foto1
İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi
foto1
Açıklamalı ata sözleri ve deyimler
foto1
Biyografiler Ünlü kişiler şahıslar
foto1
İl İl Anadolu efsaneleri söylenceleri
foto1
Okullarda kutlanılan belirli günler ve haftalar
Açıklamalı atasözleri, deyimler, dokuman, bilmece, kantin okul aile birliği servis denetim formları, öğretmen şiir, anı, atama, mevzuat, genelge yönerge duyuru kanun belge Amerika’nın keşfi öğretmene gerekli not link dokuman biyografi Anadolu efsaneleri stresi yenmek verimli ders sınavlar soru yazılı zümre eba plan rehberlik burs aday öğretmen sivil savunma yangın önleme müdür öğretmen denetimi oyun yuz eser güzel sözler Türk devletleri soykırım deprem trafik orucu bozan şeyler üç aylar 54- 32 farz bilmece arşiv gorev dağılımı okulda çocuk oyunları yazılım donanım usb win7 kurulumu.Read More...

Okul Yolu

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

...

.

web

site ekle site ekle

İBN BATTUTA 

Muhammet Bin Abdullah. Ünlü Arap gezgini ve coğrafyacısı(1304–1369) Tanca da(Fas) doğmuştur. Çok iyi bir öğrenim görmüş, genç yaşta dünyayı dolaşmaya başlamıştır. Önce Kuzey Afrika, Mısır, Hicaz, Suriye, Irak’ı sonra İran ve Anadolu’yu, daha sonra da Çin ve Hindistan’ı gezmiş, Afrika’da Nijer'e kadar gitmiştir. İbn Battuta yaptığı bu olağanüstü gezilerini "Seyahatname" adlı büyük eserinde toplamıştır. Çok değerli tarih, coğrafya, ekonomi ve halk bilim bilgileri  ile dolu olan bu kitap, Anadolu Türk Beylikleri hakkında da önemli bilgiler içerir.

İBNİ RÜŞT  EBU VELİT MUHAMMET, 

Arap filozofu (Kurtuba 1126-Merakeş 1198) İspanya 'da Endülüs'te 11.yy.'ın ikinci yarısında başlayarak gelişen akım içinde Aristoteles'e bağlı olarak ortaya çıkan Mesaiciler'in (Peripatik'ler) en son ve en yetkin filozofu. Batı düşünce tarihinde Aristoteles'in en büyük açıklayıcıları arasında yer alır. Bunun için "Ortaçağ'ın ne büyük Aristo târihi olarak kabul edilir. Kurtuba'da bir kadı ailesinden gelmektedir. Kadı olarak yetişti. Büyük babası gibi baş yargıç oldu. Öğrenimi zamanın en iyi hocaları elinde mantık, ilahiyat, hukuk,(fıkıh) tıp, matematik, astronomi ve felsefe dallarında oldu.28 yaşına geldiğinde Fas'a Marekaş kentine bir gezi yaptı. Bu geziden dönüşünde Külliyat adlı ünlü tıp kitabını yazdı. O sıralarda Fas'ta Muvahhidi hükümdarı Emir Ebu Yakup Yusuf veziri de bilgin İbni Tufeyl idi. İ.Tufeyl'in önerisiyle Emir Yusuf   İbni Rüşt'ü sarayına çağırdı. Aristoteles’in eserlerinin karanlık kalmış yanlarını açıklamakla görevlendirildi. İbni Tufeyl görevinden ayrılınca onun yerine geldi.(1182)

İbni Rüşt en sağlam dayanak olarak bilim ve felsefeyi görür. Ölümünden önce baskılarla ayrıldığı saraya dönmesi için çağrılmışsa da o köşesinde kalmayı tercih etmiştir.


Eserlerinin incelenmesi sonucunda Aristoteles'in  üzerinde derin incelemelerde bulunduğu görülür. Tüm çalışmalarda Aristoteles'e bağlı kaldı.(Bu yüzden İ.Gazali tarafından kâfirlikle hükmolunmuştur).

  İBN-İ SİNA ( 980 – 21 Haziran 1037 ) 

Hicrî 370, milâdî 980 senesi Ağustos ayında, günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan Belh şehrinde dünyaya geldi. O tarihlerde Belh, Sultan Gazneli Mahmut’un yönetiminde idi. Daha sonraki yıllarda ise Selçuklu İmparatorluğu’nun hâkimiyetine geçti. Şehrin sâkinleri, 20 yüzyılın başında, yakınlarında kurulan Mezar-ı Şerif’e göç edince, Belh, küçük bir kasaba hâline dönüştü.

Belh, muhteşem bir şehir durumunda iken, İslâm kültür ve medeniyetinin gelişmesine katkıda bulunan pek çok ilim adamının yaşadığı bir yerleşim merkezi idi. Hazret-i Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin babası olan ve 1160 – 1231 yılları arasında yaşayan Sultânü’l – Ulema (âlimlerin Sultanı) Bahaeddin Veled, 711 – 783 yılları arasında yaşayan İbrahim Edhem Hazretleri ve 980 – 1037 yılları arasında yaşayan İbn-i Sînâ… ve diğerleri gibi. Eserlerini Arapça yazdığı için İbn-i Sînâ’nın Arap milletinden olduğunu söyleyen batılı yazarlar vardır. Bazı eserlerini de Farsça kaleme aldığı için ülkemizde yayınlanan bazı ansiklopedilerde, İranlı olduğu belirtilir. Daha 17 yaşında bir delikanlı iken Buhara hükümdarının tedavisini başarıyla gerçekleştirdi. ”Kanun” isimli tıp kitabıyla ün saldı. Bu kitap Avrupa Üniversitelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutuldu. İbni Sina görüşlerinde deney ve akla dayanan, duyularla elde edinilen akıl verilerini akıl ilkelerine göre değerlendiren, açıklayan bir anlayış sahibidir. Batılılar O’nu Avicenna ismi ile anarlar. Yalnız doğuda değil, Orta Çağ Avrupa’sında da en büyük tıp bilgini olarak kabul edilir. En meşhur eseri: el – Kanun fî’t – Tıp adı ile kaleme aldığı beş ciltlik tıp kitabıdır. Bu eser, on ikinci asırda Lâtince’ye, on yedinci asırda Fransızca ’ya çevrilerek üniversitelerde mecbûrî ders olarak okutuldu. Kitap, on sekizinci asırda Türkçe ’ye çevrildi.


