foto1
Ahmet Şerif İzgören Avcunuzdaki Kelebek
foto1
Öğretmene notlar
foto1
Personele Ait Mazeret İzin Onay Belgesi
foto1
Beyin yıkama ve İkna metotları
foto1
Nöbet ve ders dağıtım çizelgesi
Çocuğun tacize uğradığı nasıl anlaşılır Çocuklarda tırnak yeme alışkanlığı Okulda başarının sırrı Çocuğum üstün yetenekli M.E.Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü Güçlü hafıza neyle bağlantılı Son çıkan yönetmelikler Zaman yönetimi Yönetici teftişine istenenler İdareci yıllık çalışma planı Kasla ve kemikle başarılamayan Bunları bilelim Sınıf Yönetimi Motivasyon vieoları.Read More...

Okul yolu

Eğitim ve Öğretim konulu bir site

 ABD Sultanahmet'i bombalayacaktı

Türk-Amerikan ilişkilerinin hasar gördüğü ilk olayın Irak'taki Çuval skandalı olduğunu sananlar yanılıyor. Meğer ABD, Sultanahmet'i bombalamaktan son anda vazgeçmiş.

Yakın tarih konusunda fazlasıyla meraksız gençlerimize ve balık hafızasına sahip kimi yaşlılarımıza soracak olursanız, sizlere, 150 yıllık geçmişe sahip Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi biçimde hasar gördüğü ilk olayın 4 Temmuz 2003'de Kuzey Irak'ta yaşanan "çuval skandalı" olduğunu söyleyeceklerdir.

Oysa gerçekler bambaşka; son 40 yıl içinde Amerikalı "kadim dostlarımız"la en az üç kez çatışmanın eşiğine geldik ve bunlardan en trajik olanı ise Başkan Nixon'un, Beyaz Saray'daki danışmanlarının kışkırtmalarına uyarak Sultanahmet Camii'ni bombalatma kararından son anda dönüşüydü.

Türk-Amerikan ilişkilerinin bilinen ilk başlangıç noktası, Beyaz Saray'ın Kuzey-Güney iç savaşında güneyli ayrılıkçılara karşı lojistik faaliyetlerde kullanmak üzere Osmanlı yönetiminden deve sipariş etmesi ve toplam sayıları yüzü aşan bu "askerî taşıyıcılar"ın İstanbul yönetimi tarafından siyasî bir jest mahiyetinde bedelsiz olarak (ya da önemsiz bir bedel karşılığında) Yeni Dünya'ya gönderilmesidir. Hattâ, ünlü "Camel" sigaralarının üzerindeki deve simgesinin de bu ilk diplomatik ilişkiden doğduğu söylenir.

Dolayısıyla, Beyaz Saray ile 150 yıllık ilişkilerimizin tarihçesinde, ilk askerî yardımın bizim tarafımızdan verilmiş olduğu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya...
Zaman içinde konjonktür değişip, adım adım güçsüzleşen Osmanlı Devleti yerini tarih sahnesinde taze bir başlangıç yapmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakırken, İngiltere ve Fransa'nın yönettiği Eski Dünya'yı ilk etapta uzaktan izlemekle yetinen ABD de 20'nci yüzyılın başlarıyla birlikte "mahallenin yeni ağabeyi" konumuna erişecekti.

Beyaz Saray, 1923 yılında Anadolu'da kurulan genç cumhuriyeti tanımakta ilk anda pek de öyle istekli görünmedi; nitekim Kongre'nin "Türkiye Cumhuriyeti" adlı bu yeni ülkeyle kurulacak diplomatik ilişkileri onaylaması 1929'u bulacaktı. Ama Türklerin ufalanarak yok edilemeyecek kadar inatçı bir millet olduğu anlaşılınca, Washington da zaman içinde bu reddiyeci tavrından vazgeçecek ve Türkiye 1950'li yılların başlarıyla birlikte -sahip olduğu stratejik SSCB sınırı nedeniyle- ABD'nin en gözde müttefiklerinden birine dönüşecekti.

