttihatçılar, Sultan Hamit’i çok kötü bir insan olarak gösterdiler. Tabii halk o tür şeyleri kolay kabul eder. Esasen Türkleri sevmezler. Ermeni propagandası müthişti. Büyükbabamdan mekteplerde kanlı sultan olarak bahsediliyordu. Büyükbabam sadece iki kişiyi idam etti. Onları da mahkeme idam etti, o da onayladı. Sonra imzasını geri çekti, hiç kimse ölmedi. Herkes sürüldü. Sürgüne gidenler de sefir olurdu, vali olurdu. Gidip de ortada kalmaz, bir vazife verilirdi.

-Hanedanın en kıdemli üyesi sizsiniz?
Çünkü şu an en yaşlısıyım. Padişah olsam ben olacaktım. Çünkü sıra bendeydi. Hâlâ da sıra bende. Çok uzun sürmeyecek. (Eşi: Allah uzun ömür versin). Esasen tek...

Aksiyon http://www.haber3.com/detayss.haber3?id=14422


 

Türk askerini karalayan iddialar yalanmış!..


Ünlü İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence’ın Türk askerlerinin tecavüzüne uğradığı iddiası uydurma çıktı.

Lawrence tecavüzün 20 Kasım 1917 günü Suriye’deki Deraa Kalesi’nde meydana geldiğini ileri sürmüştü. Ancak Lawrence’ın günlüğü üzerinde yapılan adli tıp incelemesi, casusun o kaleye hiç gitmediğini ortaya çıkardı. İddiaya göre Lawrence, muhalif Arapları karalamak ve sado-mazo duygularını tatmin için bu yalanı uydurmuştu.

BİRİNCİ Dünya Savaşı sırasında Arapları Osmanlıya karşı kışkırtıp İngilizlerin bölgede hakimiyet kurmasını sağlayan ünlü casus Arabistanlı Lawrence’in tecavüz palavrası modern bilim sayesinde ortaya çıkarıldı. İngiliz Sunday Telegraph gazetesinin haberine göre James Barr adlı İngiliz yazar, "20 Kasım 1917 tarihinde Türk askerleri Suriye’deki Deraa kalesinde bana tecavüz etti" diyen Lawrence’in o tarihte söz konusu kalede olmadığını belirledi.

Lawrence 1922 yılında anılarını derlediği "Bilgeliğin Yedi Sütunu" adlı kitabında, Osmanlı Valisi Haşim Bey tarafından askerlerin tecavüzüne terk edildiğini yazmıştı. Ancak günlüğündeki bazı sayfalar eksikti. Tecavüzün meydana geldiği günü de içeren 15-21 Kasım 1917 arasındaki sayfalar yerinde yoktu.



"Çölü Ateşe Vermek: TE Lawrence ve 1916-1918 arasında İngiltere’nin Arabistan’daki Gizli Savaşı" adlı kitabı yazan James Barr, İngiliz casusun günlüğü üzerinde adli tıp incelemesi yaptırdı. Statik elektrik ve ince karbon tozu tekniğiyle günlükteki yırtık sayfalardan sonraki sayfalardaki kalem izlerini araştırdı. Ortaya çıkan sonuç şuydu: Eksik sayfaların diğer sayfalarda bıraktığı kalem izinden Lawrence’in 18 Kasım günü, Deraa’nın 95 km güneyindeki vahada bulunan Azrak kalesinde olduğu ve orada birkaç gün geçirdiği ortaya çıkıyordu. Lawrence 14 Kasım 1917 günü annesine yazdığı mektupta da Azrak’ta olduğunu ve orada birkaç gün kalacağını belirtiyor.

Barr’a göre Lawrance, bazı Arap militanların ihaneti sonucu uğradığı tecavüz yalanını bu militanları karalamak ve sado-mazo duygularını tatmin etmek için ortaya atmıştı. 1919 yılında Fransız Hükümeti, Faysal’ı Suriye kralı olarak tanımış, karşılığında Fransız nüfuzunu kabul etmesini istemişti. Ancak Faysal, Fransızlara boyun eğmek istemeyen Arap militanların baskısı altındaydı. Lawrence da önemli Arap militanların kendisini Türklere satarak tecavüze uğramasına neden olduklarını iddia etmişti.

İngiliz gazetesine göre, bu gerçek çok ihtilaflıydı ve İngiliz Ordusu tarafından örtbas edildi.

Arabistanlı Lawrence’ın seks fantezisi

İngiliz irtibat subayı olarak görev yapan Arap hayranı casus Yarbay T.E. Lawrence’ın tecavüz iddiası sadece tarihçiler arasında tartışılmakla kalmadı, İngiliz yönetmen David Lean’in baş yapıtı "Arabistanlı Lawrence" (1962) filmi aracılığıyla Türklerin kötülenmesine yol açtı. Lawrence’i Peter O’Toole, Türk Beyi’ni de Jose Ferrer canlandırmıştı. (soldaki resim) Şimdiki iddiaya göre Lawrence tecavüzü uydururken, sado-mazo fantezilerini tatmin etmişti.

Hürriyet
Faruk ZABCI


 

Mehmetçik'le omuz omuza

Türkiye’de tartışmalar yeniden alevlenirken, bir zamanlar bu toprak, bu vatan için canını feda etmiş, gayrimüslim Türk askerleri barışı bugün ve yarın da yaşatmayı vurguluyor...

İmparatorluğun öteki çocukları, Osmanlı'yla aynı kaderi paylaştı. Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı'nda şehit düşen 315 sağlıkçı subayın 100'ü gayrimüslim Türk askeri

İmparatorluğun öteki çocukları
Gayrimüslim vatan şehitleri – 1
Mehmet Gündem

Türkiye'de bugün 2500 Rum, 25 bin Musevi, 65 bin Ermeni ve 15 bin kadar Süryani vatandaşımız var. "İmparatorluğun öteki çocukları, Gayrimüslim Vatan Şehitleri" yazı dizisi, yüzyıllar önce bu topraklarda büyük bir başarıyla gerçekleştirilen barışı bugün ve yarın da yaşatmaya dair fotoğraflara vurgu yapıyor.

Tarihin farklı sayfalarında, bu topraklar için 'şehit' düşen, gazi olan gayrimüslimler de var..

İmparatorluğun çocukları
Çanakkale'de, Filistin'de, Şark Kafkas cephele-rinde, Irak'ta, Galiçya'da, Romanya'da, Yanya'da, Sırp Karadağ'da... Mehmetçik'le omuz omuza çarpışan, aynı siperde ruhunu teslim eden İsak, İlya, Simon, Mihail, Yuala, Murdaray, Nesim, Kasapyan, Yanko, Kostanti, Yorgi, Yakup, Agop, Bedros, Dimitri, Esteban, Liyon, Kirkor, Berho, Hıristo, Mişon, Sarafyan, Lahdo, Savme...

İmparatorluğun öteki çocukları, Osmanlı'yla aynı kaderi paylaştılar. Savaştılar. Öldüler. Bu arada yanlış yapan, başka saflarda yer alanlar olmadı değil. Bazı gayrimüslimlerin yanlış yaptığı gerçeği asla hepsini kuşatıcı değil. 'Her' ve 'bazı' ayrımını iyi yapmak gerekiyor.


Fedakâr isimler
"Aziz meslektaşlarım ve muhterem efendiler, Bugün mevsim münasebetiyle müsamerelerimize fasıla veriyoruz. Beşeriyetin başına gelen felaketlerin en büyüğü olan bu harp esnasında vazifeyi tıbbiyesini ifa ederken birçok kahraman etıbba (tıpçılar) arkadaşlarımız mahv ve helak oldu. Onların şayan-ı tebcil (Yükseltmeye layık) olan büyük namlarının müsameremiz tarihinde kemal-i teessürle zikir edilmesini hepimiz samimi kalple arzu ederiz. Her yerde her vesile ile yaşamaya layık olan o fedakâr isimlerin, onların en ziyade acıyan, hatıraları ile en ziyade yaşayan siz efendilerimin huzurunda tekrarı farzdır... Listeyi işte kemal-i teessürle (üzüntüyle) okuyorum. Şüheda-yı müşarün ileyhimin (adı geçen şehitler) hatıralarını tazimen ayağa kalkmanızı rica ederim."