İbn-i Sînâ, yalnız tıp alanında değil; felsefe, İslâmiyet, matematik, mantık, astronomi, farmakoloji olarak adlandırılan ilâçlarla canlılar arasındaki etkileşimi inceleyen ilim dalında, fizik, kimya, jeoloji, musîkî ve edebiyat sahasında, âlim mertebesinde bilgi ve söz sâhibi idi. Henüz on yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Değişik hocalardan fıkıh, kelâm ve felsefe üzerine dersler aldı. Farabi’nin eserlerinden yararlandı. On yedi yaşında iken, dönemin Buhara Prensi Sâmânoğlu Nuh’u, yakalandığı amansız hastalıktan kurtardı. Bu başarısı sebebiyle saray kütüphanesine memur olarak tayin edildi. Her türlü ihtiyaçları karşılanacak şekilde maaşa bağlandı. Tefekküre vakit ayırıp, akıllara durgunluk veren enerjisi ve ısrarlı didinişleri ile daha yirmi beş yaşında iken âlim mertebesine yükseldi. İrfan sahasının genişliğini gösteren eserleri incelendiğinde O’nun âlim bir doktor, sistemler koyan bir filozof, keşifler yapan bir farmakolog, müthiş bir riyâziyeci, kudretli bir mantıkçı, engin bir din âlimi olduğu anlaşılır.

İbn-i Sînâ, ilmi ile olduğu kadar ahlâkı itibariyle de mümtaz bir şahsiyettir. İftiralar sebebiyle hayatının bir bölümünü hapishanelerde ve sürgünlerde ezâ ve cefâ içerisinde geçirdi. Kendisine yapılan haksızlıkların intikamını alma imkânlarına sâhip olmasına rağmen, buna tenezzül etmedi. Bilgisini, ilmini ve maharetini, insanların iyiliği ve huzuru yolunda cömertçe kullandı. Akıl hastaları o devrin Avrupa’sında, karanlık mağaralarda öldüresiye dövülmek suretiyle tedâvi ediliyordu. İbn-i Sînâ, dünyada ilk defa bu metodun yanlış olduğunu, insanca muamele etmenin daha faydalı sonuçlar doğuracağını iddia ve ispat eden kişidir.

İbn- Sînâ, başta İmam-ı Gazâli olmak üzere, bazı İslâm âlimleri tarafından sapkın olmakla, dîne aykırı davranışlar içerisinde bulunmakla suçlandı. Ömrünün son dönemlerinde bu düşünce ve davranışlardan vazgeçtiği, tövbe ettiği bilinmektedir. O’nun bu hâlini, “olağan üstü zekâsının (dehâ ile cinnet arasındaki) med – ceziri” olarak değerlendirmek mümkündür.

Kısa ömrünün son dönemlerinde yazdığı eserlerde, şu cümlelere yer vermiştir: “Biz beşeriz. Sen bizim tövbemizi kabul et Ya Rabbi !” - “ Kalbinde, senin azâmetinden başka sevgi bulunduran kalp, hastadır.” —Ya Rabbi ! Fitneden sana sığınırım. Senden yüz çeviren kalpleri kendine çevir. Eğer nefislerimizin hastalığını ve körlüğünü sen iyi edip şifâya erdirmez isen, Senden başka kime mürâcaat edebiliriz ki ?” 
Batılı âlimler, bir türlü yenemedikleri sahte gururları ile hurâfeler içinde boğulup bâtıla meylederken O, ilimde ilerledikçe mutlak kudrete yaklaşıyor, O’na teslim oluyordu.

İlk olarak hastalıkların insandan insana bulaşmasını sağlayan mikrobun varlığını dile getiren olmakla birlikte ruh hastalıklarını yine tedavi etmeyi başarmıştır. Ancylostoma hastalığını ilk bulan o dur. Kanun adlı eserinde bağırsak kurtlarından oluşan bu hastalıktan bahsetmiş ve bu kurda yuvarlak kurd adını vermiştir. Bu hastalık hakkında 1922 yılına kadar 50.000 eser ve makale yazılmıştır. Amerika’da Rokofeller şirketi tüm bu yayınları toplamış ve bu hastalığı keşfetme şerefinin İbn-i Sina’ya ait olduğunu itiraf etmiştir.

Tıbbı Calinus diriltti, dağınık halde idi. Razi topladı, noksanları İbn-i Sina tamamladı sözü eskiden beri söylenir.

Elli yedi yıllık hayatında iki yüz elliden fazla eser kaleme aldı. Eserlerinin çoğu günümüze ulaşmamıştır. Günümüze ulaşan eserleri büyüklüğünü ve tâkip ettiği yolu anlamak için yeterlidir. Doğuda; tıp, felsefe ve ilâhiyat alanlarında İbn-i Sînâ’nın çağlar boyunca süren ağırlığı, İslâm düşüncesinde bu gün canlı bir şekilde devam etmektedir. 

O’na göre bütün varlıkları tek ve en yüce güç olan Allah (cc) yaratmıştır. Cenab-ı Allah, bütün vasıflarıyla tektir. Ölüm; bedenlerin, kendilerini yaradana dönüşüdür. Ruh bir mânevî cevherdir, yok olmaz. Bedenin ölümünden sonra da varlığını sürdürür. 
İbn-i Sînâ’ya göre psikoloji; metafizikle fizik arasında bağlantı kuran bir ilim dalıdır. Metafizik, asla ait olan en temel konuları inceler. O’na göre düşünen nefs, faal akıl yoluyla Allah’a bağlanır. 
Himayesine girdiği hükümdar Alâü’d – Devle ile birlikte çıktığı sefer sırasında hastalandı. Kendi kendini bir müddet tedâvi etti ise de bağırsaklarındaki mikrobik hastalığın gelişmesini önleyemedi. Günümüzde, İran sınırları içerisinde bulunan Hemedan şehrinde toprağa verildi.

Ülkemizde, beş adet büyük hasta hâne, İbn-i Sînâ adını taşımaktadır. O’nun adı aynı zamanda yüzlerce okulun da adıdır.

İBRÂHİM ALEYHİSSELÂM 

Kur'ân-ı kerîm'de ismi bildirilen peygamberlerden, ülülazm adı verilen altı peygamberden biri olup, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür. Allahü teâlâ ona Halîlim (dostum) buyurduğu için Halîlullah veya Halîlürrâhmân olarak bilinir. Babası mümin olan Târûh olup, annesi Emine’dir. İbrâhim aleyhisselâm, peygamber efendimizin dedelerindendir. Çünküilk oğlu İsmâil aleyhisselâm Arapların, ikinci oğlu İshâk aleyhisselâm da İsrâiloğullarının ceddi yâni dedesidir. Keldâni memleketi olan Bâbil'in doğu tarafında ve Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki bölgede doğdu. Yüz yetmiş beş yaşındayken Kudüs'te vefât etti.

