foto1
Ahmet Şerif İzgören Avcunuzdaki Kelebek
foto1
Öğretmene notlar
foto1
Personele Ait Mazeret İzin Onay Belgesi
foto1
Beyin yıkama ve İkna metotları
foto1
Nöbet ve ders dağıtım çizelgesi
Çocuğun tacize uğradığı nasıl anlaşılır Çocuklarda tırnak yeme alışkanlığı Okulda başarının sırrı Çocuğum üstün yetenekli M.E.Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü Güçlü hafıza neyle bağlantılı Son çıkan yönetmelikler Zaman yönetimi Yönetici teftişine istenenler İdareci yıllık çalışma planı Kasla ve kemikle başarılamayan Bunları bilelim Sınıf Yönetimi Motivasyon vieoları.Read More...

Okul yolu

Eğitim ve Öğretim konulu bir site

 Kim bu Eli Cohen?

Arjantin'den Kemal Emin Taybet ismiyle Suriyeli bir işadamı olarak Şam'a döndü. Yüksek sosyeteye girdi. Devletin sırlarını İsrail'e aktardı. Türkiye şimdi iki ülke arasında arabulucu.

Ortadoğu'nun iki ülkesi İsrail ve Suriye şu sıralar, dolaylı yoldan bir diyalog yürütüyor. Bu diyalog yürüten ülke Türkiye. Diyaloga söz konusu olan isim ise bir İsrailli. Şam'da yaşamış bir İsrail casusu. İsrailliler onu, "Şam'daki adamımız" olarak andı.

 

Yaptıkları akla hayale gelmeyecek cinsten. Filmlere konu oldu. Ama hayat hikâyesini okuduğunuzda şaşıracaksınız. Can Dündar Milliyet'te yazdı: 

Kim bu Eli Cohen?

Ortadoğu'dan çok ilginç bir pazarlığın kokusu geliyor.
Pazarlığın orta yerinde Türkiye var.


Konusu ise bir İsrail casusu:

Adı: Eli Cohen...

* * *

10 Aralık günkü Jarusalem Post gazetesi, "İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'a bir mesaj göndererek Eli Cohen'in kemiklerini geri istedi" diye yazdı.

Haberde İsrail tarafının bunu diplomatik yollardan değil, insani temaslarla yaptığı belirtiliyor, ama teması kimin yürüttüğü yazılmıyordu.

Dün, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül İsrail'e uçarken, İsrail gazetesi Haaretz'de yeni bir haber çıktı. Buna göre Tayyip Erdoğan, aralıktaki Şam ziyaretinde Esad'a İsrail'in bir mesajını iletmişti.

Bu mesaj, Eli Cohen'in naaşının iadesi istemiydi.

Gazeteye göre şimdi Gül, Esad'ın bu iadeye ilişkin şartlarını Katzav'a "fısıldayacak"tı. Gazete bu arabuluculuğun, İsrail-Suriye diyaloğu için önemli bir zemin teşkil edebileceğini de yazıyordu.

Şimdi, pazarlığın konusu olan Eli Cohen'i tanıyalım:

Cohen, Halep'ten göçmüş bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İskenderiye'de doğdu. Atak bir gençti. 29 yaşındayken Mossad'dan iş istedi, ancak İsrail gizli servisi, bu zeki gencin, fazla risk alma kapasitesi taşıdığı gerekçesiyle başvurusunu reddetti.
1960'ta Ortadoğu'da sular ısınıp da Arap ülkelerinde çalışacak ajan ihtiyacı doğunca Mossad eski dosyalarda Cohen'in adına rastladı. Arapça konuşan ve Araba benzeyen bu Yahudi genç, ideal ajandı. İşe alındı. Yoğun bir eğitimden sonra kendisine yeni bir kimlik verildi:



Kemal Emin Taybet...

Arjantin'de iş yapacak Suriyeli işadamı kimliğiyle Buenos Aires'e uçarken nereye gittiğini eşi bile bilmiyordu. Kısa sürede oradaki elçilikle teması ilerletti ve yatırım yapmak üzere Suriye'ye davet edildi.

1962'de Şam'a yerleşti. Zengin bir işadamı olarak sosyeteye karıştı. Evinde partiler veriyor, üst düzey dostluklar ve aşk ilişkileri kuruyor, aldığı bilgileri de, odasındaki radyo vericisinden Mossad'a geçiyordu.