Osmanlı ve gayrimüslimler
Osmanlı da tebaasını kucaklamış bir sistem vardı. Meclis'i Mebusan'ın 1/3'ü gayrimüslimdi. 1856 Tanzimat'ın ilanı dahil o dönemde ne Avusturya, ne Avrupa ve ne de Rusya'da böyle bir parlamento yoktu. Bütün vilayetlerdeki idari meclis üyeleri, mahkemeler ve devlet bürokrasisi karmaydı. Osmanlı, tebaasının diline, dinine, ibadetine ve ticaretine karışmıyordu. Tebaa, merkezi yönetimin otoritesini kabul ettiği sürece her topluluk kendi içinde gelişmeye ve ilerlemeye açıktı. Bir imparatorluktu Osmanlı. Başarılı olanlar üst seviyelere çıkabiliyorlardı. Bir zamanlar 'kalemiye' çevresinde tercüman ve diplomat olarak çalışan sadece birkaç Rum varken, 1876'ya gelinceye kadar Hıristiyan memurun bulunmadığı devlet dairesi kalmamıştı.

Tarihçi İlber Ortaylı'nın da belirttiği gibi 19. yüzyılda ne Avrupa da, ne de Rusya da hâkim ulusun dışında herhangi bir dini-etnik gruptan devlet adamına rastlanılmazken, Osmanlı İmparatorluğu'nda Hıristiyan ve Musevi nazırlar, sefirler, valiler hatta uluslararası konferans ve barış antlaşmalarına gönderilen gayrimüslim murahhaslara sıkça rastlanıyordu.

Süryaniler
Süryaniler, bugün de yoğun olarak Mardin il merkezi ve ilçe köylerinde yaşıyorlar. Diyarbakır, Hatay, Elazığ ve Adıyaman'da da küçük Süryani toplulukları var. Son 50 yıl içinde İstanbul'da da bir Süryani topluluğu oluştu. Bugün 2500'ü güneydoğuda, 10 bini İstanbul'da olmak üzere Süryani nüfusu 15 bin civarındadır. Süryaniler de "gayrimüslim vatan şehitleri" tablosunda yerlerini alıyorlar. 1911'de Midyat'ın Alagöz köyünden 19 kişi askere alınıyor ve cepheye sevk ediliyor. Birkaç yıl sonra giden 19 kişiden, yalnızca 3 kişi köyüne dönüyor. 16 kişi şehit düşüyor cephede. Ne yazık ki, bugün onlardan sadece beşinin ismi biliniyor: Lahdo Kate, Savme Abdalla, Şaobo Slivo, İşıh Hannıko, Gevriye Bahat.

Süryanilerden de Kore gazileri var, örneğin Melke Aslan.

Ermeniler
28 Ekim 1927'de yapılan ilk nüfus sayımına göre Türkiye'nin nüfusu 13.648.270'tir. İstanbul'un nüfusu da 690.735'tir. İstanbul'daki Ermeni sayısı ise 52.675'tir. Anadolu'da da aynı tarihte 27.809 Ermeni vardır. Osmanlı döneminde Ermeniler siyaset sahnesinde yoğun olarak görülmekteydi. 1876 Meşrutiyet meclisinde 9, 1908 II. Meşrutiyet ve 1914 meclislerinde 11'er milletvekili vardı.

Rumlar
1914-18 arası, pek çok Rum, Anadolu'yu terk etmek zorunda kaldı. Çoğu İstanbul ve İzmir'e geldi. 1920'lerde İstanbul'un Rum nüfusu 150 bine yakındı. 1923'ten sonra hem kendiliğinden gidenler hem de mübadil kabul edilenlerle birlikte sayı 100 binlere düştü. Zaman içinde Rum nüfus iyice azaldı.

Museviler
Osmanlı sistemi içinde görev yapan Museviler, saray doktoru, hükümet tabibi ve askeri hekimler, hariciye mensupları, öğretim üyeleri gibi sınıflandırılır.

Sanki cephede yoktular...
Bizde "Mehmetçik" kavramının çağrıştırdığı isimler Ahmet, Mehmet, Ali, Mustafa olmuştur. Bu ülkede yüzyıllardır birlikte yaşadığımız gayrimüslimler var. Osmanlı'da paşa konumuna kadar yükseldiklerini, padişahların özel iltifatlarına mazhar olduklarını biliriz, ama onların isimlerini biz "Mehmetçik" içinde saymıyoruz. Sanki savaş zamanı bu insanlar cepheye hiç uğramamış, aniden ortalıktan kaybolmuş gibi bir kanaat oluşmuş. Gerçek öyle değil. Mehmetçik'le aynı cephede omuz omuza bu vatan için düşmanla savaşan gayrimüslimler de var.

Başka Yüzbaşı Sokrat'lar da var
Emekli Albay İsmail Özdilek, askerliğin yanında tarih ve sinemayla da ilgili. Kurtuluş dizisi ve bazı filmlerde askeri danışman olarak görev aldı. I. Ordu'nun Dünü ve Bugünü, Depremde Askerlerimiz, Geçmişten Günümüze Türk askeri adlı belgesel filmleri TRT ile birlikte yaptı. Özdilek'in çalıştığı Gelibolu film projesi, Azerbaycan'da Türk izleri, 18. yüzyıl Osmanlı mimarisi, Papa Roncall, Nuh'un Gemisi, Dünü ve Bugünü ile Kırım tarihi, Yurtiçi ve yurtdışı kışlalarımız, Türkmenistan belgeseli gibi birçok proje de hayat bulmayı bekliyor. "Gayrimüslim Vatan Şehitleri" de Özdilek'in çekmek istediği belgesellerden. Özdilek, Gelibolu film projesini yaparken Rum asıllı yüzbaşı Sokrat İncesu'nun hatıratı dikkatini çeker. Sokrat, Çanakkale, Süveyş harplerine katılmış ve cesaretinden dolayı madalyayla ödüllendirilmiş. Başka yüzbaşı Sokrat'lar da var mı diye araştırmaya koyulmuş Özdilek. Görmüş ki, I. Dünya Savaşı'nda, İstiklal Harbi'nde, Kore Savaşı'nda, hatta PKK ile yapılan mücadelede şehit olan gayrimüslimler var.

Milliyet

haber3.com sitesinden alınmıştır

  


 

Türk olmak,

Osmanlı'nın borcunu ödemektir. 
Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da

Bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak;
-    Kıbrıs'ta, 
-    Hocali' da, 
-    Anadolu'da ve Balkanlar'da  soykırıma uğrayıp
-    karşılığında yapmadığın  soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak;
-      faşist olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…
-     demokrat ve çağdaş olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde…

Türk olmak;
-    lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır

-    ve yine Türk olmak, kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, 
-       ataların birçok asır önce  Viyana’yı kuşattığı için ve

hoş görülmemektir
-    Tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
-       Selanik'te Pontus Anıtı'nın, 
-      Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve 
-      Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. 
-     Üç kıtadan dönüp, 
-     bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. 
-     Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,  aynı zamanda sayısız
imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
-     Arabaya koşulan ilk atın vatanında, 
-     ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, 
-    yazının bulunduğu, 
-     paranın icat edildiği 
-     her metrekaresinden  bereket fışkıran bu yurtta, 
-     kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak;

-    Truva'dan bu yana, 
-    Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, 
-     tarihten eski bu topraklarda, 
-     bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, 
-     bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.
-     Doğu Roma'yı da 
-     Batı Roma'yı da yıkıp, 
-     yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;
-     Mostar'da köprüdür, 
-     Kerkük'te kaledir, 
-     İstanbul'da Kızkulesi'dir, 
-     Anadolu'da buğdaydır, 
-     Çukurova'da pamuktur, 
-     Ege'de tütün, 
-     Karadeniz'de fındık, 
-    Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
-    Çanakkale'de ölmektir. 
-    Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, 
-    onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
-    Düşmanın ardından rahmet okumak, 
-    kanlısından helallik almaktır. 
-    Kar yağdığında kayak yapmayı değil, 
evsizleri düşünmektir. 
-     Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. 
-    Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak;
-     harap bir ülkede, 
-     zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, 
-     tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, 
-     paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, 
-     yedi düvele meydan okumaktır.



Türk olmak;
-     askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, 
-     belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
-    annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. 
-    Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken

'Vatan sağ olsun!' demesidir.

Türk olmak;
-    'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 
-    'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin 
-     enkaz devraldığı, ama 
-     asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
-     ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen
şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. 
-     Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. 
-     Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
-     Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. 
-     Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
-     milli maçta ağlamaktır. 
-      Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a âşık olmaktır. 

Türk olmak;
-     aşkını ölesiye sevmektir.
-     Aşkı için  ölmektir,
-     öldürmektir.
-     Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
-    En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
-   Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama  başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
-    Yunus'u bilmektir, 
-     Âşık Veysel'i sevmektir.
-     Mevlana’yı, Hacı Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî' yi 
-     tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.