1948-52 yılları arasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan ekonomik zarar gören Avrupa ülkelerine ABD yönetimince dağıtılan ünlü "Marshall Yardımı"ndan -savaşa fiiilen katılmamamıza rağmen- payımıza düşen yaklaşık yarım milyar dolar da taraflar arasında yapılan bu "mantık evliliği"nin bir anlamda yüzüğü oldu. Menderes iktidarının hüküm sürdüğü sonraki on yıl boyunca, iki ülke arasındaki ilişkiler herhangi bir ciddi pürüz yaşanmaksızın kendi rutininde sürüp gitti. Ta ki Türkler girdikleri derin uykudan uyanıp "civar coğrafyalarda tarihî misyonları olan bir devlet" olduklarını yeniden hatırlayana ve Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarına müdahaleye hazırlanana kadar...

Uysallaştırılamayan bir müttefik: Türkiye


Uzun yıllar güllük gülistanlık bir görünüm çizen Türk-Amerikan ilişkileri ilk ciddi darbesini, 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra kurulan İnönü kabinesinin Kıbrıs'taki Rum terörü nedeniyle Ada'ya müdahale hazırlığı yapmasıyla aldı. Suikaste kurban giden John F. Kennedy'nin yerine bu göreve henüz atanmış olan yeni başkan Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964'de Başbakan İnönü'ye gönderdiği -her türlü diplomatik nezaket sınırını aşan- o ünlü uyarı mektubunda, "Aklınızı başınıza alın" diyordu, "Osmanlı dönemi artık kapandı. Bu dünyanın yeni efendileri bizleriz. Beyaz Saray'a danışmadan, öyle kafanıza göre her istediğinizde oraya buraya saldıramazsınız. Siz Kıbrıs'a çıkarma yaptığınızda NATO içinde bir Türk-Yunan Savaşı çıkar ve örgütü krize sürüklersiniz. Ayrıca, şimdiden haber vereyim, bu müdahalenizden sonra SSCB de size saldırırsa hiçbirimiz yardıma gelmeyiz, ona göre!"

"Johnson Mektubu", Türk kamuoyunda büyük infiale yol açtı ve İnönü 13 Haziran'da mektuba, "Türk halkının, bu büyük müttefikinin sergilediği anlayışsız tutum karşısındaki derin hayâl kırıklığını" dile getiren bir cevap gönderdi. Başbakan, hemen ardından da 21 Haziran'da ABD'ye uçtu ve "büyük birader" ile Beyaz Saray'da bu konuyu bir kez de yüzyüze görüştü. Tarihteki uzun varoluş serüveni boyunca başkalarından fırça yemeye hiç alışık olmayan olan Türkiye, ABD'nin bu yöndeki yaklaşımından da hoşlanmamış ve hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirmişti. ABD yönetimi Türkiye'de giderek yoğunlaşan anti-Amerikancı tepkiler karşısında üslûbunu belli ölçüde yumuşatırken, Ankara da olayı daha fazla kangren hâle getirmemek için Kıbrıs'a müdahale planından o anlık vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Bu kez hem 'Kıbrıs', hem de 'afyon' sorunu...

Güçlükle yatıştırılan Türk-Amerikan ilişkilerinde ikinci büyük fırtına ise 1970'lerin başlarında koptu. Ocak 1969'da görev başlayan Başkan Richard Milhous Nixon'u, başta -artık iyice zıvanadan çıkmış durumdaki- Vietnam Savaşı olmak üzere bir sürü uluslararası sorun, yanısıra da bir türlü tam anlamıyla hizaya getirilemeyen Türkler bekliyordu. Üstelik bu kez kriz bir değil, iki ayrı konu başlığına sahipti: Hem Türk ordusunun Kıbrıs'a müdahale olasılığı, hem de Türkiye'deki afyon ekimi... ABD çok uzun bir süredir Türkiye'ye, ülkedeki bütün afyon tarlalarını yok etmesi için bunaltıcı bir baskı yapıyor, bunun karşılığında ise zarara uğrayacak olan Türk çiftçilerini sübvanse edeceğini söylüyordu. Ulusal ilaç endüstrisi için gerekli olan afyon hammaddesi ise geriye kalacak olan tek bir devlet çiftliğinde kontrollü olarak üretilecekti.