* * *

1963'te Baas iktidara gelince Cohen'in önü hepten açıldı. Tanıdıkları, üst düzey görevlere atanmıştı.

O yıl Suriye'nin, İsrail için hayati önem arz eden Ürdün Nehri'nin yatağını değiştirmeye hazırlandığını bildirdi. 1964'te İsrail bölgedeki bütün ekipmanı bombaladı.

Ardından Cohen, Suriye'nin egemenliğindeki Golan Tepelerini ziyaret etti. Sadece üst düzey askerlerin girebildiği bu bölgede fotoğraflar çekti. Hatta casusluk tarihine geçecek bir öneriyle Suriyelilere istihkam mevkilerini ağaçlarla kamufle etmelerini söyledi.

Bu sayede, 1967 savaşında ilkin ağaçlı bölgeleri bombalayan İsrail, Golan Tepelerini iki günde ele geçirdi.

* * *

Sızıntıyı fark eden Suriye, Sovyetler'den yardım istedi. Teknisyenler sızıntının adresini hemen buldu.

Eli Cohen, 1965 Ocak'ında telsiz başında yakalandı.

Sorguda konuşmadı. İadesi için yapılan girişimlere kulak asmayan Suriye, Mayıs 1965'te Cohen'i idam etti.

Cesedi, boynunda İsrail karşıtı bir yazıyla 6 saat Şam'ın en işlek meydanında asılı kaldı.

O günden sonra "Casusların Tanrısı" namıyla ünlenen Cohen, "Şam'daki Adamımız" kitabına ve "Impossible Spy" adlı TV filmine konu oldu.

Belki Cohen'in biyografisine eklenecek en ilginç bilgi, asılışının 40. yıldönümünde kemiklerinin iadesi için, Türkiye'de anti Siyonist sloganlarla iktidar olmuş bir hükümetin Şam'la Kudüs arasında pazarlık yapmakta oluşudur.

www.haber3.com alınmıştır 04 Ocak 2005



Martin Luther, Osmanlı ajanı mıydı?


12.04.2005

OSMAN ÖZSOY

PİRİ Reis'in hazırlayarak kendisine sunduğu dünya haritasına bakan Yavuz Sultan Selim, "Bir hükümdara çok, iki hükümdara az"der.

Osmanlı Devleti o yıllarda, dünyanın her noktasıyla ilgilenen cihan politikası izlemektedir. İşler olup bittikten sonra düşünen değil, dünyayı olmasını istediği gibi şekillendiren devlettir. Dünyanın hiçbir meselesine, bu onların konusu nazarıyla yaklaşmaz.

Dün Milliyet'te Osman Ulagay haklı olarak, Küresel düzeni yeniden biçimlendirme mücadelesinin kızıştığı günümüzde, Katolik Kilisesi'nin oynayabileceği siyasi rolü hafife almamak gerekir. Papalık, küresel düzene egemen olmak isteyenlerin ihmal edemeyeceği bir ağırlıktır, diye yazıyordu.


Papa II. Jean Paul daha ölmeden yerine kimin geçeceği tartışmaları başlamıştı.


Ticari firmaların bile seçilecek papa konusunda lobi yaptığı düşünülürse, dünyanın şu an tartışmasız tek patronu durumundaki ABD'nin bu işte kayıtsız kalması mümkün mü? 

Başkan Bush ve ekibi, dünyada ağırlığı olan siyasi (BM Başkanlığı), ekonomik (Dünya Bankası Başkanlığı), dini (yeni Katolik liderin belirlenmesi ve Ortodoks patriğinin himayesi), jeostratejik (Basra Körfezi, Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve dahası) kritik noktaları kontrol etme çabasında.


Hıristiyanlığı Türkler böldü

AVRUPALILAR'IN "Allah'ın gazabı" olarak adlandırdıkları Türk Hakanı Atilla nasıl ki Roma İmparatorluğu'nu sarsarak Bizans merkezli Ortodoks Kilisesi'nin güçlenmesini sağlamışsa, 16. Yüzyıl'da Avrupa'da gittikçe artan Fransa ve Almanya arasındaki hanedanlık tartışmalarından yararlanmak isteyen Osmanlı Devleti de, uyguladığı siyasetin sosyal ve kültürel sonuçlarıyla Avrupa'yı derinden etkilemiştir.


Nitekim kutsal Roma'nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi'nin yanına Protestan Kilisesi'nin katılması Osmanlı'nın eseri olur. (Beşirli, M., Akademik Araştırmalar Dergisi Sayı: 9-10)

Osmanlı ne yapmıştı?

