foto1
Ahmet Şerif İzgören Avcunuzdaki Kelebek
foto1
Öğretmene notlar
foto1
Personele Ait Mazeret İzin Onay Belgesi
foto1
Beyin yıkama ve İkna metotları
foto1
Nöbet ve ders dağıtım çizelgesi
Çocuğun tacize uğradığı nasıl anlaşılır Çocuklarda tırnak yeme alışkanlığı Okulda başarının sırrı Çocuğum üstün yetenekli M.E.Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü Güçlü hafıza neyle bağlantılı Son çıkan yönetmelikler Zaman yönetimi Yönetici teftişine istenenler İdareci yıllık çalışma planı Kasla ve kemikle başarılamayan Bunları bilelim Sınıf Yönetimi Motivasyon vieoları.Read More...

Okul yolu

Eğitim ve Öğretim konulu bir site

Musevi olduğunu söyleyen Abraham Efendi Cem Evi'nde ne yapıyor?

image002

Ertuğrul Özkök geçen hafta, İsraillilerin Türkiye’de sanıldığı kadar “faal” olmadığını, abartıldığını yazmıştı. Peki Fransız, Bulgar ve İsrail vatandaşı Musevi Abraham Pinchas Bektaşi Dergahında ne arıyor? Güneydoğu’dan doğru Şahkulu Sultan Bektaşi Dergahı’na gelen tuhaf giyimli Yahudi kendini “Bilim adamı” diye tanıtıp bölücü sorular sorup ne yapmak istiyor? Sayın Özkök bu konuya da bir açıklık getirseniz büyük “hizmet” olur vallahi…

image003

İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetleri sık sık gündeme gelirken İstanbul Göztepe’deki Şahkulu Sultan Bektaşi Dergâhında ilginç bir olay yaşandı. Geçen ay 3 ayrı ülkenin pasaportunu taşıyan Musevi asıllı Fransız Abraham Pinchas “ben Bektaşi’yim” iddiasıyla dergâhta bulunan vatandaşlar arasında saatler geçirdi, bölücü sorular sordu. Dergâhta çok sayıda doküman toplayıp fotoğrafta çeken garip yabancı, Bektaşiler gibi ana kapıyı ve Şahkulu Sultan’ın mezarını öptü, ağaçlara taş sokup Şahkulu’ndan iman diledi!
image004
3 Pasaportlu Musevi
İstanbul Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergahı’na gelen, geleneksel Bektaşi Giysileri giymiş, yabancı herkesin dikkatini çekti. 1945 Bulgaristan Sofya doğumlu Abraham Pinchas’ın tam 3 pasaportu var; Bulgar, Fransız ve İsrail. Bir tek İsrail pasaportundaki ismi farklı; Abraham Sason Pinchas. Pinchas Paris’te bir üniversite de “sanat tarihi profesörü” olduğunu söylüyor.” Ben tam bir Bektaşi’yim, onlar gibi giyinip onların felsefesiyle yaşamaktan çok mutluyum. Orta Asya’dan buraya Bektaşi Felsefesini araştırıyorum. Türk tarihi de tam bir derya çok çekici buluyorum. Hele Şamanizm çok hümanist bir felsefe. Aleviler arasında Şamanizm’in izini sürüyorum” dedi. Kafasında Bektaşi takkesine benzer bir külah, upuzun bir sakal, belinde kuşak, bacağında şalvar, üzerinde tuhaf taşlardan oluşan takılar, ayaklarında çarık benzeri ayakkabıyla dergahta dolaşıp sorular sordu.

PARİS’Lİ ABRAHAM BEKTAŞ EFENDİ!!!


Şahkulu’nun mezarını, ana kapıyı, cem evinin kapısını öpüyor. Çelişki ve kuşku da işte tam burada; bir Avrupalı bilinen modern kıyafetiyle gelir oturur, konuşur çeker gider. Üstelik İnternette Pinchas’ın Bektaşi olduğuna dair bir iz de bulamadım. Her Pazar dergâha gelip kurban kestikten sonra lokma dağıtan, ardından dergâhtaki yatırları ziyaret eden Bektaşileri aynen taklit ediyor, onların ilgisini çekmeye arkadaşlık tesis etmeye çalışıyordu. Bu arada Bektaşi Vatandaşlara tuhaf sorular sormayı da ihmal etmedi: “ Türkiye’de size baskı işkence yapılıyormuş, ibadetiniz engelleniyormuş doğru mu?” şeklinde sorular dergâhtaki vatandaşları oldukça tedirgin etti. Yıllardır dergâha gelip giden Bektaşiler 30 yıldır böyle tuhaf giyimli hele de Musevi kökenli olan ziyaretçi hiç görmedik dediler.

image005

Bektaşi Vatandaşlar Ne Diyor?