Türk olmak;
-     saz çaldığında, 
-      ney üflendiğinde, 
-      kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, 
-     yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, 
-      bir de Yemen Türküsünde...
-      Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', 
-      vermediklerine  'Kısmet' demektir. 
-      Her işin  'Hayırlısına ‘inanmaktır ve 
-      ağlamamak için çok  gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
-      Asya'da batılı, 
-      Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
-      Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, 
-      silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
-     mahalle maçı için ayni saatte, 
-     on kişi buluşamazken, 
-     milyon kişinin bir araya gelmesidir.
-     Tavla oynarken bile kavga ederken, 
-     milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
-     buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, 
-     daha ağır buhranda sıraya girerek, 
-     sorumlusuna en ağır cezayi  tek bir cam kırmadan sandıkta
kesmektir.

Türk olmak;
-     en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, 
-     en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta
biteceğini bilerek 
-     tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak; 
-     Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamt etmek, 
-     her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak,
medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir...

  


 

Sultan Abdülmecit'in gerçekleşen rüyası!

150 yıl önceki belgelerde yer alan rüya gerçek oldu 14 Kasım 2010 Pazar, 19:07:28

Dünyadaki en önemli projelerden biri olan Gebze–Haydarpaşa, Sirkeci–Halkalı Banliyö Hattının İyileştirilmesi ve Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi İnşaatı (MARMARAY) Projesi, İstanbul için asırlık bir rüyayı gerçeğe çevirecek.

Proje kapsamında, Ocak ayında insanlar ilk kez İstanbul Boğazı'nın altından yürüyerek karşı yakaya ulaşabilecek. Marmaray Projesi Müdür Vekili İnşaat Yüksek Mühendisi Hüseyin Belkaya, Boğaz'dan tüp geçitle geçme sevdasının 1860 yılında Sultan Abdülmecit'in mühendis Preault'a, konuyla ilgili proje hazırlatmasıyla başladığını söyledi. Belkaya'nın verdiği bilgiye göre, mühendis Preault Sarayburnu ile Üsküdar arasında, ayaklar üzerinde bir batık tünel tasarladı. Ancak o günün teknolojisi ile bu tünel gerçekleştirilemedi. 1902 yılında ise mühendisler Strom, Lindman ve Hilliker, yeni bir Boğaz geçiş projesi tasarladılar. Su altından bir viyadük tünel şeklinde tasarlanan güzergahı yine Sarayburnu-Üsküdar olarak belirlenen bu proje de başarıya ulaşamadı. Şimdi bu hayalin gerçekleşmek üzere olduğunu söyleyen Belkaya, "150 yıllık bir gecikmemiz olsa da atalarımızın ayak izlerini takip ediyoruz. Güzergahımızı yine Sarayburnu ile Üsküdar arası olarak belirledik. İlk yola çıktıktan bugüne kadar boğazdan çok sular aktı, rejim değişti ama güzergah değişmedi" dedi.

Sirkeci'den, boğazın altındaki batırma tünel ile buluşmak üzere yola çıkan Tünel Delme Makinasının (TDM) 700 metre daha tünel deleceğini anlatan Belkaya, "Ocak ayında bağlantı tamamlandığında İstanbul Boğazı'nın altından insanlar ilk kez yürüyerek karşı yakaya ulaşacak. Diğer bir şekilde Yenikapı'dan tünellere girip Sirkeci'ye ulaşmak, denizin altından Üsküdar'a varmak ve tünellerden devam ederek Ayrılıkçeşme'de yüzeye çıkmak mümkün olacaktır" diye konuştu.

www.Haberturk.com dan  alınmıştır

  


 

18 Mart Çanakkale Zaferi:

Birinci Dünya Savaşı'nda kazandığımız en büyük muharebedir. Savaşın gidişini değiştiren bu büyük zafer, İngilizlere 205.000, Fransızlara 47.000 kişiye mal olmuştur. Düşmanın Çanakkale önlerine yığdığı deniz kuvvetleri 18 zırhlı,12 Kruvazör,17 muhrip,12 denizaltı,1 uçak gemisi 36 mayın gemisinden meydana geliyordu. Ayrıca 86 nakliye 222 de çıkarma gemisi vardı

İngiliz Fransız filosunun 6 zırhlısı Türk topçularının isabetli atışları sonunda batırıldı.8 saat 45 dakika süren bombardıman esnasında düşman 506 top kullandı. Savaşta Çanakkale sırtlarından vaktiyle 2.Abdülhamit Han'ın yaptırdığı Aziziye tabyalarının büyük rolü oldu.

Nihayet Boğazdan geçemeyeceklerini anlayan İngiliz ve Fransızlar Gelibolu'ya asker çıkararak İstanbul'a karadan yürümeye karar verdiler. Burada Vatan için can veren 250.000 Mehmetçikten Ezineli Yahya Çavuş ve arkadaşlarının abidesi için eski Çanakkale Valilerinden Nail Memik Bey'in yazdığı dörtlük:

Bir Kahraman tabur ve Yahya Çavuş'tular;

Tam üç alayla, burda, gönülden vuruştular...

Düşman, tümen sanırdı bu şahlanmış erleri,

Allah'ı arzu ettiler; Akşam kavuştular.

General Hamilton anlatıyor:3 Eylül 1915 gecesi korkunç bir rüya gördüm, İmroz’da çadırımın içinde küçük bir portatif karyolada yatmaktaydım. Birden bire kendimi buz gibi bir suda gömülmüş buldum. Birisi beni denizin dibine doğru çekiyordu. Boğuluyordum. İkil kuvvetli elin boğazımı sıktığını hissediyordum. Bu ikisi ,beni hem boğuyor, hemde denizin derinliklerine sürüklüyordu!.. Nefesim kesiliyordu!..

Dehşetli bir mücadele ile kendimi bu iki elden kurtarmaya çalıştım. Bu o kadar sıkıntılı bir boğuşmaydı ki yatağımda güçlükle gözlerimi açtığım zaman bütün vücudum zangır zangır titremekte idi ve kan ter içinde kalmıştım. Boğazımı sıkan iki kuvvetli pençeyi görür gibi oldum. Çadırımın içinde sanki bir hayalet vardı. Fakat yüzü, karanlıkta seçilmiyordu. Bu hayal yavaş yavaş gözden silinip kayboldu. Boğazım ferahladı. Rahat nefes almaya başladım. Çadıra bir düşman mı girmişti. Ömrümce bu kadar korkunç bir rüya görmemiştim... Uyandıktan sonra saatlerce bu rüyanın tesiriyle kıvranıp durdum. Kafamın içinde acayip düşünceler canlanmaya başladı. Çanakkale tekin değildir!. Üzerimize kaçınılmaz bir tehlike çökmüştür. Hepimizi meş'um bir akıbet beklemektedir!..(18 Mart 1992 tarihli fazilet takvimi)

Çanakkale savaşında Kahramanca savaşan Türk askeri, düşmanlarını bile kendine hayran bırakmıştır. Bu savaşta bir kolu ile bir ayağına kaybeden bir Fransız Generalinin ülkesine döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırası şöyledir:

"Fransızlar Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirler. Hiç unutmam Savaş sahasında dövüş bitmiş yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk asker kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:

-Niçin öldürmek istediğin düşmana yardım yapıyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:

-Bu Fransız asker yaralanınca cebinden yaşlı bir kadının resmini çıkardı, bir şeyler söyledi. Anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulup anasının yanına dönsün!. Bu asil duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaranın yanaklarımdan süzülen yaşları dondurduğunu hissettim, çünkü Türk askerini göğsünde, bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler.(2 eylül 1991 Türkiye gazetesi takvimi)

Osmanlı İrlanda'ya yardım etmiş

1845’teki açlık yıllarında İrlanda’ya yardım eli Osmanlı’dan uzanmış.. 10 Ekim 2009

Osmanlı Devleti, İrlanda'da 1845 yılında yaşanan ve halkın büyük bir bölümünü açlıkla yüz yüze getiren kıtlık nedeniyle 1000 altın yardımda bulundu.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, 1845'te kıtlık yaşanan İrlanda'ya Osmanlı Devletinin yaptığı maddi yardım üzerine İrlandalı asilzadeler bir teşekkür mektubu gönderdi. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında yer alan ve Padişah Abdülmecid'e hitaben yazılan 1847 tarihli mektupta, şu ifadeler yer alıyor:

''Majesteleri Osmanlı Padişah'ı Sultan Abdülmecid Han'a,

Tanrı majestelerinden razı olsun. Biz aşağıda imzası bulunan İrlandalı asilzadeler, ileri gelenler ve tüm halk olarak, majesteleri tarafından çilekeş ve ıstıraplı İrlanda halkına gösterilmiş olan ihsan ve teveccühün cömertliğine en derin teşekkür ve minnetimizi ifade etmek ve halkımız adına İrlandalıların sıkıntılarını hafifletmek ve acılarını dindirmek için gönderilen 1000 poundluk cömert yardıma, teşekkür için müsaadenizle hürmetlerimizi sunuyoruz.