YENİ papanın belirlenmesindeki seyirci konumumuz bana, tartışmasız 3- 4 asır dünyanın en önemli küresel aktörü olan Osmanlı Devleti'ni hatırlattı.

15 ve 16. yüzyıllarda Türkler'in Avrupa'daki nüfuzu arttıkça ve Avrupalılar Türkler'i daha yakından tanıma fırsatı buldukça, İslam'a olan tutumlarında da değişmeler olur. Tevhid inancı güçlenir. Protestan Hıristiyanlar bir inanç esası olarak, "Allah birdir, sözde tanrılar yoktur" demeye başlar.


(Donovan, Jack, Islam, US, and Yeats' Dilemma.)


Bu ortamda, Almanya'da Katolik Roma Kilisesi'nin birtakım yanlış ve katı uygulamalarına karşı ilk itiraz Martin Luther'den gelir. Onu Fransa'da Calvin ve İsviçre'de Zwingli takip eder.


Batılı bilim adamları, Osmanlı'nın politik himayesinin, Protestanlığın gelişmesine imkân sağladığını kabul eder.


(Susan R., The Promise of Postmodernism for Unitarian Universalist Theology, Journal of Liberal Religion Summer 2002) 
Martin Luther, Türkler'e karşı korunabilmek için onları tanımanın lüzumuna inanır. Halka bu yönde telkinde bulunması birçok kişinin Müslüman olmasına neden olur.


Türkler'in gelmesini ve memleketi idare etmesini isteyenlerin sayısı artar. Luther, 1541'de, "Öğreniyoruz ki, Alman halkı Türkler'e açıkça azizler nazarıyla bakmaktadır.


Türkler kuvvetli ve daima muzafferdir, onların kudreti tamamıyla artıyor. Hem onlara ait dinin, hem de hayat tarzının Allah indinde makbul olduğuna inanıyorlar" der. (Bilgegil, K., Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkarlığı, 1973)


Luther'e destek ...

ORD. Prof. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi adlı kapsamlı eserinde, Feridun Bey'in Münşeatı'nda yer alan tarihi vesikalardan yola çıkarak, Kanuni'nin, Alman İmparatoru Şarlken'i kendi içinden vurmak amacıyla plan yaptığını, Luther'le irtibata geçtiğini, onunla yazıştığını, Papa'ya karşı mücadele başlatması durumunda Osmanlı askerinin karadan ve denizden kendisine yardım edeceğini belgeleriyle yansıtır.

Prof. Kemal Beydilli'nin Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınlarından çıkan, 'Rönesans Papaları ve Osmanlı Münasebetleri' adlı eseri de bu konuda önemli bir kaynaktır.

Asırlarca Hıristiyan dünyanın dini liderleri İstanbul'dan belirlendi. Osmanlı arşivlerini sadece Ermeni iddialarına karşı kendimizi savunmak için değil, bir zamanlar dünyayı nasıl şekillendirdiğimizi bilmek için de gözden geçirmemiz gerekiyor.


Nitekim şu an Osmanlı arşivleri, küresel politikalar izleyen ülkelerin araştırmacılarıyla dolu.


Ne diyeyim...Silkinin, kendinize gelin.
http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=47


Atatürk İsrail'e nasıl bakıyordu

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün İsrail'e bakış açısı nasıldı?
İşte Milli Gazete yazarı Lütfü Özşahin'in kaleminden bu sorunun yanıtı:

Yazı : Lütfü Özşahin 
Kaynak : www.milligazete.com.tr

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar". 

Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin"de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail"in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler. 

İsrail muharref Tevrat-Tora"ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova"nın seçkin kavmi, 

Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev"ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora"nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor.

Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi"nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud"a şöyle bir göz atmak bile yeter. 



Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail"in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir. 

Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. 

Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi"nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti"ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet"in doktoru Yakup Paşa"dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi"den, Menderes"in MİT müsteşarı Behçet Türkmen"e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad"ı Azam"ı Ahmet Salih Korur"a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail"in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk. Cemil Meriç"in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. 

Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye"de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK"yı takip etmek için bile ABD"li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin"de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.


Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? 

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu"da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti"nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin"e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed"in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam"ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı"ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk. 

Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk"ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal"in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? 

İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.