Dergah yöneticilerinden Hüseyin Taştekin “ Bize acayip sorular sordu: “size ayrımcılık yapılıyormuş dışarıda gazetelerde okuyor televizyonlarda izliyoruz siz de böyle şeylere muhatap oldunuz mu, hiç işkence gördünüz mü?” diye sordu. İnanç itibariyle kapılarının herkese açık olduğunu belirten Taştekin “biz inancımızdan mutluyuz memnunuz bizi kimse yolumuzdan çeviremez kimse boşuna uğraşmasın” dedi.

Alevi Cemaatinin ünlü liderlerinden yazar Cemal Şener de: “ Bizi Türk Milleti’nin “en zayıf halkası” olarak görme istidadında olan, maksatlı kişilerin olduğunu biliyoruz. Dergâhımızın kapısı kim olursa olsun herkese açıktır. Geçmişte daha çok Hristiyan Misyonerlerin sondajlarına tanık olduk. İlk kez bir Musevi kökenli şahsın ziyaretine tanık oluyoruz. Bir Musevi’nin Bektaşi olması, balığın kavağa çıkması kadar gariptir ve örneği yoktur. Olacak şey değildir bunu maksatlı olarak değerlendiriyorum. Zaten vatandaşlarımızdan gerekli cevabı da almış. Bu çabalar boşunadır, biz inancımızdan da yaşantımızdan da memnunuz. Aleviler bilinçlidir bu tür oyunlara gelmez” dedi.


Pinchas’ın farklı pasaportlarla defalarca Türkiye’ye girip çıktığı öğrenildi.

Tuhaf davranışlarıyla dikkat çeken bazı vatandaşlara daha önce Türkiye’de yaşadığını da söylemiş. Pinchas’ın birkaç kez Urfa Harran civarında seyahat ettiği, İsrail Pasaportundaki “Sason” adının Siirt’in Sason ilçesinden geldiği, atalarının Mezopotamyalı olduğunu söylediği de iddia edildi.

image006

Ben Bu Filmi Daha Önce De Gördüm.

Geçen yazımda da söz etmiştim; ATV için “Mesih İnanlıları” adlı 60 dakikalık program yapmıştım. O programın çekimi sırasında Karaca Ahmet Cem evine gitmiştim. Bu sefer Bektaşilik hocası olduğunu iddia eden bir Amerikalı vardı. İşi abartıp “Bektaşi’ye Bektaşilik dersi “ verdiğini söylüyordu. Daha sonra araştırdığımda bu şahsın da Protestan misyoner örgütünden olduğunu ortaya çıkarmıştım.
Ama bu seferki Musevi, bir Musevi kolay kolay din değiştirmez üstelik 3 pasaportuyla Bektaşi kılığında dergâha gelip kışkırtıcı sorular soran birinden kuşkulanmamak için “aşırı saf” olmak gerek.
Şimdi soruyorum: Ben bir Musevi düşmanı değilim, çok sayıda Musevi tanıdığım, dostum da var. Ama bu adam bu dergâhta ne yapıyordu, niye Bektaşi kılığında niye kışkırtıcı sorular soruyor? Evet, Sayın Ertuğrul Özkök buna ne diyeceksiniz?

Nişantaşı’ndaki binalarda gizli işaretler

Gül ve Haç Örgütü’nün İstanbul'daki bazı binalarda gizli işaretleri var.. 30 Eylül 2010 / 13:17 16. Yüzyılda Katoliklerin baskısından bunalan Protestanlar yeraltına indi ve İstanbul’u merkez seçerek “Gül ve Haç” örgütünü kurdular. İstanbul’da birçok tarihi binanın cephesinin gizli bir yerinde Gül ve Haç işareti vardır. Bu, “Biz burada oturuyoruz” ya da “oturduk” anlamına geliyor.. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina..