Eşine az rastlanır türde, ülkemizde ansızın ortaya çıkan kıtlık ve fakir halkın karşı karşıya kaldığı çaresizlik Allah'ın hikmetiyle takdir olunmuştur. İrlanda halkının, bu durumda kendilerini ve ailelerini açlık ve ölümden korumak adına diğer ülkelerin şefkat ve cömertliğine başvurmaktan başka seçeneği kalmamıştır. Majestelerinin bu zor durumdaki insanların yardım talebine verdiği mertçe cevap büyük Avrupa devletlerine kıymetli bir örnek olmuştur.

Bu, vaktinde yapılmış hayırlı davranış, pek çok kişiyi ferahlatmış ve ölümden kurtarmıştır. Onlar adına tekrar majestelerine minnettarlığımızı sunmak, idareniz altında bulunan ve ihsanınızda payı olan halkınızın ve ülkenizin, katlanmak zorunda kaldığımız sıkıntılardan muhafaza buyrulması dileğimizi izninizle ifade ediyoruz.''

BÜYÜK PATATES KITLIĞI

İrlanda'da 1845-1850 yılları arasında patates, kısmi ürün kaybına neden olan bir parazit istilasına uğradı.

O dönemde büyük çoğunluğu tarıma bağlı İrlanda halkının 1 milyona yakını, bunun üzerine baş gösteren kıtlık sonucu kıtlıkla ilişkili hastalıklardan hayatını kaybederken, pek çoğu da Amerika Birleşik Devletlerine göç etti.

Bu sırada İrlanda asilzadeleri de çeşitli ülkelerden İrlanda halkına yardım çağrısında bulundur.

''MUHTAÇ OLANA YARDIM OSMANLI'NIN ŞİARI...''

Konuya ilişkin AA muhabirine bilgi veren Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanı Önder Bayır, Osmanlı parasıyla 1000 altın lira değerindeki yardımın, dönemin İngiliz Büyükelçisi Mösyö Velsle kanalıyla İrlanda halkına iletildiğini aktardı.

  1. yüzyılın ortalarında Avrupa'nın başka ülkelerinde de kıtlık yaşandığını belirten Bayır, Osmanlı'nın Macaristan, Hollanda, Polonya, Sumatra hatta ABD gibi ülkelere de bu tür yardımlarda bulunduğunu kaydetti.

Bayır, şöyle konuştu:

''Osmanlı İmparatorluğu'nun bir şiarı var; dünyanın neresinde kıtlık varsa özellikle geçimini ziraatla temin eden ülkelere yardımda bulunuyor. İlla ki bir yardım talebi gelmesini de beklemiyor. Koruyucu bir yapısı var. İmparatorluk olarak kendisini gerek Avrupa gerek Orta Doğu ve Afrika topraklarından mesul addediyor. Yardım ihtiyacını tespit ederse büyük devlet olmanın şiarıyla yardım ediyor. Bu yardımlar sadece maddi de olmuyor. Gerekirse askeri, gerekirse sözlü yardım ediyor. Mesela Macaristan Kralı ve İsveç Kralı Demirbaş Şarl bize sığınıyor. Fransa Kralı Fransuva, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken'e esir düştüğünde İmparator'a 'Bu devirde kral esir almak caiz değildir. Ya kralı bırakırsın ya gerekeni yaparım' şeklinde haber gönderiyor.''

Önder Bayır, İrlanda'ya yapılan yardım sonucunda teşekkür mektubunun gönderilmesinin yanı sıra, bu yardımın anısına İrlanda'nın başkenti Dublin yakınlarındaki Drogheda adlı kentin belediye binasına da bir teşekkür plaketi asıldığını sözlerine ekledi.

http://www.haber3.com/osmanli-irlandaya-yardim-etmis-513674h.htmalınmıştır


 

Yavuz Sultan Selim Doğu seferlerinden sonra Veziri Piri  Mehmet Paşa yı çağırdı ve:

-Piri Lalam Allah'ın izni ile Mısır'ı, Arabistan'ı aldık Hadim-ül Haremeyn unvanına kavuştuk. Şimdiye kadar her ne tarafa gittiysek başarıyla döndük. Hazinemizi Altın ile doldurduk. Şimdi den sonra bu devlet yıkılır mı?..Piri:

-Padişahım bu hal ile bu devlet yıkılmaz. Lakin üç şey var ki bunlar olursa yıkılması muhakkaktır.

-Bre Piri, bu nasıl söz? Benim hazinem de paramı yoktur. Mert ve kahraman kullarım ve askerim mi eksiktir, cephanem silahım mı yoktur. Atım, katırım, devem mi noksandır. Her yönden kuvvet ve kudretim yerinde iken o üç şey nedir ki? Bu cihan şümul imparatorluğumu yıksın?

-Devletlu Padişahım İzin verirseniz bu şeyi açıklayayım

1-Sadrazamlık, şu veya bu sebeple   bir cahil ahmağa verilirse,

2-Rüşvet kapısı açılır, her türlü melanet akçeye bulanır, bu kapıdan içeri girer, makamlar ehliyetsizlere verilirse,

3-Hükümetin yüksek makamlarında oturanlar, hanımların istekleri ile iş yaparlarsa ,o zaman bu devlet yıkılır, demiştir.

Padişah "Bunu yapanlardan ALLAH bizi korusun " diyerek susmuştur.

Kanuni, dans eden Fransızları tehdit etmiş

Fransızlar dans etmeye başlayınca Kanuni onları nasıl tehdit etmişti? 11 Temmuz 2006 15:56

Dans denen şey, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Avrupa'nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dansın ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralı'na bir mektup yazdı.

Kanuni'nin Fransa Kralı'na yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir:

“Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans namı altındaki gayri ahlaki şeyin yapılmakta olduğu mesmuu şahanem olmuştur. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Namei Hümayunum yedinize vusulünden itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Orduyu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..”

Belge bilgisi: Nuh Gönültaş - Bugün gazetesi


 

1911 senesi Ramazan Bayramı’nın 3. günü, Libya sahillerine çıkan Müstevli İtalyan askerleri, bulabildikleri herkesi öldürdüler. Teslim olanları da öldürdüler.

Trablus’ta kurdukları Divanı Harp’te, grup grup getirilen esirlerin yargılanmaları 3’er dakika sürerdi. Karar hemen binanın arkasında duvarın önünde infaz edilirdi.

Birgün elleri kelepçeli bir yaşlı, bir orta yaşlı, bir de delikanlı, çöl kıyafeti içinde mahkemenin önüne çıkarılır. Başkan Albay Carlo Torelli, bu zavallıları yargılamak için tercümana der ki:

- Sor bakalım, bu 3 kişi kimdir?

Elleri kelepçeli orta yaşlı olanı, gayet iyi bir İtalyanca ile cevap verir:

- Reis bey, tercüman istemez. Ben Türk ordusunun albayı Ahmet Alaeddin’im. Bu yaşlı zat emekli Paşa Mehmet benim babamdır. Savaş için görev istedi. Bu delikanlı ise benim oğlumdur. Gönüllü olarak askere gitmiştir.

Hakim donup kalır.

- Yalan söylüyorsun, bu söylediklerin için belgen var mı?

Ahmet albay koynundan, kelepçeli elleri ile bir buruşuk kağıt çıkartıp fırlatır.

İtalyan albayı şaşırmıştır. Zira salona, başlarında siyah şapka, boyunlarında asılı fotoğraf makineleri ile, biri İngiliz, biri Fransız 2 gazeteci girer. Hakim sözlerini tarta tarta konuşmaya mecbur kalır:

- Siz 26 Ekim 1912 günü bizim askerlerimizi arkadan vurdunuz. Bize bağlı kalacağınıza söz verdiğiniz hâlde bunu neden yaptınız?



- Türk hiçbir zaman arkadan vurmaz. Asıl siz bu topraklarda ne arıyorsunuz? Bu Avrupalıların bir haydutluğudur. O harekâtı bizzat idâre ettim.

- Suçlu, suçunu itiraf etmiştir. Kurşuna dizilmelerine karar verilmiştir.