İbrâhim aleyhisselâm annesi Emîle veya Ûşâ hâmileyken, babası Târûh vefât etti. Annesi, amcası olan Âzer ile evlendi.

Âzer üvey babası ve amcası olup putperestti. Geçimini put yapıp satarak temin ederdi
Tefsir âlimleri, En’âm suresinin Âzer'in ismi geçen 14.âyetini tefsir ederken, Âzer’in hazret-i İbrâhim'in amcası ve üvey babası olduğunu açıkça belirtmişlerdir. ZîrâPeygamberimizin baba ve dedeleri Âdem aleyhisselâmdan beri hep mümindi. Kur’ân-ı kerîm'de meâlen;" Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır." (Şu'arâ suresi:219) buyrulmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken, Peygamberimizin bütün ana ve babalarının, mümin olduğunu anlamışlardır. Abdullah ibni Abbâs'ın bildirdiği hadîs-i şerîfte de: "Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni temiz babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum." buyuruldu.

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden anlaşıldığı ve binlerce İslâm kitabında yazıldığı üzere Peygamber efendimizin anaları ve babaları arasında bulunmakla şereflenen bahtiyarların hepsi, zamanlarının ve memleketlerinin en asîl,en şerefli, en güzel ve en temiz kimseleriydi. Hepsi de aziz ve muhteremdiler. İbrahim aleyhisselâm ın babası Târûh da böylece mümin, yani inanmıştı. Kötü ahlâktan, adi ve çirkin sıfatlardan uzaktı.

Nûh aleyhisselâmdan çok sonra Bâbil'de hüküm süren, yıldızlara ve putlara tapan Keldâni kavminin o devirdeki kralı olan Nemrûd,insanları kendine ve putlara taptırıyordu. Bir gece gördüğü rüyâyı, müneccimler; "Doğacak bir erkek çocuğun yeni bir din getireceği ve onun saltanatını yıkacağı." şeklinde tâbir edince,Nemrûd yeni doğan erkek çocukların öldürülmelerini ve hâmile kadınların hapsedilmelerini emretti. O sırada hazret-i İbrâhim'e hâmile olan annesi, amcası Âzer'le evliydi. Görünüşte hâmileliği belli olmadığı için fark edemediler, kocasına da; "Çocuk doğunca oğlan olursa, kendi elinle Nemrûd'a teslim eder mükâfat alırsın" dedi. Annesi zamanı gelince de şehir dışında bir mağarada doğum yaptı ve Âzer'e çocuğun doğup öldüğünü söyledi. Oğlunu mağarada gizledi ve orada büyüttü. Yanına gittiğinde onu parmağını emerken bulur ve doymuş görürdü. Parmaklarından süt ve bal gelirdi. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâm göndererek bu gıdâları Cennet'ten parmaklarına akıtırdı.

İbrahim aleyhisselâm büyüyüp, mağaradan çıkınca, güneşe, aya, yıldızlara ve kâinata bakarak bunları yaratanın eşi ve benzeri olmayan bir yaratıcının olduğunu anladı. Keldâni kavmine gelerek, taptıkları putların ve yıldızların ilâh olmadığını, anlayabilecekleri açık delillerle anlattı. Bâbil halkı çocuk yaşta olan ve putlarına karşı çıkan hazret-i İbrahim’i üvey babası Âzer'e şikâyet ettiler. Azer, İbrâhim aleyhisselâm azarlayarak bu işten vazgeçmesini istediyse de İbrâhim aleyhisselâm onun sözlerine hiç aldırmayıp; "Benden delil isteyin göstereyim. Bana hidâyet veren, doğru yolu gösteren Allahü teâlâ beni sizden ayırdı. Sizin içinde bulunduğunuz sapıklığa düşürmedi. Sizi ve putlarınızı sevmiyorum." dedi. Putlara tapmanın mânâsız olduğunu Âzer'e de söyledi. Azer hiddetlenip İbrâhim aleyhisselâm ın yanından uzaklaşmasını istedi.

Genç yaştayken Keldânî kavmine peygamber olarak gönderilen ve kendisine on sayfa (forma) kitap verilen İbrâhim aleyhisselâm,Allahü telalânın emriyle büyük-küçük herkesi Allahü telalâya îmân etmeye çağırdı. İnsanlara topluca ve açık bir tebliğde bulunmayı, putların mânâsız ve âcizliğini,onlara tapmanın sapıklık olduğunu gâyet açık bir şekilde göstermek istedi.O zaman Keldânî kavmi,bir gün bayram yapmak üzere bir yere toplandı. Onlar gittiği zaman İbrâhim aleyhisselâm ın üvey babası ve puthânenin bekçisi olan Âzer onu da bayram yerine gitmeye zorladı.İbrâhim aleyhisselâm hasta olduğunu söyleyerek gitmedi. İnsanlar bayram yerinde toplandıkları zaman,yetmiş kadar putun bulunduğu puthâneye girdi. Getirdiği bir balta ile bütün putları kırıp.parça parça etti.Sadece en iri putu kırmadı ve baltayı bunun boynuna asarak, oradan uzaklaştı. Keldânî kavmi bayramdan dönünce,puthâneye girip, putların kırılıp parça parça edildiğini görüp,şaşırdılar.Bunu kim yaptı,diye bağırmaya başladılar.Bu işi,İbrâhim yapmıştır, diyerek onu yakalayıp halkın önünde sorguladılar." Ey İbrâhim! Putlarımızı sen mi kırdın?"  deyince, İbrâhim aleyhisselâm,bu işi olsa olsa;" Ben varken bu küçük putlara niçin tapıyorlar!" diyen şu iri put yapmıştır,demiştir. "Siz ona sorunuz." deyince, putperestler;" Putlar konuşmaz ki,sen bize ona sor diyorsun!" dediler.Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm;"O hâlde daha kendilerini kırılmaktan kurtaramayan,size hiçbir faydası olmayan bu putlara ilâh diyerek niçin tapıyorsunuz?Hâlâ akıllanmayacak mısınız?Size ve bu taptığınız putlara yazıklar olsun!" dedi.Putlarını İbrâhim aleyhisselâm ın kırdığını anlayan Keldânî kavmi,onu hapsettiler.Durumu da ilâhlık iddiâsında bulunan kralları Nemrûd'a bildirdiler.

Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâm yanına getirmelerini emretti. İbrâhim aleyhisselâm Nemrut’u Allahü telalâya îmân etmeye dâvet etti.Nemrûd,bunu reddettiği gibi, İbrâhim aleyhisselâm ın kendisine secde etmesini istedi.Secde etmeyince,hapsettirdi ve ateşte yakılmasını emretti.Günlerce yığılan odunlar ateşlendi.Şiddetinden yanına yaklaşamadıkları ateşe hazret-i İbrâhim'i mancınıkla attılar.Ateşe atılırken;"Hasbiyallah ve ni-mel vekil",yani "Bana Allah'ım yetişir.O ne iyi vekildir,yardımcıdır." dedi.Ateşe düşerken Cebrâil aleyhisselâm gelip;"Bir dileğin var mı?diye sorunca;"Var,fakat sana değil,Rabbim beni görüyor,biliyor." dedi.Onun bu hâli Kur'ân-ı kerîm'de övülüyor ve "Sözünün eri olan İbrâhim." buyruluyor.Allahü teâlâ,Kur'ân-ı kerîm'de meâlen ateşe; "Ey ateş! İbrâhim'e karşı serin ve selâmette ol!"  (Enbiyâ suresi:69) diye emretti.Ateşin içi yemyeşil bir bahçe kesildi.  Cebrâil aleyhisselâm da kendisine arkadaş oldu. Cennet'ten gömlek ve yaygı getirdi ve onu Cennet nîmetleri ile doyurdu.Ateşte yedi gün kaldığı rivâyet edilir. Ateş sönünce mûcizeyi gözleriyle görenlerden kardeşi Haran,amcasının kızı ve sonra hanımı olan hazret-i Sâre ve bâzı kimseler îmân ettiler. İbrâhim aleyhisselâm ateşten kurtulduktan sonra Keldâni kavmini bir müddet daha îmâna dâvet etti.Fakat zâlim Nemrûd ve putperest ahâli küfürlerinden vazgeçmediler.Allahü teâlâ,Nemrûd ve kavmine sivrisinekleri musallat etti.Sinekler onların kanlarını emdiler ve kuru kemik hâline getirdiler. Sineklerden birisi de Nemrûd'un burnundan girip beynine yerleşti.Uzun zaman azap ve ıstırap verdi.Hattâ başını tokmakla döğdüre döğdüre öldü. Allahü teâlâ, tanrılık iddiâ eden Nemrut’u en âciz mahlûklarından birisi olan sivrisinekle cezalandırdı.

İbrâhim aleyhisselâm Allahü telalânın emriyle Babil’den Harrân'a (Urfa'nın güneyinde bir yer) hicret etti. Bu yolculukta kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâm, hanımı Sâre Hâtun ve diğer inananlar da bulundular. Harrân’da bir müddet kaldıktan sonra, Şam’a, oradan da Mısır'a gitmek üzere yola çıktı. Bu yolculuk esnâsında kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâm’ın Sedûm bölgesi ahâlisinde peygamber olarak vazîfelendirildiği bildirildi. Lût aleyhisselâm’ın Sedûm'a hareketinden sonra, Mısır’a giden İbrâhim aleyhisselâm rivâyete göre bu sırada otuzsekiz yaşındaydı.

Mısır'a gittiği sırada Sinan bin Ulvan adlı zâlim bir Firavun vardı. İbrâhim aleyhisselâm ve hanımı hazret-i Sâre'nin Mısır'a geldiğini haber alan Firavun, zorbalık yaparak Sâre'yi almak istedi. Bu zâlim hükümdâr hazret-i Sâre'yi sarayına çağırttı. Ona musallat olmak isteyince nefesi kesilip elleri ve ayakları tutmaz hâle geldi. Bu hâline pişman olup, musallat olmaktan vaz geçti. Hazret-i Sâre’den, onun düştüğü fecî hâlden kurtulması için duâ etmesini istedi. Hazret-i Sâre, hükümdârı bu kadın öldürdü, diye suçlanmasından korktuğu için, duâ etti. Tekrar eski hâline dönen Firavun, Hacer adında bir câriyeyi hazret-i Sâre'ye hediye etti. Bu hâdiseden sonra İbrâhim aleyhisselâm hanımı Sâre ve hediye edilen Hacer Hâtunla birlikte Mısır'dan ayrılıp, Filistin’e gitti. Filistin topraklarında ıssız ve kupkuru bir yer olan Sebû'ya yerleşti. Bir müddet burada kaldı. Zamanla çok mala kavuştu. Yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları vâdileri ve ovaları doldurdu. Çok zengin oldu. Sebû denilen yere sonradan gelip yerleşen insanların İbrâhim aleyhisselâmı incitmeleri üzerine oradan ayrılıp, Şam tarafında Kıst adlı yere göçtü. Çok cömert olan  İbrâhim aleyhisselâm insanlara çok ikrâmlarda bulunurdu.


İbrâhim aleyhisselâm,çocuğu olmadığı için hanımı hazret-i Sâre'nin isteği ve izniyle hazret-i Hacer'le evlendi.Bu evlilikten İsmâil aleyhisselâm doğdu.Muhammed aleyhisselâm’ın nûru hazret-i Hacer vasıtasıyla İsmâil aleyhisselâma intikâl ettiği için,hazret-i Sâre'nin kalbinde hazret-i Hacer'e karşı gayret hâsıl oldu. İbrâhim aleyhisselâm,hazret-i Sâre'yi üzmemek için Allahu telalânın emriyle hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil'i (aleyhisselâm) yanına alarak,o zamanlar ıssız ve susuz bir yer olan Mekke'ye götürdü.Onları oraya bırakıp,Şam diyârına geri döndü.Hacer annemiz ve oğlu İsmâil aleyhisselâm oradayken,mübârek Zemzem suyu yerden fışkırarak çıktı.