Arda Uskan, Takvim gazetesi için sordu, Aytunç Altındal yanıtladı:

İstanbul'un en büyük gizemleri arasında ünlü gizli örgüt Gül ve Haç Kardeşliği de var. İstersen biraz bu konuya yelken açalım...

Gül ve Haç'ın ortaya çıkması 16. Yüzyıla denk geliyor. Parecelsus adlı birinin öğretilerinden yola çıkılıyor. Simya ilminin en önemli isimlerinden biri bu adam.

Bütün Avrupa'yı dolaşan bir gezgin. 1521 yılında İstanbul'a gelip uzun bir süre kalmış. Onun öğretileri Gül ve Haç'ın doğmasına yol açıyor. Yüzyıllardır olageldiği gibi onlar da Katolik kilisesinin korkusundan yeraltındalar! Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşın gizli örgütü bu. Tabii bunlar Protestan.

Katolik kilisesi neden kıllanıyor? Pek çok nedenden...

Bak, Parecelsus şu sözleri söylüyor ve tarih16. Yüzyıl. Diyor ki, "İnsanoğlu, doğal ebeveynlerine sahip olmadan doğurabilir.

Özel bilgiye sahip bir Alşimist'in (simyacı) marifeti aracılığıyla böylesi yaratıklar dişi organizmalarda geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler!"

Adam resmen tüp bebeği tarif etmiş...

Yaaa... Kıllanmaz mı Katolik kilisesi? Modern ekonominin temel taşlarını yaratan düşünceleri de ortaya atmış bu adam. Şöyle diyor, "İnsan tanrının kendisine verdiğini çalışarak öğrenebilir.


Tembel zenginlerin malları elinden alınarak onları çalışmaya zorlansın!" Tabii bu fikirler kilisenin hiç hoşuna gitmiyor.

Onun öğretilerini benimseyen Gül ve Haç örgütü de yeraltına sığınıyor anlaşılan. Bir de şu konuya bir açıklık getirelim, insanların kafası karışmasın. Mason'luk ile Gül ve Haç kardeşliği içi içe geçmiş iki örgüt gibi görünüyor. Önce hangisi var?

Gül ve Haç 1550'de ortaya çıkıyor. Masonluk ise 1717'de. Ayrıca Gül ve Haç'ın başkentinin İstanbul'da olduğu kabul ediliyor. Bunu İtalyan bilim adamları ve araştırmacılar ortaya çıkarmışlar. Prof İo Calvo kitabında anlatıyor. 'Gül ve Haç örgütünün başkenti İstanbul' diyor adam.

Yıl; 1910. Malum yakında savaş çıkacak. 'Biz İstanbul'daki merkezi İtalya'ya oradan da Amerika'ya geçirelim' diyorlar. 1912'de İstanbul'dan büyük bir parti belge ve bilgi götürülüyor. İtalya'nın Milano ve Bari şehirlerine. Oradan da Amerika'ya taşıyorlar ellerindeki bütün gizli belgeleri.

1917'ye kadar burası başkent ama 1914'den itibaren sadece merkez olarak kullanılıyor. Belgelerin hepsi gitmiş durumda.

İstanbul'un Gül ve Haç'ın başkenti olmasının elle tutulur delilleri var mı?


Olmaz mı? 1910-1930 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan birçok binanın dış cephelerinin gizli bir yerinde mutlaka bir işaret vardır. Bunlar Mason da olabilir, Gül ve Haç da. "Biz burada oturuyoruz", ya da "oturduk" anlamına geliyor o işaretler. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina...

Onları biliyorum. Biri İzmir Palas, diğeri karşısındaki meslek lisesi binası...

Evet. O okul öncesinde konaktı. Kont Bernardini konağı. Teşvikiye otobüs durağının arasındaki büyük yapı. Oraya gidip bakarsanız en üst katta yuvarlak büyük pencereler görürsünüz.

Onlara 'rose window' denir, yani gül penceresi.