Bu 3 kişi hemen dışarı çıkartılırken, 2 yabancı gazeteci ayağa kalkıp, bu mahkûmların önlerinde şapkalarını çıkartarak saygıyla selâmlarlar. Biraz sonra binanın arkasından, bir manganın silah sesleri geldiğinde, gazeteciler, mahkeme heyetine arkalarını dönüp dışarı çıkarken; mahkemenin eşiğine tükürmüşlerdir...

İsmail Yağcı / Türkiye Gazetesi / 13.1.2000

Nezihe Araz'ın arşivimde bulduğum ,Tarihini hatırlamadığım bir gazete makalesi İnsani!..... duygular taşıyanlar için gerçekten çok  ilginç!...


 

Her kula helâl, Müslüman’a haram!..

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: “Her kula helâl, Müslüman’a haram!..”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...
Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paca huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu
Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama.
Adam:
- “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”
dedikçe kadı kızmış:
- “Ne delili, ne ispati?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir!” demiş.
Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:
- “Nedir gerekçen?..” diye sormuş.
Adam:
- “Bir tek Sultan’a derim…”
Diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş... Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:
- “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl istir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl,
Müslüman’a haram yazarsın?..”
Adam, başı önünde konuşur:
- “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”
—Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”
—O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanîm…”
- “Eeee?!..”
—Sultanîm, herhangi bir havradan (sinagog) rastgele bir hahamı izahsız yaka-paca tutuklayın, bir hafta tutun. Bakin neler olacak…”
Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, baslarında Museviler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim...”
Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:
- “Sultanîm, artık bırakmak zamanıdır” demiş.
Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler…
Az zaman geçmiş ki, adam:
- “Ayni isi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanîm” demiş.
Ayni şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paca alınmış Pazar ayininden ve ayni tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla
daha bir sarılmışlar birbirlerine...

Sultan:
- “Bitti mi?..” demiş adama.
—Sultanîm son bir is kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.
- “Simde nedir isteğin?..”
—Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, iti mad edilen âlimini alınız minberinden…”
Adamın dediğini yapmışlar, Uluca mı imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paca götürmüşler...
Ve ne olmuş bilin bakalım?..
Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa va’zi bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış...
Geçmiş bir hafta, “nerde imam” diye gelen-giden yok!.. Aptal ve cahil bir imam tayin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri… Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o gecen hafta derdest edilen koca âlim için:
- “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”
- “Kim bilir ne halt etti de tevkif edildi!..”
- “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…”
—Sorma, sorma...”
Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- “Eee, ne olacak simdi?..
Adam:
- “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.”

“Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
- “Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- “Hava bile haram, hava bile!..” demiş...

  1. IKBÂL


İçtenlikle itiraf etmeliyim ki Avrupalı, Türkleri sevmez

Türklerin Batı'yla olan ilişkileri, 1600 yıllık çatışmalarla dolu bir geçmişe sahiptir ve sürekli hale getirilen savaşlar üzerine kuruludur. Orta Asya'dan gelen kuzeyli Hun akıncılar, Batı Roma İmp. Yıkılmasına neden olarak, köle egemenliğine dayalı olan İlkçağ'ı sona erdirdiler ve Ortaçağ dönemini başlattılar. Fatih Sultan Mehmet Doğu Roma İmparatorluğu'nun varlığına son vererek, çözülmeye başlayan ve serf egemenliğine dayanan Ortaçağ'ın   çöküşünü hazırladığı. Yeni Çağ dönemini başlattı. Türkler Batıya karşı Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden 1699  Karlofça Antlaşması'na dek, tam 1300 yıl kesin bir üstünlük sağladı. Avrupalıların, Hıristiyanlığı kullanarak Doğu Akdeniz  Havzasını ve Doğu Ticaret Yollarını ele geçirmek için düzenlediği tam 8 haçlı Seferi'ni Türkler göğüsledi ve onları yenilgiye uğrattı. Avrupalılar, 2.viyana Kuşatması'ndan kurtuldukları gün olan 12 Eylül'ü "Türk Günü" adı vererek ve Türk düşmanlığını işleyerek, hala kutluyorlar. Avrupalı Anneler çocuklarını hala "Türkler geliyor" diye korkutuyorlar.

Batılıların eskiye giden ve bugünden de devam eden Türkiye ve Türk karşıtlığı, kaçınılmaz olarak doğrudan Türk tarihini hedef almakta ve bu tarih hala "belleklerden silinmesi" gereken gizil (potansiyel) bir tehlike olarak görülmektedir. Türkiye’de "Avrupa Birliği Büyükelçisi" olarak görev yapan Karen Fogg'un; "Bir de şu Türk tarihinden kurtulsak"  biçimindeki sözleri bu görüşün günümüzdeki en açık ve kaba örneklerinden biridir.

1940 larda Türkiye'de ders veren ünlü bilim adamı Prof.Dr.Fritz Neumark,Avrupalılar'ın Türklere ve Türk tarihine bakışını açıklarken şunları söylemektedir :"İçtenlikle itiraf etmeliyim ki Avrupalı ,Türkleri sevmez. ;Sevmesi de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların ve kilisenin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalılar Türkleri Müslüman olduğu için sevmez ama laiklik şöyle dursun, Türkler Hıristiyan olsa da onlara düşman olarak bakmaya devam eder. Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye birşey kalmaz.

Bitmeyen Oyun - Metin Aydoğan 196-197


 

Sevgili Babacığım ,Valideciğim.

Arıburnu'nda ilk girdiğim müthiş muharebede sağ yanımdan ve pantolonumdan kurşun geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muharebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından bir hatıra olmak üzere şu yazılarımı yazıyorum.

Hamdü Senalar olsun Cenab-ı Hak -a ki beni bu rütbeye kadar isal etti. Yine mukadderatı İlahiye olarak beni asker yaptı. Sizde ebeveynim olmak dolayısıyla beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i Feyz-i Refikim ve hayatım oldunuz. Cenab-ı Hakk'a ve sizlere çok teşekkürler ederim.

Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Vazife-i mukaddese -i vataniyeyi ifaya cehdediyorum. Rütbe-i şehadete suudedersem Cenab-ı Hakk'ın en sevimli kulu olduğuma kanaat edeceğim. Asker olduğum için bu her zaman benim için pek yakındır, Sevgili babacığım ve valide çiğim göz bebeğim olan zevcem Münevver ve oğlum Nezih'ciğimi evvela Cenab_ı Hakk'ın saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkün ise lütfen yapınız. Oğlumun talim ve terbiyesine siz de refikamla birlikte lütfen sayediniz. Servetimizin olmadığı malumdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem, istesem de pek beyhudedir. Refikama hitaben yazdığım melfuf mektubu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır. O teessürü izale edecek vechile veriniz. Ağlayacak üzülecek tabii müteselli ediniz. Mukadderat_ı İlahi ye böyle imiş. Matlubat ve düyunatım hakkında refikam mektubunda lef ettiğim deftere ehemmiyet veriniz. Münevver'in hafızasında ve yahut kendi defterinde mukayyet düyunat da doğrudur. Münevver'e yazdığım mektubum daha mufassaldır. Kendisinden sorunuz.

Sevgili baba ve valideciğim.Belki bilmeyerek size karşı birçok kusurlarda  bulunmuşumdur. Beni affediniz., hakkınızı helal ediniz, ruhumu  şadediniz, işlerimizin tavsiyesinde refikama muavenet ediniz ve muin olunuz.

Sevgili hemşirem Lütfiye'ciğim.

Bilirsiniz ki sizi çok severim. Sizin için ve sayimin yettiği nispette ne yapmak lazımsa yapmak isterdim. Belki size karşı da kusur etmişimdir, beni affet, mukadderatı İlahiye böyleymiş hakkını helal et, ruhumu şadet, yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezih'e sen de yardım et. Sizi de Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba ve evda cümlenize elveda, cümleniz hakkınızı helal ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helal olsun. Elveda elveda cümlenizi Cenab-ı Hakk'a tevdi ve emanet ediyorum. Ebediyen Allah'a ısmarladım. Sevgili babacığım ve valide çiğim.

Oğlunuz Mehmet Tevfik

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE MENKIBELER Mehmet İhsan Gençcan 1994

 



Kars madalyası


Abdülhamit, Kars muharebelerinde bulunup üstün başarı ve yararlılık gösterenlere verilmek üzere bir Kars madalyası ihdas etmişti.