ABD'nin bu dayatmacı tavrı Türkiye'de kısa sürede hükümet aleyhine bir iç politika malzemesine dönüştü. Muhalefet, iktidarı "Neyi ekip neye ekmeyeceğimize de Sam Amca mı karar verecek, nedir bu teslimiyetçiliğiniz" sözleriyle köşeye sıkıştırırken, bu sırada binlerce kilometre ötedeki Beyaz Saray'ın oval ovisinde birkaç dış politika danışmanı da küresel sorunlardan boğulmuş durumdaki Nixon'a akıllara zarar bir teklifte bulunuyorlardı:

"Sayın Başkan, bu Türkler artık gerçekten de sabrımızı taşırmaya başladılar, şimdilerde onlara hiçbir konuda söz dinletemiyoruz. Akdeniz'deki jetlerimize emir verelim, uyarı mahiyetinde bir bombardımanla İstanbul'daki Mavi Cami'yi onların başına yıksınlar. Böylelikle, hem Kıbrıs'ta hem de haşhaş konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu anlayacaklardır!"

"Çuval skandalı"ndan yaklaşık 34 yıl önce gündeme gelen bu "müthiş" teklif, bereket versin ki Nixon'u yalnızca tebessüm ettirdi ve kısa bir süre sonra henüz akılları başlarında olan diğer bazı danışmanların kararlı tutumu sonucunda seçenekler arasından çıkartıldı. Nitekim, Türkiye de verilecek olan sübvansiyonlar karşılığında, 29 Ekim 1971'de afyon ekimini yasakladı. Ancak, bu yasak 1974'e kadar sürecek ve Ankara yönetimi. Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra ABD'den gördüğü dışlama politikasına bir tepki olarak hem ülkedeki Amerikan tesislerine el koyacak, hem de afyon ekimini yeniden serbest bırakacaktı. ABD ise bu "isyan"a 5 Şubat 1974-1 Ağustos 1978 tarihleri arasında Türkiye'ye katı bir silah ambargosu uygulayarak karşılık verdi. Ancak, uygulanan ambargo, böylesi bir dost kazığı karşısında hazırlıksız yakalanan Türk ordusunu ilk anda biraz sarsmakla birlikte, sonraki yıllarda bu yalnızlığın çok önemli yararları da görüldü ve hükûmetler benzeri durumlarda kendi ayakları üzerinde rahatça durabilmek için savunma teknolojilerinde giderek daha fazla oranda yerli üretime yöneldiler. Sonuçta, Aselsan ve TAI gibi çok önemli kuruluşlar doğdu.

Ve sivil Nixon Türkiye'de...

Amerikan siyaset çevrelerinde, "Başkanlar hiçbir zaman emekli olamazlar" şeklinde bir deyiş vardır. Eh, beyninde bu denli fazla sayıda sırrı taşıyan birine sistem de emeklilik şansı tanımaz doğal olarak. Nitekim, aslında Nixon'a da başkanlığı bırakmak oldukça yaradı ve istifası sonrasında giderek daha bilge bir kişiliğe dönüştü. Watergate Skandalı'nın yol açtığı saygı erozyonu ilerleyen yıllarda uluslararası kamuoyunun belleğinde yavaş yavaş tedavi edilirken, o da zamanla Amerikan siyaset sahnesindeki "bir bilen"ler arasına katılacak, katıldığı konferanslar ve yazdığı kitaplarla genç kuşakları devlet yönetiminin karmaşık yapısı hakkında aydınlatacaktı. Diğer bir dizi yapıtının yanısıra 1978 yılında kaleme aldığı "The Memoirs of Richard Nixon" (Richard Nixon'ın Anıları), bu alanda gerçekten de bir ders kitabı niteliğindeydi. Nixon, 1960 ve 70'ler boyunca ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan çalkantılara da ilk kez burada yer verdi. Sabık Başkan, o kitabında Kıbrıs ve haşhaş ekimi konularında âsi davranan Türklerin burnunu sürtmek için bir ara danışmanlarının gazına gelerek ünlü Mavi Cami'yi (Batılıların Sultanahmet'e mavi çinilerinden dolayı verdikleri isim) 6. Filo'dan havalanacak jetlerle bombalatmayı düşündüğünü, ancak sonradan bu dehşetengiz fikrin NATO'nun çökmesine kadar varacak bir uluslararası bunalımı başlatacağını farkederek derhal vazgeçtiğini açık yüreklilikle itiraf eder.