İbrâhim aleyhisselâm, daha önce bir oğlum olursa, Allah yoluna kurban edeceğim, diye adakta bulunmuştu. İbrâhim aleyhisselâm, hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil aleyhisselâmı ziyâret için Mekke'ye geldiği sırada, üç gün üst üste gördüğü bir rüyâ üzerine İsmâil aleyhisselâmı kurban etmek istedi. Tam kurban etmek üzereyken, Allahu teâlâ İbrâhim aleyhisselâma rüyâsında sadâkat (bağlılık) gösterdiğini bildirerek kurbanlık bir koç ihsân etti. Böylece İsmâil aleyhisselâm, kurban edilmekten kurtuldu. Allahu teâlâ, İbrâhim aleyhisselâma ihtiyar yaşında hazret-i Sâre'den İshâk isimli oğlunu ihsân etti. İbrâhim aleyhisselâm bir kaç defa hazret-i Hacer'i ve oğlu İsmâil aleyhisselâmı ziyâret etti. Bir defâsında oğlu İsmâil ile birlikte Beytullah'ı (Kâbe-i muazzamayı) inşâ etti. Cennet yâkutlarından Hacer-ül-Esved adlı siyah taşı Cebrâil aleyhisselâm’ın bildirmesiyle alarak, Kâbe-i muazzamanın duvarına yerleştirdi. Kâbe duvarını örerken, şimdi Makâm-ı İbrâhim denilen taşın üzerine bastı. Kâbe’yi yapıp bitirince, Allahu telalânın Cebrâil aleyhisselâm aracılığıyla bildirdiği gibi, İsmâil aleyhisselâm ve Mekke'de yerleşmiş olan Cürhümlülerle birlikte hac ibâdetini yaptı.

İsmâil aleyhisselâm la haccın rükünlerini yerine getirdikten sonra, oğluna Kâbe'ye bakmasına ve onu koruması için tembihte bulundu. Şam'a gitmek istedi. Gitmeden önce Arafat'a çıkıp, İsmâil aleyhisselâm’ın evlâdına duâ etti ve Şam'a döndü. Ertesi sene hac mevsiminde hanımı hazret-i Sâre ve oğlu İshâk aleyhisselâmı da alarak Mekke'ye geldi. Hac ibâdetini yaptıktan sonra, birlikte Şam'a döndüler.

İbrâhim aleyhisselâm, vefât etmeden önce oğlu hazret-i İsmâil'e şu vasiyette bulundu:"Ey oğlum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâm’ın nûrudur. Bütün baba ve dedelerimizin vasiyeti, bu nûru iyi muhâfaza edip, ehline teslim etmektir. Bu mübârek nûru iyi muhâfaza et. Nikâhlı, afîf ve temiz kadınlara teslim eyle. Evlâdına da böyle vasiyette bulun."dedi. Yüz yetmiş beş yaşında hazret-i Hacer ve hazret-i Sâre'den sonra Kudüs'te vefât etti. Kudüs civârında Habrun kasabasında bir mağaraya defnedildi. Bu kasaba, İbrâhim aleyhisselâm’ın Halîl (Allahu telalânın dostu) ismine izâfeten Halîlurrahmân ismiyle meşhurdur. Hazret-i Lût, hazret-i İshâk ve hazret-i Yâkûb ile pek çok peygamberin bu beldede bulunduğu rivâyet edilir. Müslüman hükümdârlar oradaki mescitleri ve türbeleri kendi devirlerinde tâmir ettirmişlerdir. Halîlurrahmân’daki mescit ve türbeleri ise son olarak Osmanlı Sultânı İkinci Abdülhamit Han tâmir ettirmiştir.

İbrâhim aleyhisselâm ülülazm peygamberlerin ikincisi olup,Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra bütün peygamberlerden ve resûllerden üstündür. İbrâhim aleyhisselâmdan sonra gelen bütün peygamberler onun neslindendir.


Allahu teâlâ hazret-i İbrâhim'i ilâhî sırlara vâkıf kıldı ve onu, ateşe atıldığında nefsiyle, oğlu hazret-i İsmâil'i Allah için kurban etmesini bildirip evlâdı ile malı ile imtihân etti. Malı ile imtihân edilmesi şöyle olmuştur: O kadar zengindi ki, sadece sığırları yarım milyon olup, davarları, ovaları ve vâdileri dolduruyordu. Cebrâil aleyhisselâm insan sûretinde gelip;"Ya İbrâhim, bu sürüler kimindir?" deyince;"Allah'ındır fakat benim elimde emânettir. Allahu teâlâyı tespih et, ismini an, onu zikret, bu sürülerin hepsi senin olsun." diyerek bütün malını bağışladı. Cebrâil aleyhisselâm kendini tanıtınca, hazret-i İbrâhim;"Ben Allah için bağışladığımı geri alamam." diyerek bütün malını satıp, Allah yolunda sarf etti.

Hazret-i İbrâhim kendisine nâzil olan (indirilen) emir ve yasakları tamâmen halka bildirdi.Allah'tan başka şeylere tapmanın bâtıl (geçersiz) olduğunu çok açık bir şekilde anlattı.Şirke (Allah'a ortak koşma) yol açacak kapıların hepsini kapattı.
Çocukluğundan ölümüne kadar hak din üzere olduğundan ve insanlara dîni bildirdiğinden dolayı, onun milletine işâret için Kur'ân-ı kerîmde "Hanîfen" (hak din üzere bulunanlar) diye zikredilmiştir. Hazret-i İbrâhim'in husûsiyetleri Kur'ân-ı kerîmde Nahl suresi 120,121,122. âyetlerde bildirilmektedir. Misâfirperverliği ve cömertliği dillerde dolaşırdı. Misâfir olmayınca yemek yemez, bir misâfir bulmak için uzaklara giderdi. Bu vasfından dolayı ona Ebû'd-Düyûf (misâfirler babası) adı verilmişti. Kıblesi Kâbe idi. Namaza durduğu zaman kalbinin coşması, hışırtısı çok uzaklardan duyulurdu.

İbrâhim aleyhisselâm’ın Mûcizeleri :

  1. Nemrut tarafından ateşe atılmasına rağmen ateş onu yakmadı

2.Parçalara ayrılarak ayrı ayrı yerlere bırakılan kuşlar Onun çağrısı ile bir araya gelip tekrar canlandı.

  1. Yakacak bulamayan halkın isteği üzerine toplanan taşları Allah’ın izni ile yakarak birçok insanın iman etmesine sebep oldu.

4.Yabani ve yırtıcı hayvanlarla konuşurdu.

  1. İbrâhim aleyhisselâm duvarların ve dağların arkasını da görürdü. Bu mucizesi Mısır'a gittiğinde zevcesi hazret-i Sâre'ye musallat olmak isteyen zamânın kralı Firavun, hazret-i Sâre'yi sarayına alınca, İbrâhim aleyhisselâm dışardan içeriyi seyretmiştir. Sarayın duvarları ona cam gibi olmuş ve gözünden perde kaldırılmıştır.Böylece hazret-i Sâre'ye el uzatmaya kalkışan Firavun'un ellerinin kuruyup,ayaklarının tutmayarak yere yıkıldığına şahit olmuştur.
  2. İbrâhim aleyhisselâm’ın bastığı taşın üzerinden ağaç bitip yeşermiştir.Bu istek dîne dâvet ettiği bir beldenin ahâlisinden gelmiş,duâsı üzerine mûcizeyi göstermiştir.
  3. Olduğu yere güzel kokular yayılmasına vesile olurdu.Uzun süre bu koku oradan kaybolmazdı.Oğlu Hz.İsmail de onun evine geldiğini bu güzel kokudan anlardı.