Devamı için tıklayınız


İlk aşıyı kimler buldu

Lale Devri’nde zamanın başkenti Edirne’de yaşayan İngiliz İmparatorluğu Sefiri Edward Montegue’nın eşi Lady Mary Wortley Montegue, 1718 yılında bavullarıyla Londra’ya döner. Britanya adası o yıllarda kıtaları dahi aşan ve toplu ölümlere neden olan çiçek hastalığı salgınıyla boğuşmaktadır. Lady Montegue, belki bütün Britanya İmparatorluğu’nu değil, ancak o an için Kraliyet Ailesi’nin nefes almasını sağlayacak bir formülle yurduna dönmüştür. Lady, eşinin sefaret görevi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tabiplerin çiçek hastalığına çare bulduğunu keşfetmiştir. Önce arkadaşı Sara’ya bir mektupla dönemin ölümcül hastalığı ‘çiçek’ten’ ölenleri sorar. Çaresinin Osmanlı’da bulunduğunu yazar. Dünya tıp tarihine aşı ile ilgili ilk kayıtlardan birini de bu mektupla düşmüş olur. Edirne’de saraylarda çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığına şahit olan Montegue, İngiltere’yi bu hastalıktan kurtaran formülü de götüren isimdir.

Hastalığı geçiren insanların kollarından sıvı alınıp güneşte kurutulduğunu, kuruyan sıvının da sulandırılarak iğneyle cildin çizilip üzerine damlatıldığını anlatır mektupta. Lady, eşinin görevi bittiğinde ise varilasyon adı verilen yöntemle yapılan aşıları ülkesi İngiltere’ye götürür. Aşının ilk defa Osmanlı’dan Batı’ya geçişi de bu şekilde olur. 

Aşı ile tedaviyi geliştirenlerin Türkler olduğunu kanıtlayan ilk belge işte bu hikaye ile kayıtlara geçer.



Aradan bir asır geçer. Louise Pasteur, Fransa’nın ünlü kimyagerlerinden biridir. Kendine ait mütevazı laboratuarında çeşitli çalışmalar yapar. 1885’in Temmuz ayında Fransa’da Jupille isimli bir çocuk, kuduz köpek tarafından ısırılır. Pasteur, laboratuarında ürettiği kuduz aşısını ilk defa bu çocuğa uygular ve başarılı olur. Olay akademik çevreler tarafından duyulsa da, “Kuduz’un da aşısı mı olurmuş!” denilerek tıp otoriteleri tarafından hiçbir destek gelmez. Fransa hükümetinden de destek alamayan Pasteur’e sadece bir kişi el uzatır. O da zamanın Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten başkası değildir. Abdülhamit gelişmelere seyirci kalmayıp Pasteur’u çalışmalarını geliştirmek için İstanbul’a davet eder. Pasteur, ihtiyar olduğunu öne sürerek davete icabet etmez. Fakat Abdülhamit’in, ‘Sana üç adamımı göndersem eğitebilir misin?” ricasını ‘Büyük bir şerefle!’ diyerek kabul eder. Tabii bu dönemlerde kuduz Osmanlı’da ölümlere yol açmakta ve insanlar ölmektedir. 

Abdülhamit hiç vakit kaybetmeden Askeri Tıb Mektebi’nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey’i Pasteur’un yanına gönderir. Gitmeden önce Abdülhamit üç kişiyi yanına çağırarak devletin en yüksek liyakat madalyası olarak bilinen, “ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere” verilen ‘Mecidiye Nişanı’nı’ Pasteur’e vermelerini söyler. Ayrıca Pasteur’e Fransa’da insanların yararına bir ‘Aşı Hayırhanesi’ kurması için de 800 lira gönderir. (O gün o parayla İstanbul’un en gözde semti Bebek’te yaklaşık 160 orta halli ev alınabiliyordu.) Yaklaşık yedi aylık eğitimden sonra, 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. 1888’in Kasım ayında ise Pasteur, Abdülhamit’in de desteğiyle mütevazı laboratuarını genişleterek bir enstitü kurar.


 

 

Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları

Prof Dr. Ahmed Akgündüz

Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ İstanbul Kanununa işaret etmektedir):

“İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.

İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.

İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.

E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî‘ Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.

İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.

İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.

B-74. Ve hamallar na‘lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.

E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, ma’kul üzerine ola[1].

İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.



İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.

İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.

İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.

E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.


E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.

E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.

İ-70. Ve her san‘atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.

İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.

Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur”[2]

[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu daha iyi anlaşılır.

[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.