Nixon, başkanlığı döneminde Türkiye'ye hiç gelmedi, bu yüzden Türkiye'ye ilişkin bütün bilgi ve algıları da doğal olarak teorik düzlemdeydi. Ancak, Watergate skandalı nedeniyle başkanlığı bırakıp siyaset sahnesinin önde gelen analistlerinden birine dönüştükten sonra sivil kimliğiyle ülkemize bir değil ardarda iki kez geldi. Ki bunlardan özellikle 14 Eylül 1986'da gerçekleşen ilk ziyaret, dünya siyaset tarihine geçecek ölçüde mânidar anlarla doludur. Bir grup Amerikalı işadamıyla birlikte gelen ve amacı daha ziyade danışmanlık yaptığı bazı holdingler için yeni iş olanakları araştırmak olan Nixon'a, dönemin Özal hükûmeti tarafından verilen siyasî randevuların yanısıra ilginç bir de turistik gezi programı hazırlanmıştı. Ve bu programın en hoş bölümü ise hiç kuşkusuz ki İstanbul'daki "Sultanahmet Camii ziyareti"ydi.

Nixon, Türkiye gezisinin üçüncü gününde İstanbul'da ve bu ünlü ibadethanedeydi. Cami görevlilerinin nezaketen yaptıkları "Ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok" uyarısına karşın, o belli ki böyle bir mekâna girişin kuralları konusunda önceden bilgilendirilmişti. Ayakkabılarını çıkarıp korumalarına teslim etti, içeride uzun uzadıya dolaşıp caminin tarihçesi ve özellikle de dünyaca ünlü çinileri hakkında yetkililerden bilgi aldı.

Ziyaretin sonunda basın mensuplarına yaptığı birkaç cümlelik kısa açıklama ise Amerikan başkanlarının Beyaz Saray'da oturarak -tıpkı günümüz Irak'ında olduğu gibi- yerel gerçekliklerini ve iç dinamiklerini zerre kadar bilmedikleri uzak diyarları diledikleri gibi yönetme çabalarının ne denli boş ve anlamsız olduğunun tarihe kazınmış bir deklarasyonuydu âdeta. "Bugün burada muhteşem bir mimarî anıtı gezdim" demişti Nixon cıkışta, "Ve böyle bir eserin sonsuza dek burada, insanlığın nadide kültür miraslarından biri olarak yaşayacağını bilmek insanın içine huzur veriyor."

Ertesi gün Türkiye'deki bütün gazeteler eski başkanın bu ibretlik cami ziyaretine geniş yer ayırarak, onun bu olaydan 15 yıl kadar önceki saldırganca tutumuna atıfta bulundular.

Nixon, daha sonra 20 Mayıs 1987'de Türkiye'ye bir kez daha geldi. Artık Türkiye'nin -ABD liderlerinin Latin Amerika'da görmeye alıştıkları türden- bir "muz cumhuriyeti" olmadığına büyük ölçüde ikna olmuş gibiydi; bu gezisinde de kendisine yine önemli işadamları eşlik etti ve danışmanlığını yaptığı gruplar adına bazı bağlantılar gerçekleştirdi.

ABD'nin 37'nci -ve görevinden istifayla ayrılan yegâne- cumhurbaşkanı Richard Milhous Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde geçirdiği bir felç sonucunda 81 yaşında hayata veda etti. Ama Mimar Sinan'ın çıraklarından Sedefkâr Mehmet Ağa'nın 1617'de ibadete açılan görkemli eseri Sultanahmet Cami, adını verdiği ünlü meydanda hâlâ bütün ihtişamıyla yükseliyor ve tarihleri iki yüzyıl ile sınırlı Amerikalı turistlere "köklü devletler ile gelenekleri" üzerine önemli ipuçları vermeye devam ediyor.

Ali Murat Güven / Yeni Şafak

Stalin'in gizli Türkiye planı!

ABD ve İngiliz belgelerinden çıkan tarihi gerçekler şok etti. Stalin Kars ve Ardahan'ı talep edip Boğazlar'dan da üs istemiş.


01 Aralık 2007 10:20

 

ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova yönetimiyle yaptığı müzakerelerin tutanakları, "Stalin liderliğindeki Sovyetlerin o dönemde Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiğini ve Boğazlar'da üs istediğini" bizzat Stalin'in ağzından net biçimde ortaya koyuyor.