İbrâhim aleyhisselâm’ın dîni: İbrâhim aleyhisselâm’ın dîni,Hanîf dînidir.Yanlış ve sapık olan şeye hiç dalmadan doğruya yönelen mânâsınadır. İbrâhim aleyhisselâm,Kaldânî kavminin taptığı putlara aslâ tapmayıp,onları aşağılayıp,Allahu teâlâya ibâdet ettiği için,Hanîf denilmiştir.Ayrıca,kendiside eğrilik bulunmayan dosdoğru olan din mânâsında da Hanîf dîni denilmiştir.Peygamber efendimize peygamberlik bildirilmeden önceki Araplardan birçok kimse Hanîf dînine mensuptu.

İbrâhim aleyhisselâma bildirilen Hanîf dîninin esaslarından bâzıları şunlardır:Kimse kimsenin günâhını yüklenmez.Kimse başkasının günâhından sorumlu olmaz.İnsanlar âhirette ancak ihlâsla işlediği sâlih amellerinin ve niyetlerinin faydasını görürler.Her  insanın hayır ve şerden ibâret olan ameli kıyâmet gününde mizânında görülecektir.İnsana çalışmasının karşılığı tam olarak verilecektir.

İBRAHİM MÜTEFERRİKA 

İlk Türk basımevinin kurucusu (1674–1745) Macar asıllı olan İbrahim Müteferrika. Erdelli bir Hıristiyan Macar ailesinin oğlu olan İbrahim Mütefferika 'nın asıl adı bilinmemektedir. Vaiz yetişmek üzere, Calvinci olduğu söylenen ama gerçekte Unitarianların yönettiği Koloszvar Koleji'nde Tanrıbilim okudu (1689)Erdel'de çok sayıda taraftarı olan Unitarianlar ,teslis inancını ve İsa'nın Tanrılığı'nı kabul etmiyorlardı. Bu inanlarından ötürü de Katolikler, Lutherciler ve Calvinciler tarafından Hristiyanlığa karşı, İslamiyet’e yakın sayılıyorlardı. Osmanlı desteğindeki Orta Macaristan İmre Thököly'nin Avusturya'ya karşı düzenlediği ayaklanmaya katıldı. Ayaklanmanın başarısız olması üzerine o sıralarda Koloszvar 'a yakın bir yerde bulunan bir Osmanlı birliğine katıldığı ve İstanbul'a getirildiği  sanılıyor.(1692).Burada Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenmiş, çalışkanlığı ve kıvrak zekası sayesinde hızla yükselerek, çeşitli devlet kademelerinde çalışmıştır. Sadrazam Nevşehirli İbrahim paşanın desteği sayesinde Avrupa'dan makine ve kalıpları getirilen basımevini 1726 da sultan Ahmet'teki evinde kurmuştur.İlk basılan kitap Arapça-Türkçe bir sözlüktür. Daha sonra bazı tarih ve coğrafya kitaplarıma basılmıştır. Bu arada el yazmaları ile uğraşan hattatların çıkarlarının zedelenmemesi için basımevinin dinsel eser basmaması doğrultusunda bir karar da alınmıştır. Aynı zamanda yazar olan İbrahim Müteferrika "Risale-i İslamiyye"  adlı bir yapıtı vardır.

İBRAHİM VEFA EFENDİ 

Besteci Bursa 1871-Yemen 1903 Harbiye'yi bitirdi. Teğmenlikle atandığı Şam'da Mısırlı İbrahim'in kardeşi Udi Selim'den müzik dersleri aldı. Kıdemli yüzbaşı rütbesinde iken Yemen'de Şekare Savaşı'nda şehit oldu. Kendinden başka hiçbir bestecinin kullanmadığı "ahen-i tarab" ve "gülşen-i Vefa"adlarıyla iki makam yapan sanatçının 13 ü peşrev ,25 i saz semaisi,4 ü beste 1. i ağır ve 2 si yürük semai olmak üzere 76 eseri vardır.

İBRAHİM ÇALLI 

Ressam Denizli/Çal 1882-İstanbul 1960)Çal ve İzmir’deki öğreniminden Sonra İstanbul'a geldi. Çeşitli İllerde çalıştı.Desenlerini gören Şeker Ahmet Paşa nın yardımıyla 1906 da Sanayii Nefise Mektebi'ne girdi. Öğrenimini tamamlayıp 1910 da açılan Avrupa sınavını kazanarak gittiği Paris'te Cormon Atelyesi'nde dört yıl çalıştı.1914 te Birinci Dünya savaşı nedeniyle yurda döndü. Sanayii Nefise Mektebi'ne öğretmen oldu. Burada Şeref Akdik,Elif Naci,Mahmud Cuda gibi ressamların öğretmeni oldu.1947 de bu görevden emekliye ayrıldı. Çağdaş Türk resim sanatı çevrelerinde sanatı ve kişiliğiyle efsaneleşti. Bohem yaşantısı, desenden çok renkçi anlayışıyla işlediği çarpıcı resimleriyle ünlendi.1914 dönemi izlenimcileri arasında yer alan sanatçının biçeminde 1924 te değişiklik izlendi.İstanbul'a gelen Beyaz Rus Ressam Alexis Dritchenko'nun İstanbul izlenimlerini işlediği resimlerinden etkilendi.Bu etkileşimle bir çeşit dışavurumculuğu uyguladığı Mevleviler dizisi'ni  üretti. Portre, natürmort, manzara,büyük kompozisyon türündeki   resimlerin yanısıra Türk resminde "Çıplak kadın" motifini işleyen ilk örnekleri verdi.Son yıllarında özellikle çiçek resimleri üretti.