Bernardini de Gül ve Haç'ın son üstatlarından biri. Ve bu binanın tam karşısındaki binanın tam tepesinde bir mabet vardır. En üstteki iki katın pencereleri ile alttaki katın pencereleri farklıdır. En üstteki pencereler, Gül ve Haç için de, masonlar için de çok önemli olan ışık ve aydınlık anlamına gelen 'Nur' pencereleridir. Kandil penceresidir yani.

Biçimine dikkatle bakarsanız, mum ışığı şeklindedir. O zamanlarda bunları bilmeyen tabii anlamıyordu ama bilen birisi bakıp gördüğü zaman "bizden birilerinin bulunduğu" yer diyordu.

Mutlaka Teşvikiye'den başka yerlerde de vardır!

Var tabii. Bu insanlar bu binalarda1930'lara kadar kalıyorlar. Ama daha öncesinde Gül ve Haç'ın Galata'da bir yeri var. Teşvikiye'deki yerde üstatlar toplanıyor, Galata'daki yerler ise arşiv binaları. Yoksulların bakıldığı yerler var mesela buralarda. Kont Bernarditi 1877'den itibaren bu konakta Gül ve Haç'ın en büyük üstadı olarak yaşıyor. İstanbul dünya başkenti olduğu için...



O konak deyim yerindeyse Gül ve Haç'ın Beyaz Sarayı oluyor...

Bravo... Evet White House diyebiliriz. O dönemde Protestan Avrupalılar var İstanbul'da. Anglikan kilisesinin Protestan kanadına mensup olan Alman, İngiliz ve İsveçliler mesela. Bunların İstanbul'da aldığı çok önemli kararlar var. Bunların başında da, 'Rusya'daki Yahudilerin, Filistin'e göç ettirilmesi projesi' bulunuyor. Bu proje ilk defa 1824 yılında Rus masonları tarafında hazırlanmış.

Daha İsrail'in 'İ'si yokken...

Hiç bir şey yok ortada. Sadece Yahudilerden kurtulmak istiyorlar. 'Osmanlı'ya ait olan Filistin topraklarına göndermek çok başarılı bir siyasi hareket olur' inancındalar. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, "Bizim aklımızda böyle bir şey yoktu, ben Yahudilere, Arjantin'de pampalarda boş bir alanda yer ayrılmasını istiyordum" diyor. Anlayacağın Filistin'e göndererek adamların başını zorla belaya sokmuşlar.

Gül ve Haç'ın İsveçli, Danimarkalı üyeleri hep buradaydı diyorsun o yıllar...

Danimarkalılar özellikle. Bu arada o döneme ait, günümüze kadar gelen bir sözcük vardır; 'Daniska' deriz. 1910'lu yıllarda İstanbul'da yaşayan çok fazla sayıda Rus ve Danimarkalı var. Sözcük Danska'dan geliyor. Danimarkalı demek.

O zaman Danimarkalı kadınlar var, bugün nasıl Nataşa diyorsak Rus kadınlarına, o dönemde de en mahir kadınlar Danimarkalı hanımlar kabul ediliyor!



Gül ve Haç'ın, başkent olarak İstanbul'u seçmesinin nedeni ne?

Yaptıkları araştırmalara göre İstanbul şehrinin üzerinde, gökyüzünde kesişen enerji akımları var. Bunlara radyo akımları deniyor. Dünyanın etrafındaki bu radyo dalgalarıyla 'insan temas kurabilirse bilincin çok yükseğe çıktığına' inanıyorlar.

Dünyada böyle yedi bölge var ve bunlardan biri İstanbul'da. Burada yapılan törenlerde amaç, dünyanın etrafındaki görünmeyen ama kaplayan o enerji dalgalarıyla bütünleşmeyi sağlayabilmek.

1919'dan itibaren aslen Gürcü olan Gurdgieff diye bir adam yönetiyor İstanbul'daki Gül ve Haç'ı. Rusya'dan kaçıp gelmiş, Stalin ile aynı köyden.

Gurdgieff önce Kars'a sonra İstanbul'a geliyor. Bu adam İslami Rufai ve Hurufi tarikatları tarafından yetiştirilmiş bir adam. Bu iki tarikat, İslam'daki okült tarikatları. Gurdgieff, tarikatın öğretilerini en iyi bilen adam.


Gurdgieff efendi nereyi mesken tutuyor?