Belgeler ayrıca, Stalin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri  SSCB'ye getirttiğini ve onları, işgal etmek istediği Doğu Anadolu'ya
yerleştirmeyi amaçladığını, Doğu Anadolu'yu işgaline haklı zemin oluşturma çabası içerisinde SSCB'ye getirttiği Ermenileri kullanmaya çalıştığını gösteriyor.


Nazilere karşı müttefik olan ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanakları, Sovyetlerin Türkiye'ye yönelik toprak ve üs taleplerinin en yetkili ağızdan, bizzat Stalin tarafından dile getirildiğini belgeliyor.

Sovyetlerin Türkiye'den toprak ve üs iddialarının varlığı bugüne kadar biliniyordu ancak Türkiye'ye verilen notalarda diplomatik ve belirsiz bir üslup kullanıldığı, talepler ayrıca bir propaganda savaşı biçiminde Sovyet gazetelerince veya Sovyet akademisyenlerince dile getirildiği için, tartışmaya çok açıktı.

Ancak Stalin'in bu talepleri bu kadar açıklıkla ortaya koyduğu bilinmiyordu.

Batı'nın açıkça Türkiye'nin yanında yer almasının da yardımıyla planı başarısızlığa uğrayan Stalin'in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953'te Ankara'ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliğinin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" demiş ve "belirsiz kalmış bir konuyu netleştirmiş" izlenimi yaratmaya çalışarak, aslında Stalin'in net biçimde dile getirdiği iddialarından geri adım atmıştı.


MOSKOVA KONFERANSI

Tutanaklara göre, Moskova konferansı sırasında İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde, saat 19.10'da Kremlin Sarayı'nda bir görüşme yapıldı.

Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotov olduğu halde,İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve beraberindekileri kabul etti.

İngiltere heyeti, bu görüşmenin tutanaklarını, ertesi gün Amerikan heyetine de verdi ve tutanakları içeren belge, 740.00119 Council/12-1745 kayıt numarası altında Amerikan arşivlerine girdi.

Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers" adlı yayın (FRUS begeleri) içerisinde kamuoyuna açıldı.

Stalin-Bevin arasında yapılan bu görüşmenin tutanağına göre, toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşuluyor, sonra Türkiye ele alınıyor.

Türkiye konusunu Bevin açıyor ve Stalin'e, "Türkiye ile ilgili sorun nedir?" diye soruyor, "Terim yanlış anlaşılabilir ama bir 'sinir savaşının' sürdüğünü gösteren belirtiler var" diye devam ediyor. Bevin,"Biz Türkiye'nin müttefikiyiz ve bu sorunu anlamak istiyoruz" ifadesini kullanıyor.

Bu konuda iki sorunun bulunduğu karşılığını veren Stalin, birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise "Kars ve Ardahan'ı Sovyet sınırları içerisine katmak istediklerini" söylüyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin, "Boğazlar'da bir Sovyet üssü kurulması konusunda konuşmalar olmuştu" deyince, Stalin bunu teyit ediyor ve "Boğazlar'da üs istediklerini, bu isteklerinin sürdüğünü" ifade ediyor.

Kars ve Ardahan ile ilgili olarak da Stalin, buraların, "Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar" olduğunu iddia ediyor, "Bu durum düzeltilsin, 1921 öncesi sınıra geri dönülsün" diyor.

1870'ten itibaren Çarlık Rusyasının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı.

Stalin dönemindeki Sovyet yönetimi ise "1921'de zayıftık, Türkiye bundan faydalandı, bu haksızlık giderilsin" iddiasını ortaya attı.



STALİN-BEVIN GÖRÜŞMESİNİN METNİ

Stalin-Bevin görüşmesinin tutanakları, "United States Department of State / FRUS: diplomatic papers, 1945. General: political and economic matters Volume II (1945)" adlı cildin 688-691'inci sayfalarında yer alıyor.