Resimlerinde desen ve kuruluş düzeni açısından bir yetersizlik sezilirse de ,renk zenginliği ve çarpıcılığı içinde bu yetersizlik yiter.Başlıca eserleri:Atatürk Portresi(1953) İnönü Portresi,Dikiş diken kadın,Yatan çıplak,Tefli kadın,Ayasofya Camii Avlusu,Mevleviler,Manolyalar,Karda yürüyen adam,Mor salkımlar,Ayçiçekler

İDRİS ALEYHİSSELÂM 

Kur'ân-ı kerim'de ismi geçen peygamberlerden. Şit aleyhisselâm’ın torunlarındandır. Asıl ismi Ahnûh veya Hanûh'tur. Kur'ân-ı kerim'de İdris diye bildirildi. Kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için ''Müselles bin-Ni'me'' (kendisine üç nimet verilen) de denilmiştir. Babasının adı Yerd, annesinin adı Berre veya Eşvet'tir. Bâbil'de veya Mısır'da Münif denilen yerde doğduğu rivâyet edilmiştir. Kendisine otuz suhuf (forma) kitap verildi. Diri olarak göğe kaldırıldı. Âdem aleyhisselâmdan ve Şit aleyhisselâmdan sonra insanlar madden ve mânen bozuldular. İdris aleyhisselâm, içinde yaşamış olduğu, Kâbil'in evlâdından bir topluluğa peygamber olarak gönderildi. Her türlü isyân, kötülük ve günâhın işlendiği bu topluluğa Allahu telalânın kulluk etmeleri gerektiğini sabırla anlattı. Allahu teâlâ ona otuz sayfa (forma) kitap gönderdi. Cebrâil aleyhisselâm dört defâ gelerek Allahu telalânın emir ve yasaklarını tebliğ etti.İdris aleyhisselâm, kavmine kendisinden sonra gelecek peygamberleri, Muhammed aleyhisselâm’ın vasıflarını bildirdi. Kendisinden sonra gelecek olan Nûh tûfânını ve Âhir zaman peygamberi muhammed aleyhisselâmı bütün tafsilâtıyla anlattı. Peygamber olduğunu ispat eden birçok mûcizeler gösterdi. Fakat kendisine kavminden pek az kimse itâat etti, pek çoğu ise karşı geldi. Bunun üzerine İdris aleyhisselâm yaşamış olduğu Bâbil diyârından Mısır'a hicret etti. Kendisine imân edenlerle birlikte burada yerleşti. Allahu teâlâ ona yetmiş iki lisanla konuşmayı nasip etti. Her kavmi kendi lisanıyla hak dine dâvet etti. Harp âletleri yapıp, kâfirlerle cihâd etti. İnsanlara şehir kurmak sanatını ve idârecilik ilmini öğretti. Yüz şehir kurdu. Bunların en küçüğü Diyarbakır yakınında bulunan Rehâ şehridir. Her millet de öğrendikleri bu kâidelere göre kendi bölgelerinde pek çok şehirler kurdu. İnsanlara muhtelif ilimleri de öğretti. Pek çok kimseye hikmet ve riyâziye (matematik) dersleri verdi. Fen ilimleri, tıp ve yıldızlarla alâkalı ince ve derin meselelerden bahsetti. Allahu teâlâ ona göklerin terkiplerini, neden meydana geldiklerini, yıldızlarla alâkalı derin bilgileri, senelerin sayısını ve hesâp ilmini öğretti. İdris aleyhisselâm kavmine kalem ile yazı yazmasını, iğne ile dikiş dikmesini öğretti. Öğrettiği ilimler, Allahu telalânın bildirmesi ile oldu. Yoksa insanoğlunun aklı ve zekâsı, sâdece araştırma yoluyla bu bilgilere ulaşamazdı. Eski yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimyâ ve tıp bilgilerini İdris aleyhisselâm’ın kitâbından aldılar.

İdris aleyhisselâm, uzun seneler insanları hak dine dâvet etti. Yeryüzünün meskûn yerlerini dört bölgeye ayırıp her birine bir vekil tâyin etti. Bir müddet sonra Aşûre gününde göğe (semâya) kaldırıldı. Dünyâda yaşadığı ömrünün sonuna doğru ölüm meleği Azrâil aleyhisselâm, İdris aleyhisselâmı ziyârete geldi. İdris aleyhisselâm, Azrâil'e: ''Bir anlık benim rûhumu al.'' dedi. Bunun üzerine Allahu teâlâ, Azrâil aleyhisselâma; ''Onun rûhunu al!'' diye vahyetti. Azrâil aleyhisselâm rûhunu aldı. Allahu teâlâ, İdris aleyhisselâm’ın rûhunu tekrar iâde etti. İdris aleyhisselâm, Azrâil aleyhisselâma; ''Beni semâlara götür. Cennet'i ve Cehennem'i göreyim.'' dedi. Allahu teâlâ, Azrâil'e onu semâya götürmesini vahyetti. İdris aleyhisselâma Cehennem gösterildi. Cennet'e götürüldü. Cennet'e girince, çıkmak istemedi. Kendisine; ''Niçin çıkmıyorsun?'' diye sorulunca; ''Allahu teâlâ, ''Her nefis ölümü tadacaktır'' buyurdu.  Ben ise ölümü tattım. Yine Allahu teâlâ, ''Herkes Cehenneme uğrayacaktır'' buyurdu. Ben oraya uğradım. Allahu teâlâ, ''Onlar oradan (Cennet'ten) çıkmayacaklardır.'' buyurdu. İşte ben bunun için Cennet'ten çıkmak istemem. dedi. Bunun üzerine Allahu teâlâ, Azrâil'e vahyedip, İdris aleyhisselâm’ın Cennet'te kalmasını bildirdi.İdris aleyhisselâm böylece Cennet'te kaldı. Bu husus Kur'ân-ı kerim'de  Meryem suresi 57. âyet-i kerimesinde meâlen; ''Biz onu yüksek bir mekâna kaldırdık.'' buyrulmak suretiyle bildirilmiştir. Tefsir âlimleri âyet-i kerimede bildirilen ''yüce mekân'' dan murâdın, peygamberlik ve Allahu teâlâya yakınlık mertebesi veya  Cennet veya altıncı yâhut dördüncü kat semâ olduğunu bildirmişlerdir. Nitekim Buhâri ve Müslim'de bildirilen hadis-i şerifte, peygamberimiz aleyhisselâm Mirâca çıktığı zaman, hazret-i İdris'i dördüncü kat semâda gördüğünü bildirmiştir. İdris aleyhisselâm diri olarak göğe çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Hatırlamak için resmini yaptılar. Daha sonra gelenler bu resmi tanrı sandılar, çeşitli heykeller yapıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı. İdris aleyhisselâm, ağaçların yapraklarının sayısını bilirdi. Duâ ederken (Bi adedil-evrâk) ''Ağaçların yaprakları kadar'' diyerek tespih okurdu. Yıldızlara âit ilmi bilirdi. Kavmini imâna dâvet ettiği zaman, yıldızların heyeti, durumu ve diğer husûsi hâllerini açıklamasını istediler. İdris aleyhisselâm bunu geniş olarak haber verdi. Yıldızların durumunu anlattı. Bunun için ''nücûm ilmi'' hazret-i İdris'ten kalmıştır, denir. Melekler grup grup onun ziyâretine gelip görünürlerdi. Her birinin ismini, vazifesini, bilirdi. Havada uçup giderlerken onları görürdü. Gökyüzündeki bulutlara dağılmalarını emrettiği zaman dağılırlar ve dile gelip onunla konuşurlardı. Bunlar Allah'ın İdris aleyhisselâm verdiği mûcizelerdir.