Taksim Sıraselviler'de bir yer tutuyor kendine ve orada müritler ediniyor. Ortodoks asıllı tarikat şeyhi oluyor. Bunlar Gül ve Haç'ın buradaki temsilcileri oluyorlar. Sonra Paris'e gidiyorlar ve Fontain Bleu diye bir enstitü kuruyorlar. Bu enstitü bugün de var, Gurgdieff ismiyle. Bugün ruhsal terapi ile uğraşan çok ünlü bir sağlık merkezi.

Burada ilişkisi olduğu Türkler yok mu?



Olmaz mı? Bir tanesi çok ilginçtir. Dr. Rıza Nur diye, aslında hayli ilginç bir adamdı. Hatıratı da yayınlanmıştı. Rıza bey aynı zamanda Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa ile birlikte Türkiye'yi temsil eden heyetin ikinci başkanı. Ve Bu Gurdgieff ile de bağlantılı. Fikri bir yakınlıkları var. Rıza Nur ve Gurdgieff'in hayatını inceleyen bizim bir hocamız vardı. Cavit Orhan Tütengil...

Suikasta kurban gitti sonra.

Tabii. Dinle... Tütengil, Cumhuriyet gazetesinde Gurdgieff ve Rıza Nur bağlantısı diye bir yazı yazdı ve bir süre sonra da öldürüldü. Cavit hocanın solculukla- sağcılıkla fazla ilgisi yoktu. Atatürkçü bir adamdı.

Sen öldürülmesini buraya mı bağlıyorsun?

Hayır bağlamıyorum. Ben sadece olayları anlatıyorum, kim ne isterse o sonucu çıkarsın.

Ben nasıl bir sonuç çıkartmalıyım?

Cavit hoca İngiltere'de Rıza Nur ile ilgili bazı belgeleri incelerken, Gurdgieff ile bağlantısını bulmuş. Rıza Nur dengesiz, deli bir adam olarak biliniyor. Mesela hatıralarında diyor ki, "Benim karım bir fahişedir, beni defalarca aldatmıştır, sahtekar aşağılık bir kadındır, maalesef ben buna düştüm!" Bunları diyebilen bir adam. Ama dengesiz olduğu için bazen ak derken kara da diyebiliyor. Ayrıca Gurdgieff'in öğretileri de ruhsal dengeyi bozabilecek öğretiler. Son derece karmaşık, kafayı karıştıran şeyler. Tütengil tesadüfen rastlıyor bu işe ve o yazıyı yazıyor.


Bir Atatürk sevdalısı: Cavit Orhan Tütengil

Bilim adamı, eğitimci, yazar. Tarsus'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve İktisat fakültelerini bitirdi.

1944-1953 arasında öğretmenlik yaptı. Arkadaşları ile Değirmen ve Çizgi adlı dergileri çıkardı. 1960'ta doçent oldu. Rıza Nur'un elyazması kitaplarını ve Ziya Gökalp'in Londra'da yayınlanan 'ilk' yazısını bularak kamuoyuna tanıttı. 1970'te profesörlüğe yükseldi. 7 Aralık 1979'da silahlı saldırıya uğrayarak yaşamını yitirdi. Hayatı boyunca insanlara, batılılaşmanın ideolojik boyutu olarak Atatürkçülüğü önerdi.

Yakın tarihten ilginç bir kişilik: Dr. Rıza Nur

TBMM'de iki dönem Sinop milletvekili olarak yer aldı. Atatürk'ün Lozan'a yolladığı devlet adamlarından biridir. Eğitim Bakanlığı yaptı. 1920'de Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere gönderilen heyete delege olarak katıldı. Çiçerin ve Stalin'le görüştü. Hükümet adına Moskova anlaşmasını Ali Fuat'la birlikte imzaladı. Sakarya savaşına doktor olarak fiilen katıldı. 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazdı. 'İzmir suikastine karışanların idam edilmeleri ve bunların kendisi gibi muhalif olması sebebiyle' yurdu terk etti. Paris'e yerleşti.. Atatürk'ün vefatından sonra Türkiye'ye dönen Rıza Nur, 8 Eylül 1942 yılında ölene kadar Taksim'de bir evde yaşadı.

www.haber3.com dan alınmıştır