Türkiye açısından büyük bir tarihi belge niteliğindeki bu tutanakların ilgili kısmı şu şekilde:
"Sayın Bevin, Başkomutan Stalin'e başka bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Türkiye ile ilgili sorun nedir? Terimin yanlış anlaşılmasını istemediğini belirterek, bir sinir savaşının devam ettiği görünümünün var olduğunu söyledi. Türk-Sovyet sınırına ilişkin bir sorun olduğu izlenimine sahip olduğunu, Majestelerinin Hükümetinin (İngiltere Hükümeti) Türkiye'nin müttefiki olduğunu ve bu sorunu anlamayı çok arzu ettiğini belirtti. 
Başkomutan Stalin, iki sorun bulunduğu yanıtını verdi.

Birincisi, Boğazlar. Montrö Sözleşmesine göre, savaş durumu olup olmadığını takdir etme ve buna göre Boğazları kapatıp kapatmama, kontrol altında tutma hakkı Türkiye'ye bırakıldı. Bu durum Rusya açısından güçlük oluşturuyor çünkü Türkiye böylece Sovyetler üzerinde isterse baskı kurma hakkına sahip oluyor. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti,Boğazların serbestliğini korumak istiyor.

İkincisi, Türkiye'de Gürcülerin ve Ermenilerin yerleşik olduğu ancak Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar var. Bu durumun düzeltilmesi, en azından Çarlar zamanında var olan sınıra geri dönülmesi gerekiyor çünkü Gürcüler ve Ermenilerin iddiaları var. (Ancak) Türkiye'ye karşı savaş gibi bir şeyden söz etmek saçma olur.

Başkomutan Stalin, Sayın Bevin'in, bu sorunun nasıl çözümleneceği sorusuna karşılık, bu sorunun, (Sovyetlerin) ya Türkiye ile ya da Müttefiklerle (ABD ve İngiltere) yapacağı görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğini belirtti.

Sayın Bevin'in, Sovyet Hükümetinin tam olarak ne istediği sorusuna karşılık olarak Başkomutan Stalin, söz konusu bölgelerde Gürcülere ve Ermenilere ait kısımları geri alma arzusunda olduğunu, 1921 Antlaşması öncesinde var olan sınıra geri dönülmesini istendiğini söyledi.

Sayın Bevin, bu bölgelerin Rusya'nın elinde uzun süreliğine kalmamış olduğunu söyledi.

Başkomutan Stalin bunu onayladı, ancak Gürcülerle Ermenilerin bu topraklarda her zaman var olduğunu belirtti.

Sayın Bevin, Başkomutan'ın (Stalin) Boğazlar konusunda tam olarak ne istediğini sordu. Daha önce Boğazlar'da bir Sovyet üssünün bulunması yolunda konuşmalar bulunduğunu belirtti.

Başkomutan Stalin, bu yöndeki isteklerinin (Boğazlar'da Sovyet üssü) hala devam ettiğini belirtti."



İNGİLTERE'DEN TÜRKİYE'YE DESTEK

Bevin, Stalin'in tehditleri karşısında Türkiye'nin yanında yer alacaklarının işaretini de verdi.

Belgelere göre, ABD Dışişleri Bakanı James Francis Byrnes ile Moskova'da baş başa bir görüşmesi sırasında Bevin, "Sovyet politikası rahatsız edici" diyor.

Bevin, Amerikalı muhatabına, "Majestelerinin hükümeti (İngiltere Hükümeti), Rusya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri karşısında tarafsız kalamaz, Türkiye'nin yanında yer alacaktır. Sovyetlerin Boğazlar'da üs ve Kars-Ardahan talepleriyle mutabık olmamız mümkün değil" diyor.

ERMENİLERİN KULLANILMAYA ÇALIŞILMASI

Stalin, 1945 yılından itibaren planını aşama aşama uygulamaya başlıyor ve işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına Ermenileri yerleştirmek için, dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtmeye başlıyor.

SSCB lideri Stalin, işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına yerleştirmek, işgale gerekçe olarak
kullanmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtti.

Sovyet yönetimi önce bu politikanın hukuki zeminini hazırladı ve SSCB topraklarına ayak basan her Ermeni'yi, o andan itibaren Sovyet yurttaşı saydı.

ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers" adlı yayın olan FRUS 1947 cilt IV'teki bir nota göre, SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu 19 Ekim 1946'da aldığı kararda, "Sovyet Hükümetinin belirlediği politika çerçevesinde gelmeleri şartıyla diğer ülkelerden gelen tüm Ermenilerin, SSCB topraklarına ayak basmalarından itibaren doğrudan SSCB vatandaşı sayılmalarını" kabul etti.