İdris aleyhisselâm’ın hikmetli sözlerinden bâzıları şunlardır:

''Akıllı kimsenin rütbesi yükseldikçe, tevâzûsu (alçak gönüllülüğü) artar.''

''Câhil, mertebesi yüksek olsa da, basiret ehlini hakir ve aşağı görür.''

''Dostlar arasındaki hakiki sevgi, içinde bir menfaat temin etme ve kendisinden bir zararı def etme düşüncesi olmayan sevgidir.''

''İnsanda bulunan en faziletli cevher, akıldır. Sâhibini pişman ettirmeyen en kıymetli şey sâlih ameldir.''

''İyi hasletlerin en üstünü, kızgınlık hâlinde doğruluk, sıkıntı hâlinde cömertlik cezâ vermeye gücü yettiği hâlde affetmektir.''

İLYÂS ALEYHİSSELÂM 

Beni İsrâil'e gönderilen peygamberlerden, Mûsâ aleyhisselâm’ın dinini insanlara bildirmek için Allahu teâlâ tarafından vazifelendirildi. Hazret-i Mûsâ'dan sonra Beni İsrâil kavmine gönderilen peygamberlerin hepsi Tevrât'ın hükümlerini unutan, yerine getirmeyen insanlara bunları bildirmek için gönderildi. Beni İsrâil, o zaman Şam ve civârındaki dağınık küçük devletler hâlinde yaşıyordu. Çünkü Yûşâ bin Nûn, Şam kıtasını fethedip, Beni İsrâil'e taksim etmişti. Bir kabiliye de Baalbek ve etrâfını verdi. İlyâs aleyhisselâm Baalbek'in kabilesinde bulunuyordu. Beni İsrâil zamanla yoldan çıkmış, aralarında fesat ve karışıklık başlamıştı. Tevrât'taki Allahu teâlâ nın emirlerini unutmuşlar, putlara tapmaya başlamışlardı. İlyâs aleyhisselâm peygamber olarak gönderildiği zaman, Ba'l adında 8–10 metre büyüklüğünde bir puta tapıyorlardı. Hazret-i İlyâs; ''Ba'l'den vazgeçiniz ve her şeyin yaratıcısı olan Allah'a ibâdet ediniz.'' diye nasihat etti. Fakat dinlemediler. Onları Allah'ın azâbı ile korkuttu ise de, beldelerinde çıkarttılar. Allahu teâlâ da onlardan feyz ve bereketi kaldırdı. Yağmurlar kesildi, kıtlık başladı. Hayvanlar susuzluktan öldü. Başlarına çeşitli belâlar geldi.

İlyâs aleyhisselâm bu kıtlık yıllarında imânı gizlice halka anlatıyordu. Bütün evlerde kıtlık varken, inananların evlerine, İlyâs aleyhisselâm’ın bir mucizesi olarak, bolluk ve bereket gelmişti.Herkes kokmuş leş yerken, bunların evi yiyecek doluydu. Baalbek hükümdârının hazineleri doluydu. Fakat satın alacak yiyecek bulamıyorlardı. Nihâyet hatâlarını anladılar ve hazret-i İlyâs'ı bularak af dileyip imân ettiler. İlyâs aleyhisselâma, sen bize duâ et, dediler. Her ne söylerse ona tâbi olacaklarına söz verdiler. Hazret-i İlyâs, Allahu teâlâ ya duâ etti. Belâ ve musibetin kalkmasını diledi. Allahu teâlâ hazret-i İlyâs'ın duâsını kabul etti. O belde yeniden feyz ve berekete kavuştu. Bol bol yağmur yağdı. Her taraf yeşerdi. Memlekette büyük bir ferahlık meydana geldi. İsrâil oğulları sonra hazret-i İlyâs'a: ''Senin duân ile kurtulduk. Ancak ekebileceğimiz tohum yok. Duâ et de tohum elde edelim.'' dediler. Hazret-i İlyâs duâ etti. Allahu teâlâ tuz ekmelerini bildirdi. Tarlalara tohum yerine buz ektiler. Mûcize olarak yerde nohut yetişti. İsrâil oğulları bu hâl üzere bir müddet hazret-i İlyâs'a tâbi oldular. Fakat hak yolda sebât etmeleri uzun sürmedi. Yine nankörlük edip, doğru yoldan ayrıldılar. Bu durum üzerine hazret-i İlyâs, Allahu teâlâ nın izni ile gitgide perişan oldular. Kur'ân-ı kerim'de Sâffât suresinde bunların isyânları sebebiyle Cehennem'e gidecekleri bildirilmektedir.

Abdullah ibni Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre; hazret-i İlyâs Baalbek'ten çıkınca, ilâhi emirleri bildirmek üzere dolaşırken yolu bir köye düştü. bu köydeki insanlara nasihat etti. Onları imâna dâvet etti. Köylüler onu severek köylerinde bir müddet kalmasını istediler. O da kabul etti ve İsrâil oğullarından ihtiyâr bir kadının evinde misâfir oldu. Bu kadının hasta bir oğlu vardı. Hastalığına bir türlü şifâ bulamamıştı. İhtiyâr kadın oğlunun durumunu hazret-i İlyâs'a anlatarak çocuğunun şifâ bulup bu dertten kurtulması için Allahu teâlâya duâ etmesini istedi. Hazret-i İlyâs, üzülme şifâ Allahu teâlâdandır, dedi. Abdest alıp iki rekât namaz kıldı. Hasta çocuğa şifâ vermesi için Allahu teâlâya yalvardı. Allahu teâlâ duâsını kabul etti. Hasta çocuk iyileşti. Bu çocuğun adı Elyesa idi. Şifâ bulduktan sonra hazret-i İlyâs'a imân etti. Yanından ayrılmadı. Ondan Tevrât'ı öğrendi. Hazret-i İlyâs'ın vefâtından sonra da İsrâiloğullarına peygamber olarak gönderildi.  Kur'ân-ı kerim'in Sâffât ve En'âm sûrelerinde İlyâs aleyhisselâm la ilgili haberler vardır.

.....

..

....

lütfen paylaşalım