Fakat sonra bu madalyayı, Kars muharebesine iştirak etmeyenler de takmaya başladılar. Bu arada bir tanede Şeyhülislam a verilmiş. Şeyhülislam da takınmaya başlamıştı. Bunu gören Fuat Paşa " medeni cesaretiyle sözünü sakınmadığı için kendisi Deli Fuat Paşa" adıyla maruftur. Göğsündeki Kars madalyasını çıkarıp takmamaya başlamıştır. Bir gün Abdülhamit Han, Paşanın göğsünde madalyayı göremeyince:

-Fuat Paşa, siz Kars madalyasını niye takmıyorsunuz.?. Diye sordu Paşa:

-Efendim ben Kars Muharebesine iştirak etmedim ki madalyasını takayım.

-Nasıl olur?..

Bana inanmazsanız, Şeyhülislam'a sorunuz. Bakalım beni muharebe sahasında görmüş mü?..

Duacı Taifesi

Osmanlı Ordusu içinde birde duacı taifesi vardı. Bunlar ordunun düşmana karşı zafer kazanması için dua ederler dolayısıyla da maaş alırlardı.

Sultan İbrahim zamanında bunların sayısı 30.000 kadar olmuş ve maaşlarının tutarı da 170 yük tutar olmuştu. Bu kadar paranın fuzuli verildiğine kani olunarak bu paranın verilmemesine karar verilmişti. Bu karar dedikoduya sebep olmuştu.

-"30.000 adamın rızkını  kesmek olmaz. Bahusus ki bunlar duacıdırlar. Sonra hayır dua yerine beddua ederler. “diyenler oldukça, defterdar muavini:

-"Bre efendiler, bunca zamandır, alemi fethederiz, hiç molla falanın ya da derviş filanın duasıyla falan kale zapt edildi, denildiğini duydunuz mu. Hiç böyle şey işitilmiş midir.?...

-"Bunca memalik hep yiğit ve bahadır evladı vatanın şecaat ve kahramanlığı ile fethedilmiştir. Ol makule duahanın hayrı olsa kendilerine olurdu", demiştir.


Behey Sultan'ım Gürcü Mehmet Paşa kulunuz, iki öküze saman vermekten acizdir

1655 te kadınlar saltanatının hüküm sürdüğü, devlet ricalinin cahil ocak ağalarının elinde bulunduğu bir devirde sadrazam aranıyordu.11 yaşındaki oğluna niyabet eden Turhan Sultan Kızlar ağası Uzun Süleyman Ağa'nın reyi ile hareket ediyor ve Gürcü Mehmet Paşa'yı Sadrazam tayin etmek istiyordu. Devlet Ricali’nin ahlak ve kabiliyetlerini yakından tanıyan Mimar Kasım Ağa'nın fikri soruldukça, Turhan Sultan'a

-Behey Sultan'ım Gürcü Mehmet Paşa kulunuz, iki öküze saman vermekten acizdir. Nerde kaldı ki Sadrazam olup bu azim hizmeti ifa ede. Eğer maksat Siyavuş Paşa'yı azletmek ise ondan akıl ve sahibi rey bir kimseyi bu makam-ı aliye getirmeli ki gelen gideni aratmaya dedi.

Osmanlılarda fazilet mücadelesi
Tahsin Ünal


 

Babam Merhum emekli öğretmen Hasan Kültür'ün şiiri

MÜNACAT

Dedik altmış, dedik yetmiş,
Nefesler hep huya gitmiş.
Gençlik çağı hayal olmuş.
Yüce Rabbim affet bizi...

Aman Rabbim senden himmet.
Bu acizi kul kabul et.
Nasip kıl bizlere cennet.
Yüce rabbim affet bizi...

Uyan gafletten ey Hasan,
Senin olsa habu cihan.
Ecele bulunmaz derman.
Yüce Rabbim affet bizi...

Dağlardan ağır günahım,
Bilmem acep nola halım,
Dünya malını neyleyim.
Yüce Rabbim affet bizi...

Günahım çok sevabım az,
Yüce Gaffar sana niyaz.
Kayıp ettim bunca namaz.
Yüce Rabbim afet bizi....

Sana sığındım Allah'ım,
Kapından kovma Benahım.
Başka kime arzuhalim.
Yüce Rabbim Affet bizi...

Huda Rabbim kerem eyle,
Tövbemizi kabul eyle.
Mezarımı ışık eyle.
Yüce Rabbim affet bizi...

Azrail salınca pençe,
Ruh bedenden ayrılınca,
Amel defteri kapanınca,
Yüce Rabbi affet bizi...

Son yolculuk bitince,
Dokuz perde kapanınca
Münkir, nenkir gelince,
yüce Rabbim affet bizi...

Rabbim sana kul eyle,
Resulüne ümmet eyle.
Ya Muhammet şefaat eyle
Yüce Rabbim affet bizi....
Âmin

Hasan KÜLTÜR
Emekli Öğretmen(Arıkaya köyü öğretmeni)
1910-1993

Cahilliğin alametleri

Din büyükleri buyuruyor ki:

Bir kimsenin cahil olduğu altı vasfı ile anlaşılır.

1-Her şeye kızar. Taşa çarpsa taşa kızar. Hayvana kızar. İnsana kızar. Çabuk kızar ve bu kızgınlığını kolay kolay yenemez.

2-Faydasız söz söyler

3-Sır saklayamaz

4-Malı yerli yerince harcayamaz

5-Herkese güvenir

6-Dostunu düşmanını bilemez. Kötülerle arkadaşlık eder.


 

Osmanlı’nın Wikileaks raporları

CEMAL A. KALYONCU         
Sayı: 857 / Tarih : 09-05-2011

Wikileaks internet sitesi son dönemde dünya siyasetinde estirdiği rüzgârla yer etti hafızalarda. Amerikan diplomatlarının ülke dışından ABD’ye ulaştırdığı raporlarla ilgiliydi çoğu belge. Bu durum, zamanın en güçlü devleti olan Osmanlı’nın da bu tür bir sistemi olup olmadığını akıllara getirdi. Osmanlı diplomatları da gittikleri ülkeler hakkında raporlar hazırlamıştı. Ama onlarınki farklıydı. O zaman anlık iletişim söz konusu değildi. Osmanlı diplomatları notlarını, ülkeye döndüklerinde padişaha da sunulan sefaretname adı verilen uzun dokümanlar hâlinde tutuyorlardı. Gittikleri ve gördükleri ülkeler ile halkları hakkında topladıkları bilgi ve edindikleri izlenimler oluşturuyordu bilgilerin temelini. Osmanlı’nın Wikileaks belgeleri de denebilecek bu şekilde 41’den fazla sefaretname vardı, Osmanlı elçilerinin kaleme aldığı. Sefaretnamelerin bir kısmının yurt dışında baskısı da yapılmış olmasına rağmen pek çoğunun Türkçe baskısı ancak tezlere konu olarak kalmış, birçoğu da gün yüzüne çıkmamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu, güçlü devlet yapısının da getirdiği özgüven başta olmak üzere dışarıda daimî temsilcilikler açmamıştı, uzun yıllar. Bu, bir güç göstergesi olarak da yorumlanıyordu. Çünkü Osmanlı, yabancı ülkeleri kendine denk görmüyordu. Ayrıca devrin güçlü devleti olması sebebiyle, elçiye ihtiyaç duyulacak şekilde yabancı ülkelerde Osmanlı tebaası da pek yoktu. Aksine, kendisi çekim merkeziydi. Ancak gerektiği hâllerde kısa süreli heyetler göndererek işini hallediyordu Osmanlı. Dolayısıyla daimî elçilik açmamanın Osmanlı devletini uzun süre yabancı ülkelerin siyasi desise ve entrikalarından koruduğu da altı çizilen bir durumdu.

Buna mukabil dünyanın önde gelen devletlerinin Osmanlı coğrafyasında temsilcilik açma zorunluluğu vardı. İstanbul’un fethinden hemen sonra sırasıyla Venedikliler 1454’te, Polonya 1475, Rusya 1497, Fransa 1525, Avusturya 1528, İngiltere 1583 ve Felemenk 1612’de İstanbul’da daimî elçilik açmıştı. Osmanlı’nın daimi elçilik düzenine geçmesi II. Mahmud zamanında mümkün olmuştu ancak. İlk daimî elçi olarak da Yusuf Agah Efendi, 1792’de Londra’ya gönderilmişti.

Sefaretnamelere geçmeden önce, Amerika’ya dair de kitaptan bir not düşelim. Amerika ile Osmanlı’nın ilk teması 1796 yılında bir ticaret anlaşması ile başlamış. El konulan gemileri için yüksek miktarda para ödeyen ve ticaretine müsaade edilmesi garantisi alan George Washington’un elçisi Joseph Donaldson ile Cezayirli Hasan Dayı arasında yapılan bir ‘haraç anlaşmasıdır’ bu. Aynı zamanda Amerika’nın kendi dili haricinde bir dilde imza etmiş olduğu ilk ve tek anlaşma olarak da bilinmektedir.