Getirilen bu Ermenilerin, yine ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre,"Stalin'in Türkiye'den toprak ilhak etmesinde gerekçe olarak kullanılmaları" planlanıyordu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson, 19 Aralık 1945'te Washington'a gönderdiği bir mesajda (FRUS, 1945, cilt VIII), bu durum açıkça belirtiliyor. Büyükelçi, Ermenilerin SSCB'ye götürülmelerinin, "bunların ileride ilhak edilmesi planlanan Türk topraklarına yerleştirilmesi planının bir parçası olduğunu" belirtiyor.

Büyükelçinin mesajına göre, yalnız ABD, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinden değil, Türkiye'den de Ermenilerin SSCB'ye götürülmesine çalışılıyor.

Büyükelçi, İstanbul'daki SSCB Başkonsolosluğuna yaklaşık 200 Ermeni'nin başvurduğunu belirttiği (22 Aralık'taki mesajında ise başvurunun 1500 dolayında olduğunu belirtiyor) mesajında, şöyle diyor:
"Sovyet planının, çok sayıda Ermeni'yi Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine getirmek ve orada (bunların) yaşamaları için yeterli toprak bulamayacaklarından hareketle Türkiye'nin doğu bölgelerini ilhak taleplerine zemin hazırlamak olduğu tahmin ediliyor."
Yine aynı ciltteki bir başka belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanlığı 21 Aralık 1945'te Avrupa ve ABD'deki diplomatik misyonlarına (Ankara,
Moskova, Londra, Paris, Beyrut, Şam, Kahire ve Bağdat) şu mesajı geçiyor:
"Türkiye ve İran gibi ülkelerdeki Sovyet Konsoloslukları, Sovyet Ermenistan’ına gitmek isteyen Ermeni kökenlileri kaydetmeye başlamıştır.

Bilgilere göre (Sovyet Ermenistan’ı) çok fazla nüfusu kaldıracak durumda değildir. Böylece yaratılan suni nüfus sorunuyla Türkiye'nin doğu topraklarına yönelik taleplere (muhtemelen) güç kazandırılmak (zemin hazırlanmak) istenmektedir."

HİKÂYENİN SONU: GETİRİLEN ERMENİLER İŞLERİ BİTİNCE SİBİRYA'YA

Dünyanın çeşitli ülkelerinden SSCB'ye getirilen Ermeniler, işgal planlarının suya düşmesinden sonra bu kez SSCB yönetimi tarafından sorun olarak görülmeye başlanıyor.

ABD'de yayımlanan "Cold War International History Project Bulletin" adlı derginin "14/15 - Winter 2003-Spring 2004" no'lu sayısında yer alan bir belgeye göre, getirilen Ermeniler Türkiye'ye yerleştirilemeyince, Moskova yönetimi tarafından, "bunlar Batı ülkelerinden geldi, aralarında casus olabilir" gerekçesiyle Sibirya'ya sürülüyor.



"http://www.wilsoncenter.org" adresinden ulaşılabilen bu bültenin 403'üncü sayfasında, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Komünist Partisi Sekreteri Grigori Arutinov'un, Stalin'e gönderdiği, 22 Mayıs 1947 tarihli bir mesaj yer alıyor. Bu mesajda, SSCB'den gelen Ermenilerin sayısının 50 bin 945 olduğu belirtiliyor.

Ermenistan Devlet Arşivlerinin bugünkü Müdürü Karen Haçatriyan'ın sağladığı belirtilen bu belgede, gelenlerin güç koşullar altında kaldıkları, içlerinde geri dönmek isteyenlerin bulunduğu, hatta 21'inin sınırdan Türkiye'ye kaçtığı kaydediliyor. 400'üncü sayfada yer alan değerlendirmede de Batı'nın Türkiye'nin yanında yer almasından ötürü işgalin suya düşmesi üzerine, gelen Ermenilerin binlercesinin, Sibirya'ya, Kazakistan'a sürgüne gönderildiği belirtiliyor.

Böylece on binlerce sivil Ermeni bir kez daha, büyük bir ülkenin, büyük politikalarında oyuncak gibi kullanılıyor, planların devri geçince de
Sibirya'ya gönderilerek, bir kenara atılmak isteniyor.