Sefaretnamelerde Osmanlı elçilerinin neredeyse ortak özelliği, hiçbirinin hiçbir şekilde temsil ettikleri Osmanlı ve İslam’a halel getirecek bir tutum ve davranış sergilememeleri, gerektiğinde çar, şah veya krala karşı da kendi kural ve kaidelerini dikte ettirmeleridir. Buna dair de pek çok hadise kaydedilmiş sefaretnamelerde. Fransa ve İspanya arasında savunma ittifakı imzalanmasının yollarını arayıp Avusturya’ya karşı birlikte hareket etme imkânı hazırlamak gizli görevi ile Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, burada gördüğü ve Osmanlı’da bulunmayan yönleri kaleme almış sefaretnamesinde. Mehmed Efendi, Fransa’ya dair gözlemlerini, büyük salgın hastalık ve bunun sebebi olan temizliğin olmayışını, kadınların her daim sokaklarda oluşunu, Osmanlılara karşı duyulan aşırı merakı not etmiş; kilim ve ayna fabrikalarından bahsetmiş, Fransızların, ülkedeki bütün kalelerin maketlerini yaparak sergilemelerini de enteresan bulmuş. Elçi, Fransa’daki bahçe ve sarayların ihtişamı karşısında da ‘dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir’ hadis-i şerifini not etme ihtiyacını hissetmiş. 1721’de geri dönen Mehmed Efendi’nin bir elçi olarak Fransa’da dahi ramazan orucunu tutması ve teravih namazını maiyetindekilerle birlikte kılması, özellikle Fransız kadınlarının ilgisini çektiğini anlıyoruz: “Bunlar teravih kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. Yine iftara yarım saat kalınca bir iki bin avret kızlar çıkageldiler. İftar ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varınca otururlar. Meğer bunlar namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alıp namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece bunlar gelip iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdik. Cemaatle oturup gece teravihi tamam eda edip ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizleri seyretti ve hayran oldular.”

Bundan yaklaşık 85 sene sonra 1806’da Fransa’ya daimî Osmanlı elçisi olarak gönderilen Seyyid Abdurrahim Muhib Efendi’nin notları da Fransa’daki yeniliklere dair ipuçları içeriyordu. Polis teşkilatı, giyotin ve kapıcılık ile kötü yola sürüklenmiş kadınların sayısının çokluğundan bilgiler not almıştı.

İç karışıklıkların hüküm sürdüğü Acemistan, yani İran’a orta elçi sıfatıyla gönderilen Ahmet Dürri Efendi’nin amacı İran’ın iç durumu hakkında kapsamlı bir araştırma yapmaktı. Nitekim görevi tamamlayıp geri döndükten bir yıl sonra, 1722’de üç yıl sürecek bir sefer açılmıştı İran’a. İran Şahı onu meclisine çağırmış, Osmanlı hükümdarına dair bazı sualler sormuştu kendisine. Avlanıp avlanmadığını da merak etmişti. Bunun üzerine elçi, ‘Padişah’ın, halkın kalplerini avlamayı, bütün avlardan daha lezzetli ve latif olduğunu’ düşündüğünü aktarmıştı kendisine. İran’da, Nevruz Bayramı’nın ramazan ve kurban bayramlarından daha üstün tutulup ‘en büyük bayram’ olarak anıldığını nakleden elçi, kendisine Osmanlı Kürtleri’ni soran Şah’a ‘Kürtler itaat altından çıkacak güce sahip değildir’ cevabını vermişti. Şah’ın ayrıca Osmanlı padişahından dua istediğini de notlarına eklemişti.

Rusya da Osmanlı’nın ilgiyle takip ettiği devletlerdendi. 1722’de buraya gönderilen Nişli Mehmed Ağa, sefaretnamesinde, kendisine verilen Rus tercüman için ‘veled-i zina’ yazmaktan geri kalmamıştı. Tercümanın sık sık olmadık isteklerde bulunması, istenen vakitte gelmeyip heyeti bekletmesi, gidecekleri yerlere dolaştırarak götürmesi gibi davranışlar elçiyi çileden çıkarmıştı. Nişli Mehmed Ağa, kendilerine diplomatik oyun kuran Ruslara da gerekli cevapları verdiğini naklediyordu. Padişahın mektubunu Çar’a takdim etme aşamasında da bütün ikaz ve engellemelere rağmen Osmanlı elçisi, adap ve erkâna da riayet ederek padişahın name-i hümayununu çara vermek üzere salonda bulunan yüksek settin üzerine çıkmış ve oradan nameyi vermişti.

Rusya’ya gönderilen bir başka elçi ise 1740–42 yılları arasında görev yapan Mehmed Emni Paşa’ydı. O da sefaretnamesinde Rusları sert dille eleştiren notlara yer vermişti. 1739’da biten savaştan sonra Osmanlı ve Rus savaş esirlerinin mübadelelerinin yapılacağı yer konusunda iki taraf anlaşamamış, Rus elçisinin takındığı tavır için Mehmed Emni Paşa “Moskof elçisinin son derece cahilliğinden ve kalın kafalılığından dolayı hileye’ saptığını anlatmıştı. Başvekil tarafından gönderildiğini söyleyip maiyetlerine katılan İstanbul doğumlu Rum asıllı birisi için de “Avrupa’da hile ve sahtekârlık konusunda ilim tahsil ettikten sonra Petesburg’a gelmiş ve Rus başvekilin emrine girmiştir. Başvekil bunun şeytanlıktaki maharetini öğrendikten sonra kendi tabiatına uygun bulmuş ve hizmetinde tutmuştur.” demektedir. Paşa, yaşadıklarının etkisiyle olacak, Ruslar hakkında “yalancı ve hilekârdırlar” demekten de geri kalmaz. Paşa, geri dönmek için İstanbul’dan emir beklediği süre zarfında da vaktini günde beş vakit yüksek sesle ezan okuyarak ve cemaatle namaz kılarak geçirdiğini anlatır.

Kırım Serdarlığı payesiyle harbe memur kılınan Silahtar İbrahim Paşa’nın Defteremini Vekili olan Defterhane-i Amire kâtiplerinden Necati Efendi, Osmanlı-Rus Harbi boyunca Kırım’da kalmış ve tarihçilerde bile bulunmayan bilgiler aktarmış birisidir. Osmanlı’nın Kırım’ı kaybetmesinin sebebi olarak Kırım ve Nogay ahalisinin Osmanlı Devleti’ne karşı itaatten uzaklaşmasını göstermektedir. Tarih-i Kırım adlı çalışmasında Rusları ‘barışı bozan’ olarak nitelendirmiş, onlar ‘pislik yaratılışı gereği’ gibi ifadeler kullanmıştır. Rus sarayında maskeli baloya da katılan Necati Efendi, bunu yaygaracılık, komiklik ve Osmanlı’daki ifadesiyle ‘masharalık’ olarak ifadelendirmiştir. Bilindiği gibi Sokollu Mehmed Paşa, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Osmanlı donanmasını Hazar Denizi’ne ulaştırmak istemiş, iki yıllık çalışma sonucunda kanal projesi nihayetlenecekken büyük bir kış bastırmış, askerler kırılmış, mühimmat da Rusların eline geçmişti. Ancak Necati Efendi’nin verdiği bilgiler Kırım Tatarları’nın burada gerekli desteği vermediğini ortaya koyuyordu. Necati Efendi, Rusya’da bizzat kraliçenin kontrolünde kurulan bir yetimhaneden de bahsediyordu. Sokaklarda ve diğer yerlerdeki fahişelerin çocukları ya da sahipsiz bebeklerin büyütüldüğü bu yetimhanede yetiştirilen kızlar saraya, erkekler orduya gönderilirmiş. Son sefaretnamemizin sahibi de, görünürde vazifesi Sultan III. Mustafa’nın tahta çıkışını bildirmek, gizli vazifesi de Osmanlı esirlerini bulmak olan, 1757’de Rusya’ya elçi gönderilen ve bir yıl sonra geri dönen Şehdi Osman Efendi’dir. Ruslara karşı ‘dinime aykırı protokolü kabul etmem’ diyerek çıkışan Osman Efendi, kendilerine sığınan Müslüman esirleri Ruslara vermesi karşılığında para teklif edilmesi üzerine de ‘dinimi dinara değişmem’ sözünü kayıtlara geçirir. Şehdi Osman Efendi, bir keresinde de sarayda verilen davette namaz vakti çıkmak üzere iken namazı eda etmek için erken ayrılmak ister. Ancak namazlarını sarayda kılabilecekleri söylenir. Bunun üzerine namazlarını cemaatle eda ederken, aynen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’ye Fransa sarayında yaptıkları gibi bütün herkes onları kapılardan ve pencerelerden seyre dalar.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-29360-osmanlinin-wikileaks-raporlari.htmlalınmıştır.

 Ben size, şehirde ganimet malına el uzatmanız için izin verdim ama, unutmayın ki, mülk

Hazinenindir!

Fatih'in 200 bine yaklaşık ordusu Topkapı'dan İstanbul’a girmekte... Üzerinde Tevhid Kelimesi yazılı yeşil sancak Fatih'in önünde, Fatih beyaz atının üstünde ve tuğlar havada... İstikamet, çarpıcı bir düzen içinde, Ayasofya...

Fatih, sanat harikası büyük mabedi hayranlıkla seyretti ve sonra ferman eyledi:

— Bir müezzin duvara çıkıp ezan okusun

Bu fermanda «Feth-i Mübin» gayesine bağlı bütün bir mana... Gür sesli müezzin, Bilâl Habeşi

Hazretlerinden şu kadar asır sonra Allah adını kokmuş Bizans havasına yayarken, ebediyet

davasının dünyaya ve dünyanın kilit noktası İstanbul’a ait büyük aksiyonu karşısında herkes vecde batmış...

Hiç kimsenin hasis ve nefsanî bir şey düşünemeyeceği bu anda Fatih ne görse iyi:

Bir yeniçeri, Fatih'in gözleri önünde, heybesine atmak üzere mâbed duvarından kıymetli bir çiniyi söküyor.

Fatih, yeniçerinin başına topuzla vurdu ve haykırdı:

— Ben size, şehirde ganimet malına el uzatmanız için izin verdim ama, unutmayın ki, mülk

Hazinenindir!

Ne kadar tekrarlasak yeridir ki, Fatih'den Kanuni sonlarına kadar yeniçeri hep bu topuz altında yürüdü; sonra da topuzu eline aldı ve gerisi malum...

Yukarıdaki basit levha, hilâle esir düşen salibin belirttiği mana önünde başını yükseklere kaldıracağı yerde o salibin mekânındaki maddeyi aşırmaya bakan yeniçeriden, gizli yeniçerilik

Tıynetinden ne müthiş işaret!


 

İşte Yunanistan'ın en büyük 10 yalanı!

Yunanistan'ın To Vima gazetesi, kitaplardaki Türkiye yalanlarını liste olarak yayınladı !

29 Mart 2006 09:02 haber3.com

Her Balkan ülkesinde -hatta Avrupa ülkesinde- okutulan tarih kitaplarında olduğu gibi, Yunanistan'ın da tarih kitaplarında kahramanlık öyküleri ve mit'leri yer alıyor. Yunanistan'ın 1821'de bağımsızlığını kazanmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanması, tarih kitaplarının en önemli bölümünü oluşturuyor. Mücadele yıllarında Yunan milletinin kahramanlıklarını konu eden tarih kitaplarını inceleyen TO VİMA gazetesi, Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasının 185'inci yıldönümünde Yunanistan'ın "10 büyük Yalanı”nı yayınladı.. Gazetenin yazarlarından Andreas Pappas'ın yaptığı araştırmaya göre işte Yunanlıların yalanları:

1. YALAN: 400 yıllık Osmanlı yönetimi sırasında Osmanlılar, Yunanlıları şiddet yoluyla İslamiyet'i kabul ettirmeye çalıştı: Osmanlılar İslamiyet'i kabul etmeleri için Yunanistan'da kimseyi zorlamadı. Bosna ve Arnavutluk gibi ülkelerde fazla vergi ödememek ya da Osmanlı'da memur olarak çalışabilmek için kendi istekleriyle İslamiyet'i kabul edenler oldu.

2. YALAN: Hıristiyan çocuklar ailelerinden zorla koparılarak ve İslamiyet'i kabul ettirildi ve yeniçeri ocaklarına kapatıldı: Osmanlı ordusu güçlendikçe bir çok Hıristiyan aile çocuğunu yeniçeri kampına teslim etti.

3. YALAN: Yunanlılar, Osmanlı döneminde gizlice dillerini ve Hıristiyanlığı öğrenmek için 'gizli okul ismiyle' okullara gidiyordu: Osmanlı döneminde herkes istediği dilde eğitim görebiliyor, dinini özgürce yaşıyordu.

4. YALAN: Yunan kilisesi Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sert bir mücadele verdi: Osmanlı'ya karşı mücadeleye, bazı din adamları da katılmıştır. Ancak çoğu din adamı İstanbul'un alındığı 1453'ten Yunanlıların 1821 yılındaki ayaklanmasına kadar Osmanlılardan çok Katolikleri düşman olarak görüyordu.



5. YALAN: Yunan ulusu 1821'de Osmanlı'ya karşı ayaklanıp bağımsızlığını kazandı: Ayaklanma anında bastırıldı. 1827'de Fransa, İngiltere ve Rusya bağımsız Yunan devletinin çıkarlarına hizmet edeceğini düşünerek savaşa müdahale etti. Yunanlılar da bağımsız oldu.

6. YALAN: Ayaklanma sayesinde 1881'te Tesalya (orta Yunanistan) bölgesi Yunan topraklarına katıldı. 1897'de Osmanlıların Atina'yı kuşatma operasyonu başarısızlıkla sona erdi. 1920'de Osmanlı toprakları Serv Antlaşması ile paylaşıldı: Bunlar Yunanlılar tarafından değil yabancı devletler tarafından sağlandı.

7. YALAN: Osmanlı'ya karşı sadece Yunanlılar ayaklandı: Bu bölgede yaşayan Arnavut, Sırp, Blah ve Slav kökenliler de ayaklandı.

8. YALAN: Yabancı devletler Yunanlıları çok sevdiği için destek oldu: Bağımsız bir Yunan devletinin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine dair aldıkları güvencelerden sonra savaşa müdahale ettiler. Yunanistan bu nedenle 1910-1920 arasındaki Balkan Savaşları'nda yapılan paylaşmalardan karlı çıkmış; ahalisinin yüzde 40'ı Yahudi, yüzde 25'i Türk ve sadece yüzde 20'si Yunanlı olmasına rağmen Selanik kenti Yunan topraklarına katılmıştır.

9. YALAN: Sadece Yunanlılar vatanlarından oldu: Birçok halk ve millet kendi yurtlarından olmuş; göç etmek zorunda kalmıştı. 19'uncu yüzyılda Girit'in yalnız Rethimno bölgesinde yaşayan Müslüman (Türk) ahalinin sayısı Hıristiyanlardan çok daha fazla olduğunu; Yanitsa (Yenice) kentinin o dönemde Müslüman Osmanlıların en kutsal kentlerinden biri olduğunu; 1913'te Kuzey Yunanistan'daki Kilkis kentinde yaşayan Yunanlıların sayısının toplam ahalinin ancak yüzde 5'ini oluşturduğu gösterilebilir.

10. YALAN: 1. Dünya Savaşı'nda Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda kalan Yunanlılar Helen topraklarından kopartıldı. Bu insanların ezici bir çoğunluğunun anadan-babadan Anadolulu değil; 19. yüzyılın ortalarında kendilerine daha iyi yaşam koşulları aramak için Yunan adalarından ve kuzey Yunanistan'dan Anadolu'ya göç etmiş Helen kökenlilerden oluştuğunu anımsatmakta yarar vardır.


 

Kusursuz bir olay...

400 Sene Sonrasına Mektup


Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebası Cami´nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv´de şöyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı yaptık.

Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.

Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:

"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."



Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

Mustafa Kemal bir köy kahvesine uğramış. Köylü etrafında toplanmış. Kahveci sipariş alıyor. Mustafa Kemal “Evladım benimki sade olsun” demiş. Mustafa Kemal’den sonra kahveci yanındakilerin ve kahvede bulunanların siparişini almış. “Benimki şekerli, benimki orta, benimki sade...” Kahveci siparişi alıyor ama kağıda kaydettiği falan yok. Mustafa Kemal’in dikkatini çekmiş. “Bu kadar siparişi nasıl aklında tutacaksın?” diye sormuş. Kahveci: Paşam seninki sade olacak ya... Gerisini boş ver...” demiş.

http://ekonomi.milliyet.com.tr/piyasalarda-neler-olacak-/ekonomi/ekonomiyazardetay/30.10.2012/1618968/default.htm?ref=bigpara alınmıştır


..

 

.....

 

...